11.2.15

dizeler

hasan hüseyin korkmazgil



güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

"yar adını desem olmaz
düşer dillere dillere"

seviyorum yaprakta güneşin damar damar dolaşmasını
seviyorum ipekte yünde pamukta ketende insan sıcaklığını

yoksullukta
elbette ki çabuk biter çocukluk
karabasan olur ekmek kavgası
doldurur uykuları
özlemler işkencedir
istekler tutsak kampı
o uçurtma
gözyaşıyla çekilir bulutlardan

hep suçluyu asıyorlar
suçu asmak yok gündemde
demek ki insan eksik
demek ki insan yarım
dönüp duruyor daha
maymunlarla aynı yerde

arkalanmak kolay bir iş devlete
devleti emekçiye saldırtmak kolay
kolaydır alçak başı süslemesi devlet kuşunun
kolaydır bu düzende
daha kolay olan şu ki
kuzgunlar döner leşe
böyle kapkaç böyle haram böyle insanlık dışı

"şu dünyada üç nesneden korkarım
bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm"

otur şöyle yanıma, topla kanatlarını
koy elini alnıma, yansa da çekme
yalnızca düşün yeter, konuşma bırak
unutma ki bir örgüttür en eskilerden
mavi mavi gülüp susmak
serin bir su değilsen sokulma bana
ellerimde bu öfke, bu ateş
yüreğimde bu yangın
bu başka olmayacak

arıyım düşkünüm balıma
balımın türküsüdür türküm
düşmanım, sömürünün her türlüsüne
şükretmedim, etmem halime

insandır suda akan, yaprakta yeşil, gülde kırmızı
zorlu bir dal gibi eğleniriz de fırtınalarla
ince bir sızı birden, bastırır kırar kollarımızı
ve bir akşam kuşlar gibi elimizden uçup giden mutluluk
bir sabah ebemkuşaklarının altından dörtnala gelir
yaşayalım çocuklar

her şey bizimdir

der ki bir türkü bizde
"ölmeyince sakın yardan ayrılma"

gökyüzü yok yeryüzü var mutluluk eski yalan
yaşamaksa balıklarca kuşlarca yosunlarca
ateş yine o ateş yanmak yine o yanmak

taradım bütün sözcükleri -aşka yer yoktu
bir kaygulu bulvar iti karanlık çıkmazlarda
her yöne birden koşan üç ayaklı bir geyik
koşuyordu masallarda -koşuyordu imgelerde
başka yer yoktu

başımdaki ağrı sendin sesimdeki kuşku sen
ne düşünsem dört boyuttu -ne ağrısam dört boyut
kopmak belki bir ülkeydi -tutkular eski zindan
herkes kendi bukağısının tutkulu demircisi
içimdeki sızı sendin yüzümdeki merak sen

sayrılık da insan için sağlık da

dilerim ki düşmesin kimse yatağa

"kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni"

bu akşam kankırmızı şarap istiyor canım
bu akşam dünyanın bütün şarkılarını
bu akşam dünyanın bütün özlemlerini
bu akşam beni yalnız bırakın
bu akşam yalnızca onu düşüneceğim
onu ve kendimi yalnızca

erken kalkardı sabahları
bir bardak su içerdi ılıcak
kültürfizik yapardı
çayına süt katardı
ekmeğini kızartır
kaçınırdı sigaradan alkolden
kızartmadan korkardı
güneş banyosunu sever her sabah
güzellik uykusuna yatardı öğle sonları
öldü

"karanlık geceleri ben sevemem
bir zindan örtülür sanki üstüme
gece başladı mı bir yerde
yarım kalır dudaklarımda türküm"
(ömer faruk toprak)

çok çocuksun, bilmiyorsun
biliyorum, çok çocuğum
yürek değil, bu bir evren
sevmek değil, bu bir korku
buna bilmek neylesin

ne gecesi belliydi ne gündüzü
çalışırdı ölümüne bütün gün
severdi sigarayı
severdi çay yerine sulu rakıyı
müzik dinler ağlardı
güller açar ağlardı
uyanınca kırlangıçsız sabaha
yalnızlığı ölüm gibi yaşardı
inanmıştı güzelliğe
çirkinlikten kaçardı
öldü

acısını dostlarının yüreğinde duymamışsan
kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek
işsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe
ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere
halaylı horonlu grev şenliklerine
katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda
ağrın ağrım, acın acım dememişsen insan kardeşlerine
ve dilinin en görkemli
ve dilinin en bando-davul sövgülerini
sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına
hangi yaşta olursan ol kardeşim
kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına
evinin yolunu şaşırmamışsan
sende iş yok be kardeşim

