9.5.14

ince iş

pınar öğünç

"anlamlı bir iş nedir? yaptığımız işin anlamlı olmasını dilerken istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu artırma şansından, dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik hazinesine, ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda bulunduğumuzu hissetmekten başka bir şey değildir ve bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir parçasıdır." (alain de botton)

gazeteci: adını tam koyamadığım bir zamandan beri hayatta gazetecilik yapmak istediğimden eminsem, bunun nedeni hurufatla fazla haşır neşir bir çocuk olmaktan daha fazla, bu işin sağladığı, hiç tanımadığım insanlara soru sorabilme imkanıdır. (pınar öğünç)

simitçi: ermeni ayakkabıcının yanında yetiştim. bana derdi ki: "oğlum, cenazen olsa dahi müşteriye somurtmak yok!" sahneye çıkar gibi. (hüsnü ataç)

doktor: insan isterse hasta olabilir. yeni doktordum, köyde yaşlı bir kadına çağırdılar, yemek yemiyormuş. loş odaya girdim, yer yatağındaki kuş kadar kalmış çok yaşlı teyzeye derdini sordum. "yeter artık dünya malını yediğim" dedi. bana mantıklı geldi, yakınlarının ısrarıyla besleyici bir serum taktım, bir iki gün içinde öldü. bence bizi en çok toplumdaki adaletsizlik duygusu, tuzun kokması, güvenilecek hiçbir kurum ya da kişi bulamamak hasta ediyor. (bora bilgin)

ağdacı: artık lazer epilasyon olayı var. onun da sonuçlarını ileride göreceğiz. kıl, mikrobu vücuttan atmanın bir yöntemidir. kılın çıkmasını engellerseniz bu bir kist olarak size dönmek zorunda. ama bizim insanlarımız çok cesaretli, parası varsa gidiyor. hepsi varis tedavisi yaptırıyor sonra. üç müşterim var böyle. lazer kılı da okuyor, damarı da. şimdi zaten lazeri güzellik merkezlerinden kaldırıyorlar. yasa çıktı, artık sadece kliniklerde olacak. (ayşe yılmaz)

balıkçı: müşteri olmak da bir sanat. her gün yeni bir laf duyuyorlar. televizyonda diyorlar ki, balık taze diye anlamak için üstten basın; ertesi gün gelip herkes balıklara üstten bastırıyor. bunun bir tane yöntemi var: balığın gözü parlayacak, rengi deniz rengi olacak. mavisi deniz mavisi, yeşili deniz yeşili. o kadar! (ergin demiröz)

çiçekçi: bazen erkekler karısına, sevgilisine çiçek alırken bana sorar. bazıları da ne alacağını bilir. evlilik yıldönümüyse başka çiçek alsa da yanına gülünü mutlaka alır. ama aldıklarında ya poşete konsun, ya gazete kağıdına sarılsın istiyorlar. utanıyorlar çiçekle yolda yürümeye. karısına çiçek aldı diye birileri dalga geçecek sanıyorlar; halbuki karısı işte, gurur duyması lazım. ama illa o şekil sardıracaklar. (hamiyet çelik)

dövmeci: bizim kapıdan içeri girenin kafasında genelde nasıl bir dövme istediğine dair fikir vardır. prensip sayılmaz; ama sevgili ismi yazmaktan kaçınıyoruz. ben ikna etmeye çalışıyorum; hele 18-19 yaşındaki bir gençse asla sevgilisinin adını yazmıyorum. zaten 18 yaş altına işlem hiç yapmıyoruz. (ilyas yılmaz)

hoparlörcü: sesin üçte birinin kapalı olması gerekir; en fazla üçte iki açacaksınız. arabanın kadranı 300'se 300 basacaksınız diye bir şey yok, 200 basarsınız. bobinin mıknatıs aralığındaki manyetik alanda o yüksek ses verilir. volümü o kadar kökleyince de bas hoparlör, yukarıda ve aşağıda manyetik alanın dışına çıkar. o yüzden siz sese yüklendikçe daha çok düşebilir de. (musa sezak)

