17.6.14

müslüman

mina urgan

o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.