2.2.15

yengeç dönencesi

henry miller

nevrozu bilmeyen acı çekmenin de ne olduğunu bilemez.

insan her yerde uyuyabilir; ama her yerde çalışamaz. üzerinde çalıştığın bir başyapıt olmasa da. kötü bir roman yazmak için bile üzerine oturabileceğiniz bir iskemle ve biraz mahremiyet gerekir.

yürürken düşüncelerimi dikte ettirebileceğim bir sekreter bulundurabilecek kadar zengin olmayı isterdim doğrusu; çünkü en iyi düşünceler daktilodan uzakken gelir bana.

yalnızlıktır sözcükler.

hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben. eğer, bir zayıflık ya da rahatlama ya da ihtiyaç anında buharımı, sözcüklerle soğutulmuş kor halinde öfkemi salıyorsam; canım, ister alın, ister almayın.. ama beni rahatsız etmeyin! ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. yalnız kalmaya ihtiyacım var. yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüze, yüreğimin müziği eşlik etsin bana yeter. ne istiyorsunuz benden? söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayınlatıyorum zaten. verecek bir şeyim olduğunda, veriyorum. gözetleme merakınızdan iğreniyorum. övgüleriniz beni aşağılıyor. çayınız zehirliyor!

"hayat" demiş emerson, "insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." öyleyse gerçekten, benim hayatım devasa bir bağırsaktan başka bir şey değil. bütün gün yemek hayalleri kurduğum yetmezmiş gibi, geceleri de düşünü görüyorum.

sanat sonuna kadar gitmek demektir. davulla başlamışsan dinamitle bitirmelisin ya da tnt ile.

hiçbir şey engelleyemez bütün dünyayı zehirlemekte olan bu virüsün yayılmasını. kıyametin yeniden hayat buluşudur amerika. bütün dünyayı dipsiz bir çukura çekecek.

zaman meridyeninde haksızlık yoktur; gerçeklik ve dram yanılsamasını yaratan şiirin devinimi vardır sadece. hayatının herhangi bir noktasında bir şekilde salt gerçekle yüz yüze gelen biri gautama ya da isa gibi adamlara duyduğu, onlara kutsallıklarını kazandıran hayranlığı yitirir; asıl korkunç olan insanların bu bok çukurundan güller yaratmış olmaları değil, bir şekilde gülü istemiş olmaları. her nedense mucizeyi arıyor insan, onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almaya hazır. bir saniye için bile gözlerini gerçeğin korkunçluğuna kapatabilse kendini fikirlerle baştan çıkaracak, bir gölgeye indirgeyecek. bir gecede bir şeylerin değişeceği, hayatı sayanılır kılacak bir mucizenin gerçekleşeceği umuduyla her şey sineye çekilir -aşağılanma, alay, yoksulluk, savaş, suç, can sıkıntısı. ve bütün bu süre zarfında içeride bir sayaç tıkırdamaktadır ve uzanıp onu kapatacak bir el yok. bu arada birileri hayatın kremasını yiyip beyaz şarap yudumluyor; iğrenç ve iri bir karafatmayı andıran rahip mahzende gizlice şarap içerken, yukarıdaki sokak lambasının altında bir hayalet ellerini dudaklarına götürür ve su kadar solgundur kan. sonu gelmeyen bu işkence ve ıstıraptan bir mucize doğmaz, bir rahatlama alameti bile yoktur görünürde. fikirler sadece, katliamla beslenmesi gereken solgun, zayıf fikirler; safra gibi, gövdesi yarılan domuzun bağırsakları gibi fışkıran fikirler.

