16.3.15

murphy

samuel beckett

iğrençse, biçimden yoksun değildir.

bedeninin nefret ettiği parçası celia için yanıp tutuşuyor, sevdiği parçası ise kadını düşündüğünde unufak olup dağılıyordu. 

celia'nın anlatısı temizlenip, hızlandırılıp, düzeltilip, kısaltıldığında şöyleydi: ..

kim bu murphy, anladığım kadarıyla onun için aksatıyorsun işlerini, diye haykırdı. nedir? nerelidir? ailesi kimdir? ne yapar? parası var mı? geleceği var mı? geçmişi nasıl? yani neyin nesidir? nesi vardır?

tutkuların önünde, saygıyla eğilirim, dedi adam.

var olmayan bir şeyi arzulayabilirsin ama sevemezsin.

boşluğa konuşamam, en olumlu niteliklerimden biri suskunluktur.

en gözden ırak yerlere ulaşmakla bütünlüğe erişilir.

bu görüşün sağladığı üstünlük şu: işler düzelecek beklentisi ortadan kalksa, kötüye gider korkusu da siliniyor. her şey neyse öyle kalıyor.

insanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar.

insan bir bilgi birikimine ulaştığında bir şeyler söylemek zorunda kalır ve abuk sabuk laflar eder zorunlu olarak.

murphy her şeyin bir başka şeyi çağrıştırmasını gerekli gören tanrı'nın sevgili kullarından biriydi.

kaosu berbat eden, yetersiz bir gülmece anlayışından daha kötü ne olabilirdi? başlangıçta cinas vardı. gerisi sonra geldi.

pazardaki insanların arasına karıştığında, "eğer bunlar yaşamlarını kazanırken böyleyseler, ya kaybederken nasıldırlar?" diyordu kendine.

beden kokusu ve gevezelik bir araya geldi mi, derman yoktur.

murphy acıma duygusunu yalnızca kendine saklardı.

dış gerçekliklerden tamamen koptuğu bu dünyaya öylesine bir sevgiyle bağlıydı, bu dünyanın güzellikleri usunda öylesine bir ayrıntızenginliğiyle canlanıyordu ki gerçekten de uzun yaşamayı arzuluyordu. böylece orada uzanıp, cennete ulaşan uzun yokuşu tırmanmadan önce düş kurmaya, gün ışığının zodyakları boyunca ilerleyişini seyretmeye fazlasıyla vakti olacaktı.

böylece murphy her gün, öğle yemeğinde bir fincan çay parası ödeyip, üçkağıtçılığı sayesinde 1.83 çay içerek kar hanesine ilaveler yapıyordu.

hıçkırığı bile uyaklı olan ticklepenny..

akıl onu kaybetmekten korkanlara kene gibi yapışırdı. ya kaybetmeyi umut edenlere..

murphy söylene söylene kuzeye yöneldi, yemeğini yemeye hazırlandı. bisküvileri özenle paketten çıkardı, yüzleri çimene dönük biçimde yere koydu. yediği sıraya göre bir düzen verdi onlara. her zamanki gibi, bir baharatlı, bir galeta, bir sindirici, bir pötibör, bir de isimsiz duruyordu önünde. ilkini hep sona bırakırdı; çünkü en çok bunu severdi. isimsizi önce yerdi; çünkü en az damak tadı veren buydu. geri kalan üçünü yeme sırası önemli değildi, her gün değişirdi. murphy diz üstü çökmüş, beş bisküvi arasında yaptığı yeğleme nedeniyle, değişik biçimlerde yeme olasılıklarının altı ile sınırlanmış olduğunu düşünüyordu. ama karışım düşüncesinin özünü zedelemekti bu, heykelin üzerindeki kırmızı permanganattı. isimsiz olana karşı duyduğu tiksintiyi yense bile bisküvilerin yenebileceği yirmi dört olasılık vardı yalnızca. ama son bir gayretle, baharatlı için uyanan iştahını dizginleyebilse, karışım hedefine ulaşabilecek, yüz yirmi farklı yeme olasılığı önünde ışıl ışıl parlayacaktı.

bir kadını, cinsel isteklerinin ağır bastığı bir konuda etkilemeye çalışmak bir köpekten daha iyi koku almaya çabalamak kadar abesti.

her şeyin tasarı aşamasında olduğu şu sırada ona başvurmak, adamın kendi çıkarlarına ters, delice şeyler yapmasına neden olabilir. insana özgü bir budalalıktır bu.

genç kız ışığı söndürdü, pencereyi açtı ve dışarı sarktı. ay'ın dünyaya bir türlü göstermediği yüzü müydü, sırtı mıydı yoksa? hangisi daha kötüydü, bir türlü sevdiği kişiye kavuşamamak mı, yoksa neredeyse nefret edilen insanlarla sürekli bir arada bulunmak mı? karışık konulardı bunlar.

genç kadına acı çektirmekten zevk duyacak kadar seviyordu onu.

malraux: dünyanın dışında yaşayan biri için benzerlerini aramamak güçtür doğrusu.

hastalar hastabakıcıları sık sık, doktorları da nadir gördükleri için ilkini işkenceciler, ikincileri de kurtarıcı olarak değerlendirirdi.

doktor onayından geçmiş olgular dışında hiçbir şey kesin olamazdı magdelen ruh sağaltım merkezi'nde. bu konuda basit bir örnek vermek gerekirse, bir hasta aniden, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ölürse, doktora haber vermeli ve ölüm olayını kafasından silmeliydi. hiçbir hasta doktor gelene kadar ölemezdi.

sahtekarı aptal desteklediğinde, dürüst insana kollarını kavuşturmaktan başka yapacak bir şey kalmaz. aptal sahtekar ile işbirliği yapıp kendi çıkarını baltalarsa, kimse de çıkıp ona dur diyemez. biricik doğal dayanışmanın aptallar ve sahtekarlar tarafından gerçekleştirildiği bir dünya..

koğuşlarda geçen her saat, hastalara duyduğu saygıyı ve sağlıklı bir aklın göstergesini dış gerçeklikle kurulan ilişkiye bağlayan sahte bilimsel yaklaşıma duyduğu tiksintiyi artırıyordu zorunlu olarak. her geçen saat artırıyordu.

dış gerçekliğin doğası anlaşılmaz kalıyordu. bilimin erkekleri, kadınları ve çocukları verilen önünde boyunlarını bükmek zorunda kalıyordu ister istemez. dış gerçekliğin ya da kısacası gerçekliğin tanımı, tanımlayanın duyarlığına göre değişiyordu. ama hepsi, bu gerçeklikle temasa geçmenin, temas ne kadar üstünkörü olursa olsun, ender görülen bir ayrıcalık olduğunda birleşir durumdaydı.

bu anlayışın ışığında hastalar gerçeklikten, ortalama birinin gerçekliğinden, ağır vakalarda gözlemlendiği gibi bütünüyle olmasa da en azından bazı temel noktalarda "kopmuş" olarak tanımlanıyorlardı. tedavinin işlevi hastayı kendi küçük, özel çöplüğünden çıkarıp muhteşem dünyanın merak, sevgi, nefret, tutku, sevinme, ağlama gibi farklı unsurlarıyla, paha biçilmez ayrıcalığına yeniden kavuşacağı ve kendisinden hiç de farklı olmayan ötekilerle akılcı ve dengeli biçimde avunacağı duruma getirmek ve aradaki uçurumu kapamaktı.

ama bütün bunlar, psikiyatrların sürgün diye tanımladığı bedensel ve ussal deneyimi barınak; iyiliksever bir dizgeden kovulmuş olarakdeğerlendiren, hastaları da müthiş bir fiyaskodan kaçmış kişiler olarak gören murphy'yi çileden çıkarıyordu. eğer aklı günlük olayları yorulmak bilmeyen bir araç gibi alt alta yazıp toplayan şaşmaz bir yazarkasa olsa, o zaman kuşkusuz aklın yitimine üzüntü duyabilirdi. ama böyle olmadığına göre, aklı diye adlandırdığı şey bir araçtan çok, içinden kendinin soyutlanmış olduğu günlük olayların bir izdüşümü biçiminde ortaya çıktığına göre aklın yokoluşunu, zincirlerinden kurtulmayla özdeşleştirip alkışlamasından daha doğal ne olabilirdi?

hastaların huysuzluklarını kendi iç dünyalarına sığınışlarındaki bir eksikliğe değil, iyileştiricilerin çevrede oluşturdukları kuşatmaya bağlamak gerekiyordu. melankoliğin melankolisi, hipomanyağın öfke nöbetleri, paranoyağın umutsuzluğu kuşkusuz ölügömücünün saygıdeğer maskesi kadar bağımsızlıktan uzaktı. kendi hallerine bırakılsalar türkiye'deki tanrı kadar mutlu olacaklardı.

kendisini nefessiz bırakma yoluyla intihar girişimi özellikle ölüm mahkumları arasında çok denenmiştir. nafiledir. fizyolojik bir olanaksızlıktır bu. insan bayılır, sonra istemese de nefes almaya başlar.

en iyi dostları hep nesneler olmuştu onun.

cooper iki efendiye de hizmet etmenin ünlü güçlüğünü duyumsamıyordu. ne birine bağlanıyor, ne de ötekini küçümsüyordu. daha kişilikli biri yan tutar, daha kişiliksiz biriyse iki tarafı da dolandırırdı.

yaşam diye bilinen sendrom tedaviye olanak tanımayacak kadar dağınıktır. tedavisi mümkün her tanıya karşılık kötüleşen bir başkası ortaya çıkar. insanları gereksinmeleri bir kısır döngü yaratır. eksikliğin niceliği asla değişmez.

