1.9.14

şiir

schopenhauer: şair, tek bir özel yaşamdan yola çıkarak onu bütün bireyselliği içinde olduğu gibi dile getirir; ama bunu yaparken aslında insan yaşamının bütününü yansıtmaktadır. tek bir özel yaşamla ilgileniyor gibi görünse de, asıl ilgilendiği her yerde, her zaman yaşanandır. işte bu yüzden, özellikle dramatik şairlerin cümleleri, özlü söz olmadıkları halde tıpkı özlü sözler gibi, gerçek yaşamda sıklıkla kullanılır.

claude roy: ilkin şiiri, şairane duyuşla karıştırmak kolaycılığına düşmemeliyiz. şiirin sonuçlarından biri, okuyanın ya da dinleyenin düşüncesinde bir tür şiir heyecanı ve duygusu yaratmaktır. ama şairane duygu olan her yerde mutlaka şiir bulunmaz. dünyanın beklenmedik bir aydınlanışı, bir müzik, bir mutlu karşılaşma, kendiliğinden şairane görünebilir; zihninde yankılar, hazlar, güzel bir şiirin uyandırdığına benzer duygular uyandırabilir. bir yazar da böyle bir heyecanı pekala duyabilir. şiirini yazarken bundan esin de alabilir; ama yine de anlatmak istediği şeye o kadar ihanet edebilir ki yapıtında o heyecandan hiçbir şey kalmaz.

louis aragon: şiirin ozanlardan başkası için bir rezalet olması, ozanların her dönemde başlarına gelen bir şeydir. şiirin yeni çağına egemen olan arthur rimbaud bunun en büyük örneğidir. ozanları cumhuriyet'ten kovacak olanların gözlerinde bu adamcağızların başlıca günahı, düşüncenin ve şarkının sınırlarında günlük aklı şaşırtan bir oyuna girişmeleridir. ozandan beklemedikleri bir ses gelince kızıyorlar; tıpkı yankı karşısında, dağ benimle alay ediyor diye kızan, kendini hakarete uğramış sayan adam gibi.