şu anda, yeni günün tan sessizliğinde, suç ve kederle başı dönmüyor muydu dünyanın? tarihin aralıksız yürürüşü insan doğasının temel ögelerinden hangisini değiştirebilmişti ki? ama doğasının iyi olarak nitelediği tarafına ihanet etmişti insan, buydu mesele. ruhani varlığının en uç sınırlarında bir vahşi kadar çıplaktır insan yine. tanrı'yı keşfettiğinde üzerindeki her şeyden sıyrılmış olacak; bir iskelet. kemiklere ten giydirebilmek için tekrar hayatın içine yuvalanmak gerekir. söz tene dönüşmelidir; ruh susar. gözüm hangi kırıntıya ilişse üzerine atlayıp mideme indireceğim. yaşamaksa asıl mesele, yaşayacağım; yamyam gibi de olsa. bugüne dek değerli kıçımı kurtarmaya çalıştım, kıçımı örten birkaç et parçasını korumaya. artık paydos. dayanma gücümün sınırlarına ulaştım. sırtım duvara dayanmış, daha fazla gerileyemem. tarih açısından ölüyüm. öte bir şey varsa, geriye doğru sıçramalıyım. tanrı'yı buldum; ama beceriksiz çıktı. ruhani olarak ölüyüm sadece. cismen hayattayım. ahlaken özgürüm. biraz önce veda ettiğim dünya bir hayvanat bahçesi aslında. gün yeni bir dünyaya ağarıyor, sıska ruhların keskin pençeleriyle gezindiği bir cangıl dünyasına. bir sırtlansam şayet, sıska ve aç bir sırtlanım: semirme zamanı.

"dinle" diyor, "norma adında bir kancık tanıyor musun? sabahtan akşama kadar dome'da takılıyor. lezbiyen olduğundan şüpheleniyorum. dün onu buraya atıp bildiğim bütün numaraları çektim, bir yere varamadım. yatağa yatırdım onu. paçalı külotunu bile çıkardım. sonra tiksindim. tanrım, bu kadar uğraşamıyorum artık. değmiyor. ya verirler ya da vermezler -onlarla güreşmek zaman kaybından başka bir şey değil. sen bu türden bir küçük kancıkla güreş tutarken terasta düzülmeye can atan üç hatun olabilir. doğru bu. hepsi düzülmeye geliyor buraya. buranın günah yuvası olduğunu düşünüyorlar. zavallı budalalar! batı yakası'ndan gelen şu öğretmenlerden bazıları gerçekten bakire. şaka etmiyorum! bütün gün kıçlarının üzerine oturup bunu düşünüyorlar. onlarla fazla uğraşmaya gerek kalmıyor. ölüyorlar zaten. geçenlerde altı aydır düzülmediğini söyleyen evli bir kadın attım buraya. düşünebiliyor musun? tanrım, yanıyordu kadın! kamışımı koparacak sandım. inlerken bir yandan da "kabul mü? kabul mü?" diye söyleniyordu. aklını yitirmiş gibi tekrarlıyordu soruyu. ve kabul etmemi istediği şey neydi biliyor musun? buraya taşınmak. düşünsene! onu sevip sevmediğimi sorup duruyordu ve ben adını bile bilmiyordum. asla sormam adlarını. bilmek istemem. evli kadınlar! tanrım, buraya getirdiğim evli kancıkları görsen yanlış hayallere kapılmazsın bir daha. bakirelerden beter evli olanlar. bir şeyler başlatmanı bile beklemezler -kendileri bulup çıkarırlar kamışı. ve iş bittikten sonra aşktan filan söz etmezler. tiksindirici. söylüyorum sana, yavaş yavaş amcıktan nefret etmeye başlıyorum!"

biraz daha genç olsaydı sorun kalmazdı. genç bir kancıkta birçok şeyi gözardı edebilir insan. genç bir kancık aptal da olsa olur. aptallar daha da iyidir hatta. ama yaşlı bir kancık, dünyanın en zeki kadını bile olsa, dünyanın en çekici kadını bile olsa, fark etmez. genç bir kancık yatırımdır; yaşlı kancık zarar. seni hediyelerle şımartmaktan başka bir şey gelmez elinden. ama bu kollarını etlendirmez, yarığını sulandırmaz.

sabah uyandığında yanında sıcak ve dinlenmiş bir beden bulmak güzel bir duygu. temiz bir duygu. ruhani.. aşk teranesiyle canını sıkmaya başlamaları çok sürmez. bu kancıklar neden aşktan bu kadar çok söz ederler? iyi bir sikiş yetmiyor onlara anlaşılan.. ruhunu da istiyorlar adamın.

bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

bir özgürlük anı için bütün o aşk teranelerini dinlemek zorunda kalırsın. delirtiyor beni bazen. hemen kapı dışarı etmek istiyorum onları. ediyorum da bazen. ama bu gelmelerini engellemiyor. hatta, hoşlarına gidiyor. onları ne kadar az fark edersen o kadar üzerine düşerler. hasta bir yanları var kadınların. yürekte mazoşist hepsi.

bir kadına teslim olabilmeyi istiyorum. ama benden üstün olması gerekiyor bunu yapabilmesi için. amı yetmez, aklı da olmalı. ona ihtiyacım olduğuna inandırabilmeli beni, onsuz yaşayamayacağıma. başıma ne geleceği umrumda bile olmaz; ne iş isterdim, ne arkadaş, ne de kitap mitap. yeter ki beni dünyada benden daha önemli bir şeyin varolduğuna inandırsın. tanrım, nefret ediyorum kendimden! ama bu alçak kancıklardan daha çok nefret ediyorum; çünkü birinde bile iş yok.

bazı insanlar öyle gülünö kişiliklere sahiptirler ki, ölüm bile onların saçmasapanlığını silemez. sonları korkunç olmuşsa daha da saçmasapan görünürler insana. sonu süsleyip daha saygın bir hale getirmenin yararı yok. gidişlerinde trajik bir şey keşfedebilmek yalancılık ve riyakarlık gerektirir.

savaştan farkı yoktu, başladıktan sonra kimse barıştan başka bir şey düşünmüyor, bir an önce bitmesini istiyordu. ama yine de kimse silahları bırakıp "ben usandım, benden bu kadar." diyemiyordu. hayır, artık kimsenin umursamadığı 15 frank gibi bir para söz konusuydu, zaten kimse alamayacaktı o parayı sonunda; ama olayı başlatan asıl neden 15 frank sanki; insan kendi sesini dinleyip asıl nedeni boşvereceğine duruma teslim olur, kesip biçmeye devam eder, kendini korkak hissettiği ölçüde kahramanlık taslar; dibi düşünceye kadar, silahlar susuncaya kadar, sedyecilerin yerlerden topladığı parçalanmış kahramanların göğüslerine madalyalar takılıncaya kadar. ondan sonra 15 frangı düşünmek için bir ömür kalır insana. kolu ya da bacağı olmasa da ömrümün sonuna kadar herkesin unuttuğu 15 frank üzerine düş görerek teselli edebilir kendini.

siperlerdeki askerlere döndük yine; hayata devam etmek için bir neden gelmez akıllarına; çünkü şimdi kaçsalar sonra yakalanacaklar; ama yine de devam ederler; bir karafatmanın ruhuna sahip olup bunu kendilerine itiraf etmiş olsalar da, ellerine geçen silahlarla ya da bıçaklarla ya da tırnaklarıyla doğrayacak, öldürecek, durup kendilerine nedenini soruncaya kadar milyonlarca insanı katledecekler.

her şeyden önce, hemen başından, hiçbir şikayetim olmadığını söylemeliyim. hayatının sonuna kadar mastürbasyon yapma izni verilen bir tımarhanede olmaktan farksız. dünya burnumun dibine geliyor, bütün yapmam gereken felaketleri tashih etmek. parmaklarını daldırmadıkları çanak yok bu üst kat uyanıklarının; hiçbir mutluluk, hiçbir acı gözlerinden kaçmıyor. hayatın katı gerçeklerinin içinde yaşıyorlar; gerçekliğinin, doğru deyişle. bataklık gerçekliği ve onlar vıraklamaktan başka yapacak işleri olmayan kurbağaları o bataklığın. onlar vırakladıkça hayat daha gerçek oluyor. avukatlar, rahipler, doktorlar, siyasetçiler, gazeteciler -hayatın nabzını tutan bütün ördekler. sürekli bir felaket ortamı. harikulade. barometre hiç değişmemiş, bayraklar hep yarıya indirilmiş gibi. cennet fikrinin insan bilincinde filizlenmesine şaşmamak gerek, bütün dayanakları alınsa da serpilmeye devam ediyor. her şeyin rastgele fırlatıldığı bu bataklıktan başka bir dünya da olmalı. neye benzediğini tasavvur etmek güç insanların düşünü kurdukları bu cennetin. bir kurbağa cenneti, şüphesiz. miyazma, pislik, nilüfer çiçekleri, durgun sular. bir nilüfer çiçeğinin üstüne otur ve vırakla sabahtan akşama kadar. böyle bir şey olsa gerek. olağanüstü iyileştirici bir etkisi var tashihlerini yaptığım bütün bu felaketlerin. tam bir bağışıklık durumu tahayyül edin, memnuniyet verici bir hayat, mikrobik bir ortamda güvenli bir yaşam. hiçbir şey etkilemiyor beni; ne deprem, ne patlama, ne ayaklanma, ne açlık, ne savaş, ne devrim. her türlü hastalığa, felakete, acıya ve sefalete karşı aşılıyım. yıkılmaz bir kalenin içinde yaşamak gibi. kendime ait küçük bölmemde otururken dünyanın yaydığı bütün zehirler geçiyor ellerimin arasından. tırnaklarım bile kirlenmiyor. kusursuz bir bağışıklık. bir laboratuvar teknisyeninden bile daha iyi durumum; çünkü kötü kokular yok burada, yanık kurşun kokusu dışında. dünya havaya uçabilir -ben yine de virgül ya da noktalı virgül koymak için bölmemde olacağım. birkaç kuruş mesai ücreti bile çıkarabilirim bu işten, böyle bir olayda mesai olur mutlaka. dünya havaya uçtuktan sonra tashihçiler bütün virgül, noktalı virgül, tire, köşeli parantez, parantez, nokta, yıldız ve ünlemleri çabucak toplayıp editörün masasının üzerindeki küçük kutuya koyacaklar. böylece her şey yoluna girecek.

iyi bir tashihçinin ihtirası, gururu, garezi olmaz. iyi bir tashihçi yüce tanrı gibidir biraz, dünyadadır ama dünyaya ait değildir. pazar günleri içindir sadece. pazar günleri boş günüdür. pazar günleri bölmesinden çıkıp müminlerine kıçını gösterir. haftanın bir günü dünyanın kişisel acılarına ve elemine kulak kabartır; bu bütün bir hafta yeter de ona zaten. haftanın geri kalanında kışın derin bataklığındadır; bir mutlaktır o, uçsuz bucaksız boşluktan sadece kolundaki aşı iziyle ayrılan kusursuz bir mutlak. yeraltına ait bu dünyada önemli olan tek şey imla ve noktalama işaretleridir. felaketin türü önemli değil, imlası doğru olsun yeter ki. her şey aynı düzeydedir; gece kıyafetlerinde son moda, yeni bir savaş gemisi, bulaşıcı bir hastalık, dinamit, astronomik bir buluş, banka soygunu, tren kazası, borsanın yükselişi, infaz, suikast, daha neler neler. tashihçinin gözünden hiçbir şey kaçmaz; ama kurşun işlemez yeleğini de hiçbir şey delemez.

