14.11.14

saatler

michael cunningham

kör inançlar kimi zaman insanı rahatlatır.

richmond'da huzur içinde ölmektense londra'da çıldırarak ölmek daha iyidir.

aşk konusunda fazla ileri gidersen, kendine kurmuş olduğun ülkede vatandaşlık hakkını kaybedersin. limandan limana sürüklenirsin.

dünyada ne kadar da az sevgi var.

bir keresinde serpentine'a para atmıştı, hatırlıyordu. ama kim olsa hatırlar bunu; onun sevdiği buydu işte, burada, şimdi, önünde duran şeydi; taksideki şişko kadındı. öyleyse bir önemi var mı, diye düşündü, bond sokağı'na doğru yürürken, günün birinde yok olup gitmenin bir önemi var mı? bütün bunlar kendisi olmadan sürüp gidecekti; buna kızıyor muydu; ölümün her şeye kesin son verdiğine inanmak avutucu olmuyor muydu? londra sokaklarında, günlük yaşamın akışı içinde, şurada burada, bir biçimde yaşayacaktı; peter da yaşayacaktı; birbirlerinin içinde yaşayacaklardı; kendisinin, doğduğu yerdeki ağaçların bir parçası olduğuna emindi; oradaki evin, o çirkin, adeta yıkık dökük evin; asla karşılaşmadığı insanların bir parçasıydı; en iyi tanıdığı insanların arasına bir pus gibi yayılacaktı, o insanlar kendisini dallarının üzerinde kaldıracaklardı, tıpkı ağaçların pusu kaldırması (kaç kez görmüştü bunu) gibi; ama hayatı, kendisi nerelere kadar yayılıyordu. hatchard mağazası'nın vitrinine bakarken aklından neler geçiyordu? neyi anımsamaya çalışıyordu? önünde açık duran kitapta şu dizeleri okurken, kent dışındaki beyaz gün doğumunun hangi imgesini?

artık ne güneşin sıcağından kork
ne de azgın kışın gazabından

karnını okşuyor. asla yapmam. o temiz, sessiz odada sözcükleri yüksek sesle söylüyor: "asla yapmam." hayatı seviyor, umutsuzca seviyor, en azından belli anlarda; hem oğlunu da kendisiyle birlikte öldürmüş olurdu. oğlunu, kocasını ve içinde oluşmakta olan öbür çocuğu. onlar böyle bir şeye nasıl dayanabilirler? yaşayan bir eş ve anne olarak yapacağı hiçbir şey, hiçbir kusur, hiçbir öfke ya da depresyon nöbeti bununla kıyaslanamaz. tam anlamıyla korkunç bir şey olur. atmosferde bir delik açılır, kendisinin yaratmış olduğu her şey -düzenli günler, ışıklı pencereler, akşam sofrası- bu delikten emilip gider.

şeytan, bir baş ağrısı; şeytan duvarın içindeki bir ses; şeytan karanlık dalgaları yaran bir yüzgeç. şeytan, bir ardıç kuşunun yaşamı olmuş olan kısacık, titreşen hiçlik. şeytan dünyanın bütün güzelliğini, ütün umutları emer, işini bitirdiğinde geriye kalan, yaşayan ölüler ülkesidir; neşesiz, boğucu bir yer.

onun acılarının sıradan acılar olduğunu sanıyorduk; nereden bilirdik.

partilerimizi veriyoruz; kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmak için uğraşıyoruz. hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor ya da eğer şanslıysak, zamanın kendisi. avunacak bir şey var: ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de. yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz. bunu neden bu kadar sevdiğimizi tanrı bilir.

ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı! bourton'dayken, menteşeler hafifçe gıcırdayarak -şimdi kulaklarındaydı bu ses- camlı kapıları ardına kadar açıp açık havaya kendini bırakırken de hep böyle düşünürdü. sabahın erken saatinde ne kadar taze, ne kadar dingin ve buradakinden ne kadar durgun olurdu hava; bir dalganın vuruşu gibi; bir dalganın öpüşü gibi; serin ve keskin ama yine de (o zamanki gibi on sekiz yaşındaki bir genç kız için) görkemli; orada, açık pencerenin önünde dururken, çiçeklere bakarken, tepelerinden döne döne buhar yükselen ağaçlara ve kalkıp inen ekin kargalarına bakarken çok kötü bir şeyler olacağını hissetmişti; peter walsh, "sebzelerin arasında düşüncelere mi daldın?" diyene kadar. -böyle mi demişti?- "insanları karnabahara yeğlerim." böyle mi demişti? -bir sabah kahvaltıda, clarissa terasa çıktığında söylemiş olmalıydı bunu- peter walsh. pek yakında, haziranda mı temmuzda mı, unutmuştu. hindistan'dan dönmüş olacaktı; çünkü mektupları son derece yavanlaşmaya başlamıştı; akılda kalan, söyledikleriydi; gözleri, çakısı, gülümseyişi, hırçınlığı ve milyonlarca şey silinip gitmişken -ne kadar tuhaf!- lahanalar üzerine söylediği birkaç söz.

savaş bitti, dünya sağlam kaldı, biz de buradayız, hepimiz, yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, yalnızca kitaplar ya da resimler yaratmıyor, kocaman bir dünya yaratıyoruz -içinde çocukların güvende olduğu (mutlu olmasalar da) düzenli ve uyumlu bir dünya, hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin, ışıklı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı!