14.1.15

yaban koyununun izinde

haruki murakami

açık konuşmak ile gerçeği konuşmak birbirinden tümüyle farklı iki şeydir. dürüstlük, gerçeğe oranla, pruva geminin kıçına oranla neyse, odur. önce dürüstlük gelir, en arkadan da gerçek. aradaki mesafe, geminin boyutuyla doğru orantılı olarak değişir. herhangi büyük bir şeyde gerçeğin gelmesi epey gecikir. kimi zaman kendini ancak iş işten geçtikten sonra gösterir. bu yüzden eğer size şu sırada gerçekten söz etmeyecek olursam, benim suçum değildir bu. sizin de değildir.

bütün ömrüm, şimdiye dek büyük bir provadan öteye gidemedi.

ilkbahar benim için hiç de neşeli geçiyor sayılmazdı. karım dört gündür eve gelmemişti. onun, musluğun yanında duran diş fırçası bir fosil gibi taşlaşmıştı. buzdolabındaki süt ekşi ekşi kokuyordu ve kedi her zaman açtı. tembel bir ilkbahar güneşi bu durumu aydınlatıyordu. hiç olmazsa güneş ışığı, her zaman bedavadır.

genellikle, mektup yazmakta usta olan kişilerin mektup yazmalarına gerek yoktur zaten. kendi ortamları ve kavramları içinde sürdürülecek bol bol yaşamları vardır onların.

kimi şeyler unutulur, kimi şeyler kaybolur, kimi şeyler ölür.

bireyin çok miktarda alkol tüketmeyi alışkanlık edinmesinin çeşitli nedenleri vardır; ama sonunda hepsi aynı kapıya çıkar.

insanlar kendilerini tipik olay olarak görmezler. üstelik pek de zeki sayılmayanlar, büsbütün göremezler.

"söylenmemiş bir amacın gölgeleri
şimdi kat kat doldurmakta günlerimizi"

reklamcılığı elde tutmak, söz geçirmek demek, gazete ve televizyon yayıncılığının hemen hemen tamamına söz geçirmek demektir. gazetecilik, televizyon ve radyo yayıncılığının reklamcılığa bağımlı olmayan tek bir dalı yoktur. reklamcılık olmasa, hepsi de susuz akvaryuma dönerdi.

eğer istersek, varsayımlar alanında dilediğimiz gibi at koşturabiliriz. başıboş bir ilkbahar rüzgarının savurduğu kanatlı bir tohum gibi köksüz. öte yandan, aynı zamanda, rastlantı diye bir şeyin varlığını yadsıyabilir, bilmezden gelebiliriz. olan olmuştur, olacak olan da besbelli olacaktır, işte böyle, sürüp gidebilir. başka bir deyimle, arkamızdaki "her şey" ile önümüzdeki "sıfır" arasında sıkıştırılmış olduğumuzdan, bizimkisi, içinde ne rastlantıya ne olanağa yer verilen, geçici bir varoluştur. bununla birlikte, günlük uygulamada, bu iki yorum arasındaki ayrım hiç önemsenmez niteliktedir. bir bakıma aynı yiyeceğe iki ayrı ad vermek gibi.

zaman gerçekten de tek ve arkası gelmeyen büyük bir kumaş parçası değil mi? genelde bize uysun diye zamandan parçalar biçer ve kendimizi, zamanı ölçümüze uyduruyoruz diye aldatırız ama gerçekte o, geçer de geçer.

her kadının "dolu" diye işaretlenmiş bir çekmecesi vardır ki, her türlü anlamsız öteberiyle tıka basadır.

bilginin reddedilmesi, dilin reddedilmesi anlamına gelecektir. çünkü batı hümanizmasının bu iki ana direği, kişisel bilgi ve evrimsel süreklilik, anlamını yitirince dil de anlamını yitirir. bireyler için varlık, bildiğimiz biçimiyle, yok olur ve her şey kargaşaya dönüşür. siz de kendi başınıza bir bütün olmaktan çıkıp sadece kargaşa olarak kalırsınız. ve sadece siz olan kargaşa değil; sizin kargaşanız benim de kargaşamdır. kısacası var olmak iletişimdir ve iletişim de var olmaktır.

insanlar erken, pek erken yaşlanmaya başlarlar. yaşlılık, silinmeyen bir leke gibi, bütün bedenlerine yavaş yavaş yayılır.

insanlar genelde iki sınıfa ayrılabilir: orta halli gerçekçilerle, orta halli düşseverler.

sinirlenmek yaşamdaki yolumuzu yitirmek demektir.

birini beklemek üzerine yoğunlaşırsınız ve bir süre sonra artık ne olmuş, ne olmamış hiç önemi kalmaz. beş yıl da olabilir, on yıl da ya da sadece bir ay da. hepsi birdir artık.

herkesin yitirmek istemediği bir şeyi vardır.

paraya sahip olmak durumunuzu ağırlaştırır, harcamaksa sizi son derece üzer ve bitince de kendinizden nefret edersiniz. ve kendinizden nefret ettiğinizde, canınız para harcamak ister. ne var ki, para kalmamıştır, umut da.

kadınlar çıplak olunca birbirlerine ürkütecek kadar benziyorlar. bu, her zaman şaşırtıyor beni.

"dağlar canlıdır. dağlar, bakış açısına, mevsime, saate, bakanın ruh durumuna veya herhangi bir şeye göre gerçekten görünüşlerini değiştirebilirler. bu yüzden, şunu aklımızdan çıkarmayalım ki, bir dağın bir yönünden, bir küçük yönünden fazlasını asla bilemeyiz."