20.6.14

saatleri ayarlama enstitüsü

ahmet hamdi tanpınar

aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde. fakat daima ödersiniz.

bu alemde hiçbir hesap, hiçbir bağlanma bedava değildir. hepsi aynı fedakarlıkları ister. ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir.

hürriyeti politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlayamayacaklardır. politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim.

saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.

dinlemeyi bilmek mühim bir meziyettir. hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.

belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.

modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.

bu daima böyledir. hadiseler kendiliğinden unutulmaz. onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.

insanların saadet anlayışları da gariptir. kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. onun sayesinde hayvanlardan ayrılır. beylik sözüyle, hayata hükmeder. fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. bütün telakkileri, hususi bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar.

insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.

"nasıl böyle düşünebiliyorlar?" diye hayret ettim. galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.

sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. bu fırtına nerede kopmuştu? hangi tuhaf ve zıtlarla dolu alemleri yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkan yoktu. her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden, birbirine takılı geliyordu. bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerinde düşünülünce bir kabus gibi sıkıcı bir şeydi.

gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur.

biz fakirler böyleyizdir. kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz.

hakiki insan zaman şuurudur. refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer.

şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

inanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir.

tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.

bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktadır. bilselerdi, bilselerdi.. fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. bilgileri buna mani olurdu. yaratmak, yaşamanın ta kendisidir.

iş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. insan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.