6.12.14

evlerde uyur uyanık yalanlar

botho strauss

en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

büyük adamlar için, tam da bir kadınla birlikteyken öldü iddiasından pek hoşlanılır. çifte anlamlılık söylenceyi besler.

insanın kendi göğsü içinde kendi kalbinin, o en yabancı şeyin, uyanıkken ya da uykuda, severken ya da yalan söylerken, kesintisizce, hiç durmak dinlenmek bilmeksizin çalışması, ortalama bir zaman boyunca sağlıkla var olma sürecinde milyonlarca kez çarpması, kime mucize olarak görünmez ki? derinin içindeki bu nesne, adını yaşamın her türlü sarsıntısında kullandığımız bu el değmemişlik, kalbin kendine özgü sırrı budur işte.

itikat, bugün çoğu kez, yanmış ya da yenmiş bir kişinin külleri veya kalıntısı olarak görülüyor.

ölüm, sana sevdiğin insanı yine nasıldıysa öyle gösterir. nasıl soluk aldığını, eti henüz sıcak olan bedeninin nasıl bir yükselip sonra düştüğünü. sonra o sevdiğin insan, yıllarının derisini, öyküsünün giysisini boş olarak senin kollarına bırakır. bu kılıfı, "ne idiyse o" olarak taşıyıp saklayabilirsin.

alman diline egemen olduğunu iddia eden kişinin gücü, müzedeki resimlerin hepsinin efendisi olduğunu iddia den bir müze bekçisininki kadardır.

büyük eserlerin bir okura kazandırdığı anlamalar, okurun kendisinin anlama yetisinden çok daha yüksek oluyor.

benim kalbimi kırmıştın sen. tam da böyle gerçekten. ve bu yüzden tüm yaşamımı yarım güçle sürdürdüm.

tüm dünyaların her zaman en olabilir şeyi aşk değil midir? olanaklılıkça zengin; ama gerçekleşmeye gelince zayıf. aidiyet, kırılgan olmamak için hep bağrında derin bir yabancılık taşımak zorunda, en baştan bir reddediş barındırmalı içinde.