sigara kağıdı, rom, akrobat ve at yarışı reklamlarının yer aldığı, ağaç yapraklarının duvar ve çatıların ağırlığını azalttığı bir tuvaletin önünde kendini sunan bir kadınla karşılaşmak, bildiğimiz dünyanın sınırlarının bittiği yerde başlayan bir deneyimdir.

kendi kanımın aktığına tanık oldum, çamurlu yol kanımla lekelendi; kendimi bildim bileli, başından beri kuşkusuz. küçük ve iğrenç bir mumya gibi fırlatılır insan dünyaya; yollar kanla kaygan ve kimse neden böyle olması gerektiğini bilmiyor. herkes kendi yolunda yürüyor dünya tıka basa nimet doluyken, durup meyveleri toplamaya zaman yok; tören alayı çıkış tabelasına doğru itiş kakış ilerlerken öyle bir panik yaşanır ki, zayıf ve çaresizler çamurda ezilir, çığlıkları duyulmaz.

her metro istasyonunda "frengiye karşı korunuyor musunuz?" sorusuyla gülerek karşılayan yüzler var. nerde duvar varsa, orada yengeç dönencesine girmek üzere olduğumuzu müjdeleyen pırıl pırıl zehirli yengeç afişleri yapıştırılmış. nereye gidersen git, neye dokunursan dokun; kanser ve frengi. gökyüzünde yazılı; alevlenip dans ediyor uğursuz bir işaret misali. ruhumuzu kemiriyor ve ay gibi ölü bir şeyden farkımız yok.

çan kulesinden uçan her yarasa kayıp bir neden, her çığlık lanetlilerin siperinden bir inilti radyoda. karanlığın içinden, dikilmemiş yara, o iğrenç kokusu nefretin; fikirlerin müziğinin soğuk yağla kesildiği kara kütleli kentlerin beşiği, bir palyaço doğar boğazlanmış ütopyalardan, aşağı ve yana doğru baktığında bizatihi şeytan bir palyaço ve yukarı doğru baktığında yağlanmış bir melek görüyor, kanatlı bir salyangoz.