sen artık hapı yutmuşsun

mutlu günlerin dışında
ekmek kavgasının içinde doğdum
tutsak sabahlar yaşadım
masmavi özlemlere kandım
kavak yapraklarında sakız gibi güneşler
yitik bereketler arkasında çırçıplak
düşlerle savrulup gitti çalınmış çocukluğum
gezdim
sevdim
okudum

yıllar var ki şu ülkede
şöyle sıcak şöyle mutlu
şöyle yürek soğutan
tek bir haber değmedi kulağıma
tek bir olay yaşamadım
hep kan gölü hep gözyaşı hep kargış
sanki yunus yaşamamış bu topraklarda
hacıbektaş diye biri geçmemiş buralardan

bir ülke ki ölüm ucuz
yaşamak kan pahası
çekiverin kuyruğunu
'gitsin allahaşkına'

anlamayan böcek gibi ezildiğini
ne anlar dehşetinden ölümün
ne anlar bu rezil bataklıkta
güzelinden çirkininden bu konukluğun

ölüm ucuz olmamalı bu çağda
sayrılıksa yenilmeli
açlıksa kovulmalı dünyadan
savaşsa durdurulmalı
neyimiz var kardeşler şu kısa konuklukta
sevmekten ağlamaktan gülmekten başka

karanlığın en koyusu
öncesidir şafağın

yaşamak diyorum
ey güzel ellerini bulanık sularda dolaştıranlar
mutluluk arayanlar onursuz karanlıklarda
yaşamak diyorum
yaşamak

sevişir gibi

kardeşimi seviyorum
kendimi seviyorum
kanaryanın ötüşünü kayalıklarda
dvorak'ı haydn'ı rahmaninof'u
ormanlı fırtınayı
içimin uğultusunu
seviyorum güneşte kıpırtımı
saçlarınla sonsuz haziranımsın
gözlerine baktıkça
ellerin mi sümbül mü unutuyorum
seni uzun mavilerin ve pembelerin
ama bitti sigaram

"güldümse de bir handeye şayandı azabım
güldüm, bu gülüş benden eziyet gibi geçti"
(rıza tevfik)

hiçbir şey istemedim şu dünyada kendim için
ne köşk ne araba ne para
tükürmüşsem içine
senin tapındığın o sıfatların
satıyorsam emeğimi yok pahasına
ben işçi çocuğuyum evladım
benim davam başka dava

"ben babamdan ileri
doğmamış çocuğumdan geriyim"
(nazım hikmet)

himalayaların tepesine tırmanmak güç
ama mümkün
okyanusu aşmak da güç
ama mümkün
ay'a ulaşmak da öyle
ama mümkün değil işte
bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede
sanatı zincire vuranlara
meram anlatmak

dört duvar arasında yıllar geçirmek değildir asıl hapislik
dişlerini sıka sıka ışıklı bulvarşarda
uyutan sabahlarında rotatiflerin
susuz balıklar gibi sönüp gitmektir
asıl hapislik

kim bilir
belki ölümün bile içi götürmüyordur
girmeye buralara

gecenin en zalim saatiyse
yoksa hiç umut
batan bir gemiden denize atıl
yanan bir uçaktan boşluğa tutun
demirse de betonsa da kilitliyse de
yine de bir yerlere varıyor insan

fabrika naci beyin
çiftlik kamran ağanın
ithalat ihracat sigorta
beylerin efendilerin
şirketler tekeller holdingler
ekmeğin etin dizgini
elinde rüfailerin
uludağ sosteyenin
deniz varsılın
peki ama ya devletin
hapishane devletin
ve bizler de işte öyle
kamu adına

benim yoksul halkımın muhteşem zindanları
verilmemiş hakların, kısılmış özgürlüklerin
suçluların korkusunun muhteşem kaleleri
bütün bu gürültüler, bütün bu yaygaralar
açı biraz daha aç, toku biraz daha tok
tutmak için mi
bu karanlık geceleri uzatmak için mi

sizler de insansınız beyler
sizler de yürek taşıyorsunuz
hep bu yönden esmeyebilir rüzgar
bu koltuk hep bu yerde kalmayabilir
nasıl yatacaksınız beyler
nasıl dinlenecek o tatlıcan bedenleriniz