kıç, doğanın en iyi nitelikleri yüklediği organımızdı. yalnızca tekmelenmek için değil, tekmeleri savuranla alay etmek için de. yargıçların önünde cübbesini beline kadar kaldırdığında sokrates'in çarpıcı bir biçimde örneklediği bir paradokstu bu.

kadınlar yatağını hazırladıkları kişiyi uykuya göndermeden duramayışlarıyla ne olağanüstüdürler. kendilerinin yapay solunuma duydukları eğilim amaçsız kalır korkusuyla sevdikleri şeyi asla bütünüyle öldüremezler.

geliştirdiği bulanık bir kurama göre, vücudun uç noktaları birleşmiş olduğundan dirimsel gücü içinde koruyordu.

dilencinin yaşayabilmek için kendini sakatlaması gibi, iğdiş şarkıcılar da takımlarını koparır atarlar.

saltık bir sessizlikten daha güzel bir şey düşünemiyorum.

en iyisi hiçlik, en kötüsü de o.

- gizleyecek de, yitirecek de hiçbir şeyim yok.
- ama kazanacak çok şeyiniz var.
- yitirecek hiçbir şeyim olmadığına göre, kazanacak da hiçbir şeyim yok.

yalınlık bir cenaze arabası kadar ağır ve bir idam mahkumunun son kahvaltısı kadar uzundur.

yalnızca karanlıkta karşılaşabilir insanlar.

laetus exitus tristem redditum parit.
amor intellectualis quo murphy se ipsum amat.
ubi nihil vales, ibi nihil velis.

önceleri onu kaybettiğimi düşünüyordum; çünkü onu olduğu gibi benimsemeyi beceremiyordum. şimdi övünç duyamam bununla. onun bir parçasıydım kayıp saydığı. ne yapsam vazgeçemezdi benden. benimle tanışmadan önceki benliğine kavuşmak için terk etti beni. daha kötü ya da iyi olması için yaptığının bir önemi yoktu. son sürgünüydüm ben.

bu duruma gelmeyi arzulayanlar için de, bu duruma düşmekten korkanlar için de sorun aynıydı; asla hastaların dünyasına giremiyorlardı.

aşkını bileyecek bir nefret yoktu içinde, kendisinin olmayan bir dünyanın tekmesi yoktu, kendisinin olabilecek bir dünyanın yanılsamalı okşaması yoktu. sanki bu küçük dünyanın insanları kapılarını kapamışlardı yüzüne. yandaki kadınlar koğuşundan gelen uyku ve uyanıklığın muazzam uğultusu dışında hiçbir ses gelmiyordu. aşağı kattaki erkekler koğuşu için de geçerliydi aynı şey. bir bülbülün ötüşü usunu gecelere doğru dinamitleyerek sevindirecekti onu. ama bülbül mevsimi geçmişti.

kibarlık ve dürüstlük birlikte varolurlar. biri yoksa, öteki de yok demektir. sonuçta karşılaşılan yalnızca sessizliktir, kötü gizlenen ve kötü ifade edilen şey arasındaki, beceriksizce söylenen yalan ile zorunlu yalan arasındaki şu kırılgan ayrım.

bedenim, usum ve ruhumun düzenlenmesi konusunda: üçünün de yakılıp kağıt bir torbaya konulmasını, dublin'de abbey sokağı'ndaki abbey tiyatrosu'na götürülmesini, orada vakit geçirmeden en mutlu saatlerin geçtiği kenefe, özellikle de orkestra koltuklarına inerken sağda bulunana indirilmesini, olasıysa oynanan bir oyun sırasında kubura atılarak üstüne bir güzel sifon çekilmesini, bütün bu işlemlerin törensiz, hüzünlü gösterilere girişmeden gerçekleştirilmesini diliyorum.

birkaç saat sonra cooper kül paketini daha önce kaybetmemek için koymuş olduğu cebinden çıkardı ve büyük bir öfkeyle kendisine hakaret eden bir adama fırlattı. paket duvardan döşemeye düşerken patladı, seçimlerini meşin topa yapmış olan beyefendilerin bile beğenisini kazanarak, burada bir anda sayısız dribling, pas, çalım, şut, yumruklama, kafa vuruşlarının hedefi oldu. öyle ki kapanış saati geldiğinde murphy'nin bedeni, usu ve tini salonun döşemesine dağılmıştı. ertesi gün tan yeryüzünü boz bir renge boyamadan talaş, bira, izmarit, cam kırıkları, kibrit, tükürük ve kusmuklarla birlikte süpürüldü.

böylece bütün karmaşa, her şey tek bir olasılığa, tek bir sona doğru ağır aksak ilerlemeyi sürdürüyordu.