gündelik can sıkıntısının ve zorlamaların, zayıf ve bitkinlerin ışıltılı kötülüklerinin ardında, hayatın hayalkırıklığına uğramış gücünün simgesi duruyor; kim ki düzen getirmeye, iradeyle donanmış olduğu için uyumsuzluk ve tartışma yaratmaya kalkışır, o kişi tekrar tekrar idam sehpasına yollanmalıdır. davranışlarının soyluluğunun ardında her şeyin gülünç olduğu kuruntusu gizlidir -yüce olmakla kalmaz, saçmadır da. bir zamanlar insan olmanın saptanabilecek en yüksek amaç olduğuna inanırdım; ama şimdi bunun beni mahvetmeye yönelik bir inanç olduğunu anlıyorum. bugün insan olmadığımı, topluluk ve hükümetlere ait olmadığımı, siyasi görüşler ve ilkelerle hiç ilgilenmediğimi söylemekten gurur duyuyorum. insanlığın gıcırdayan çarkıyla bir işim yok -toprağa aitim! bunu söylerken başım yastıkta ve şakaklarımdan boynuzlarımın çıktığını hissedebiliyorum. bütün çatlak atalarım dans ediyorlar yatağımın etrafında; beni avutmaya, yüreklendirmeye, yılan dilleriyle kamçılamaya çalışıyorlar; gülümseyip seyrediyorlar sinsi kafataslarıyla. insanlık dışıyım! çılgın, sanrılı bir gülümsemeyle söylüyorum bunu, gökten timsah yağıncaya kadar da söylemeye devam edeceğim. bütün o sırıtkan, yan yan bakan sinsi kafatasları var sözcüklerimin arkasında; kimi ölmüş, uzun zamandır sırıtıyor; her zaman olup bitenin önceden alınan tadı ve sonuçları. hepsinden daha berrak kendi kafatasımı görüyorum, rüzgarda dans eden iskeleti, çürük dilden çıkan yılanları ve dışkıyla kirletilmiş şişkin esrime sayfalarını. ve kendi pisliğimi, kendi dışkımı, kendi deliliğimi, kendi esrimemi katıyorum tenin gizli yeraltı kasalarından akan büyük devreye. bütün bu davetsiz, istenmeyen, sarhoş kusmuğu, dünyanın tarihini içeren o tükenmek bilmez kanala girenlerin zihninde sonsuza dek akacak. insan ırkıyla yan yana başka bir türük ırkı varlığını sürdürür, insanlık dışı olanların ırkı; bilinmeyen dürtülerin teşvikiyle insanlığın cansız kitlelerini alıp aşıladıkları coşku ve mayayla o ıslak hamuru ekmeğe, ekmeği şaraba, şarabı da şarkıya dönüştüren sanatçıların ırkı. ölü gübre ve değersiz cüruftan bulaşıcı bir şarkı üretirler. her şeyi yağmalarken görüyorum bu öteki ırkın fertlerini; her şeyi başaşağı çeviriyorlar, ayakları hep kan ve gözyaşı içinde, elleri hep boş; hep ötede olana, ulaşılmaz olan tanrı'ya doğru uzanıyorlar; bağırsaklarını kemiren canavarı susturmak için kılıçtan geçiriyorlar her şeyi. kavrama çabasıyla, ulaşılmaza ulaşma çabasıyla saçlarını yolduklarında görüyorum bunu; çıldırmış canavarlar gibi böğürüp her şeyi parçaladıklarında görüyorum ki haklılar, yok başka izlenecek yol. bu ırka mensup biri ağzından zırvalıklarla yüksek bir yer eçıkıp bağırsaklarını çıkarmalıdır. doğrudur ve haklıdır; çünkü buna mecburdur! bu ürkütücü görüntü kadar sarsıcı, korkunç, delice, heyecan verici ve bulaşıcı olmayan hiçbir şey sanat değildir. taklittir. insanidir. canlılara ve cansızlığa aittir.

stavrogin dostoyevski'ydi, dostoyevski ise insanı felç eden ya da zirvelere yönlendiren bütün çelişkilerin toplamı. giremeyeceği kadar aşağılık hiçbir dünya, tırmanamayacağı kadar yüksek hiçbir yer yoktu. bütün yelpazeyi kapsadı, uçurumun dibinden uzaydaki yıldızlara kadar. yazık ki onun gibi gizemin tam göbeğinde oturan, parıltılarıyla bize karanlığın derinliğini ve yoğunluğunu aydınlatacak biri daha gelmeyecek.

daha çok okyanus, daha çok ayaklanma, daha çok savaş, daha çok soykırım gerek bize. bacaklarının arasında dinamo taşıyan erkeklerden ve kadınlardan oluşmuş bir dünya; doğal öfke, tutku, eylem, dram, düş ve delilikle dolu bir dünya; kuru osuruk değil, esrime üreten bir dünya. içindeki tek değerli sayfa için bir kitabı arama gerekliliğine bugün her zamankinden daha çok inanıyorum: parçaları aramalıyız, kıymıkları, ayak tırnaklarını; içinde cevher olan, bedeni ve ruhu canlandırabilecek her şeyi.