bu ahır gibi zindanlarda

kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni

siz misiniz, o güzel denizlerden mi geldiniz böyle taze
evcil kuşlarınızla mı geldi bu uçarı mayıs gökleri böyle
zambaklar açınca bir yerlerde, hep sizdiniz sevişirdiniz

yüzün belki uzak bir gül, belki bir dağ kuytusu
çekip gitmek birdenbire, belki pişman bir gülüş

ben böyle deniz görmedim bu hangi yüzün böyle
çıkarıp eski sabahlarını bu hangi pazarlara
öyle çok yabancıyım ki sanki ilk geliyorum dünyaya
ilk bir kadın görüyorum ilk bir çiçek bir ateş yönsemelerde

gitti o
gitti benim bahar gözlüm
benim orman yüreklim
karanlık sulara karışır gibi
dalar gibi dönülmez uykulara
akıp gitti kör karanlığa

ben bu yükü hangi dağa bilemiyorum
yüreğimi hangi suya bilemiyorum

kahrolasın demiyorum
kahrolma da gör beni

o çekip gitti buralardan
o çekip gitmezden önce
bilmezdim gitmenin ne olduğunu
şimdi kim gitmelerden söz etse
karanlıkta bir baba
sessizce öpüyor çocuğunu

sürün çocukları dağlara
özlemleri öfkeleri sürün dağlara
bir gün göreceksiniz
bir gün vurur yangını yüzlerinize
sürün çocukları dağlara
sürün ve sürdürün bu karanlığı

öyle bir kargaşada açtık ki gözlerimizi
soygun çalar vurgun oynar
otuzun tadı nedir
tadı nedir kırka merdiven dayamanın
meyvelerden neye benzer elliden öte
kaç beş köşelidir yetmiş beşlerde dünya
seksende ne görünür kadın bacakları insanın gözüne
seksenden öte giden yolda ne yandan doğar güneş
öpüşmek tuzlu mudur ekşi midir kekre midir yoksa
belalı bir uçurum mu dönüp geriye bakmak
ne soracak vakit bulduk
ne de bir söyleyen çıktı
yaşadık yetmiş yaşın bütün sığlıklarını daha on beşimizde
yaşadık otuz beşte on beşin
o buğulu, o bulanık, o delicoş düşlerini
uzandıkça uzaklaştı bizden o yüklü dallar
kıyılar kaçtı ellerimizden biz çırpındıkça
bir yer ki medet umar insan ölümden
çek ipini öylesi yaşamanın
yüz yıl da yaşasan değmez bir boka

bin yıl da yaşasan arkası boş

ne güzel gülüyordun o bahar
ince belli bir şişeden içki dökülür gibi
ellerin de bir sokulgan
ellerin de bir serin
erguvanlı sabahlardı çağrısı gözlerinin
bak işte özlüyorum görüyor musun
irkilerek özlüyorum o güzelliği

"kuru ağacı n'iderler
kesip oda yakarlar
her kim aşık olmadı
benzer kuru ağaca"
(yunus emre)

bir ülke ki hiç gitmedin
bir deniz ki hiç yüzmedin
bir orman ki yaslanmadın yeşil serinliğine
ya sen neyi özlersin ey kuzucuğum
anlat güzel günleri anlat bütün gücünle
ama özleme
çünkü sen hiç görmedin ki güzel günleri

üç etekli ak puşulu türkü bakışlı
kadınlar yürüyor dağlara doğru
gülkurusu leylak moru dağlara doğru
sivaslı mı urfalı mı bilemem gayrı
kadınlar kadınlar dağlara doğru
bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler tüfeğin doğrultusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
acılarlı umutlarlı bütün bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana el gibi

neye yarar telsizler telefonlar
mektuplar neye yarar
uçup gider yele karşı
savrulur ellerimizden yapraklar gibi
sevdiklerimiz

"şunlar ki çoktu malları
gör nice oldu halleri
hani mülke benim diyen
taşlar olmuş üstünleri"
(yunus emre)

yaşayanlar ölür elbet bilirim
biz adını koymadan da vardı o gerçek
dolaşırdı kanımızda o zorba
gülerdi gözlerimize o çayırçingenesi
yaşamayı günden güne gülleştirerek

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

ölümden
ölmekten değil korkumuz
daha güzel bir dünya
yaşanılır bir vatan
diye başlarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boylu boyunca
cepte vergi makbuzumuz
bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı

bundan kaygumuz

toprak yer kayar gibi kaydı görünüm
çay denize akarcana aktı bildiklerimiz
ve başladı kuşkuların zorba gecesi

her soru bir yanıttır gizli bilgeliklere

işçi çadırlarına dağbaşlarında
ırgat pazarlarına kent içlerinde
kara vagonlara seferberlikte
açlığa çıplaklığa yağmada
gerçekdışı dualara durmada
biçimlere sığmamada
bir başka

dünyanın hiçbir yerinde böyle parlak böyle diri
böyle canlı değildir bu yıldızlar
yalnızken görseniz korkarsınız
tutşmuş tavan gibi sarkar da gökyüzü gözlerinize
kamaşır gözleriniz
ben işte orda emdim anamı

asmanın yaprakları birörnek
yaprakların yanıbaşı serin su
takla atar mavilerde mardinli güvercinler
bulutlar geçip gider uğultulu
şu işsizlik olmasa
geçim derdi olmasa
uzansak serin suyun yanıbaşına
kavaklar hışırdaşsa dinlesek
ishaklar karşı karşı masallı
anaç dağlar şantiyeli ormanlı
yüzlerimiz nakış nakış sevdalı
uyusak uyansak gencelsek
açsak radyomuzu sevinsek
balını balına katsak gözlerimizin
gülünü gülüne ellerimizin
insan olduğumuzu bilsek
kıymasa insan insana
geceler kanamasa
ezim ezim ezilmese şu yürek

benim güzel cehennemim
göçmen dünyalılığım
ekmeğim suyum tuzum
ateşim
kızılkuğum
gelecek şimdi çıkıp
dayanılmaz bir erkekten bir çocuk gibi
gelecek çıkıp şimdi
gelecek ve gösterecek gözlerimize

yaşanmamış yanlarını o güzelliğin

kavaklar ışıldardı batıya karşı
küskün dağlar gülkurusu
yazılar kızıltılı
öyle çetin öyle hırçın bir çağdı ki öyle o
sevmek yangın uğultusu
sevilmemek yangındı

ölüsünü gizlermiş kedinin cinsi

kuşlar uçar hilal hilal mestine
yıldız kayar ela gözler üstüne
basadurmuş dağlar dağlar üstüne
ben bilemem bu dağların üstü ne
bu düşlerin benceğize kastı ne
gelinler hey güzeller hey kızlar hey

"söğüdün yaprağı narindir narin
içerim yanıyor dışarım serin"

bana hep komik gelir
demokrasi oynaması bir diktatörün
ve sırtlanın ağzında zeytin dalı tutması

bana bir de tuhaf gelen
neron'ların hitler'lerin sandıklardan çıkması
seçenlerin seçilenden korkması
rüşvetin papaz gibi girip çıkması
suçun ülke yönetmesi örneğin
ve zincire vurulması suçlunun

bana hep tuhaf gelir nedense

başımsın baş eğmeyeceğim
gücümsün darmadağın
savaşıyorsam dişimle tırnağımla
bil ki bu sensin

geceleri bambaşka bir adam oluyorsam
karışıksam kendimden yelimden kaçıyorsam
içimde anlamadığın bir beethoven fırtınası
ben bu fırtınayı yıllardır tanıyorum
yıllardır kendimi taştan taşa ama anlayamazsın
bu beethoven fırtınası bu ölüm bu ürkünç
tarlalar var bu fırtınada fabrikalar umutlar
dilsiz anlaşmalar var erkekçe davranışlar
ben bu fırtınayı yıllardır yaşıyorum
yüzükoyun kentlerin alacakaranlıklarında

duymazdım durgun suların bezgin türkülerini
alışmak ölümün bir başka adıymış bilmezdim

orda da akşamlar olacak allı'nın kızı
kanlı mendil gibi ağustos akşamları
şu benim çektiklerimi görmeyeceksin
belki yanında başkaları olacak
belki düşlerine bile girmeyeceğim
gün oldu acıların şiirini yaşadım
gün oldu zehir gibi gibi yokluğunu yaşadım
bana sen ne diye duyurdun yalnızlığımı
ne diye gurbet gibi mısralarıma sindin
dokunsan parmaklarıma tutuşacağım

yolumun üstünde bir top temmuz -sen ne çok sevilgensin
ey tutsak kırmızım benim, emzikli dalım, kavgabayrağım ey
anamın toprak ağırlığı, yaramın dişikurdu, sabahım
sen ne çok temmuzsun ey tükenmeyen -ey benim köprülü suyum
diri yanım, susuzluğum, mapusanem, zincirim, kızgın arefem benim


aktıkça büyüyen sulardı benim şarkılarda aradıklarım