"akıcı olan her şeyi severim." demiş çağımızın büyük kör şairi milton. onu düşünüyordum bu sabah müthiş bir coşku çığlığıyla uyandığımda: nehirlerini, ağaçlarını, keşfetmeye soyunduğu gece dünyasını düşünüyordum. evet, dedim kendi kendime, ben de severim akıcı olan her şeyi: nehir, lağım, lav, meni, kan, safra, sözcük, dize. torbayı açtığınızda içinden dökülen çamaşır suyunun kokusunu severim. taşı ve kumuyla böbrekleri severim; buharı tüten idrarı ve akışı hiç kesilmeyen belsoğukluğunu severim. isteri sözcüklerini, dizanteri gibi akıp ruhun bütün hastalıklı simgelerini yansıtan cümleleri severim; moravagine gibi delilerin düş ve söylencelerde üstü açık bir kayıkla yo lalıp ağızlarında boğulduğu amazon ve orinoco gibi nehirleri severim. akıcı olan her şeyi severim, verimsiz tohumları dışarı atan adet kanamasını bile. akıcı metinleri severim; hiyeroglif, esoterik, sapıkça, çok yönlü, tek yönlü, fark etmez. akıcı olan her şeyi severim; içinde zaman ve dönüşüm olan, bizi sonun asla gelmediği başlangıca götüren her şeyi; yalvaçların şiddetini, aslında esrime olan müstehcenliği, fanatiğin bilgeliğini, ayini gerçekleştiren rahibi, fahişelerin küfürlerini, lağım suyunda yüzen balgamı, göğüsten akan sütü, rahimden akan acı balı, akışla arınan irin ve pisliği; akıcı olan, eriyen, uçucu ve çözücü her şeyi; kaynağını yitirmiş, ölüme ve çürümeye doğru döngüyü tamamlamaya yönelik her şeyi. içimizde yatan en büyük arzudur akmak; zamanla bir olmak, o büyük öte simgesini şimdi ve burada olanla birleştirmek. sözcüklerle kabızlaşan, düşünceyle felç olan saçma ve ölümcül bir arzu.

"bazı yanlarıyla, madde dünyası anlatılmakta olan bir masal gibi geçiyormuş izlenimi uyandırır; bir hayal gibi hiçliğe karışır." diyor ünlü bir astronom. öğrenim denen boş ekmek sepetinin altındaki genel duygu da böyle bir şey. şahsen, inanmıyorum. o orospu çocuklarının gırtlağımızdan aşağı zorlamaya çalıştıkları hiçbir şeye inanmıyorum.

o güne kadar tanıdığım kadınları düşünüyorum bir çırpıda. sefaletimle yarattığım bir zincir. her bir halka diğerine bağlı. ayrık yaşama, doğmuş kalma korkusu. rahmin kapısı hep sürgülü. korku ve özlem. kanın derinliğinde cennetin çekimi. öte dünya. hep var o öte dünya. göbek nahiyesinde başlamış olmalı her şey. göbek bağını keserler, kıçına bir şaplak atarlar ve haydi bakalım! dünyadasın; akıntıya kapılmış, dümensiz bir gemi. yıldızlara bakarsın, sonra da göbeğine. gözlerin çıkar her yerinde -koltuk altlarında, dudaklarının arasında, saç köklerinde, ayak tabanlarında. uzak olan yakınlaşır, yakın olan uzaklaşır. iç dıştır, dış da iç; kesintisiz bir akış, deri değişimi, tersyüz edilme. yıllarca sürüklenirsin böyle; ve çürürsün orada yavaşça, parçalara ayrılırsın, çözülürsün yeniden. adın kalır sadece.

bir fahişe asla bacaklarını açamayacak kadar yorgun değildir. kimi düzüşün ortasında kestirir bile.

hata yapmak hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

cebin para doluyken hepsini yarım saat içinde sarhoş bir denizci gibi harcamanın tadına doyum olmaz. dünya sana aitmiş gibi hissedersin kendini. ve en güzel yanı, ne yapacağını bilememektir. arkana yaslanıp taksimetreyi seyredebilirsin, rüzgarın saçını okşamasına izin verebilirsin, bir yerde durup bir içki içebilirsin, dolgun bir bahşiş bırakabilirsin ve her gün yaptığın bir şeymiş gibi kasıla kasıla yürüyebilirsin. ama devrim yapamazsın. bağırsaklarındaki bütün boku asla boşaltamazsın.