itfaiyeci: bizde yangına ilk müdahale eden birinci arabadır, önemlidir. kendi isteğimle ben hep birinci arabada çalıştım. her sabah 4 tekerini öperim ben onun, ekmek kapımdır. işimiz zor; ama bizi asıl zorlayan, asılsız ihbarlar, yolu tıkayacak şekilde park edilmiş arabalar, dar yollar. bir de vatandaştan "nerdesiniz, geç kaldınız" diye küfredenler olmasa. bizim yüzümüzden değil sonuçta. malı yanıyor, canı yanıyor diye şeker gibi dinlerim ben o kötü lafları. (mehmet bülbül)

kasiyer: en yoğun kalabalık kar yağdığında galiba. bizim millet hemen yollar kapanacak, evde mahsur kalacak sanıyor; ama sonra bir bakıyorsunuz, ertesi gün yine gelmiş. reklamlar ne kadar etkili, anında burada görebilirsiniz. bir ürün günlerce rafta duruyor, bir reklamı çıksın, herkes onu sormaya başlıyor. öyle bir alışveriş modası var yani. (özel koç)

lostracı: bir insanın kişiliği ayakkabısından belli olur. eskiler tersini söyler; ama dost başa da bakar, ayağa da. kadınlar canı sıkkın olunca nasıl gidip saçlarını kestirir; erkekler de gelir ayakkabılarını boyatır. bıraktığı ayakkabıyı 2 sene sonra soran çıkıyor; atamıyoruz. meğer adam cezaevindeymiş. bir de sabah erkenden çorapsız, ayakkabıları bağcıksız gelenler oluyor, başta hiç anlamıyordum. onlar da geceyi emniyet'te geçirenlermiş. (seher örenler)

matbaacı: biz düğün, nişan davetiyesi de basıyoruz. bana ilginç gelen, tek davetiye bastırmak isteyenler. eski kız arkadaşlarına nispet olsun, gösterip "bak evleniyorum" demek için mi anlamıyorum; bununla çok karşılaşıyoruz. ama tek davetiye basmak gibi bir uygulamamız yok. (barış zeybek)

modelist: şimdi hayvanlar için de kıyafetler çıkardılar. ben çok tasvip etmiyorum. zaten o hayvanları eve almakla doğalarına karşı bir şey yapıyoruz, kısırlaştırıyoruz, bırakalım artık kediler, köpekler yağmurluk giymesin. (mutlu meşe demirhan)

turşucu: adile naşit'le münir özkul'un turşulu bir filmi vardır. o film ne zaman oynasa hala gece 11'e kadar nöbetçi kalmamız gerekir. muhakkak ki canı çeken, aklına düşen müşteri çıkar. o film de güzeldir, insan defalarca seyretse sıkılmaz. (ahmet öğretmen)

dansöz: kadın kendini aynada dans ederken görünce bir değişir, kadın olduğunu anlar, ben buymuşum der. kendi ritmini bulacaksın. yolda bir hanım gider, kalçalar küt küt ritim vurur. kadının hiç haberi yoktur ama. bazı insanların kendini bilmeden ellerinde kollarında bir ritim vardır. (sema yıldız)

vapur makinisti: en çirkini, yolcularımızın iskele verilmeden atlaması. çok insan kaybettik böyle. 1982'de haydarpaşa seferini yapıyoruz, buharlı gemi, gözümüzün önünde gitti adam. karaköy iskelesinin altı dubadır, herhalde oraya girdi, çıkamadı da. polislere bildirdik. (sezai çakır)

veteriner: öyle olduğunu iddia eder sahipleri; ama kediler laftan anlamaz; hormonal değişimlerden anlarlar. biz bunlara kabaca "duygu" diyoruz. o an gergin misiniz, heyecanlı mısınız, yaydığınız enerjiden bunu anlayabiliyorlar. insanlar da özellikle köpek seçimlerinde kendilerine benzeyeni seçerler. sokakta yüzlerine bir dikkat edin. (celal karabulut)

vücut geliştirmeci: bir gün çalışınca anında moralize oluyorsunuz zaten. içki, sigara gibi bağımlısı oluyorsunuz. aşırıya kaçmamanız lazım tabi. "plaj vücudu"nu geçmeyeceksiniz. nedir bu; aşırı kaslı olmazsınız; ama göğüs kaslarınız falan hepsi bellidir. tam anlamıyla güzeldir. (zeki şahin)

bilgisayar tamircisi: zaman zaman çok ilginç insanlara denk gelebiliyoruz. mesela bir telefon gelmişti, "external hard disk'i göremiyor" diye. sordum, kablosunu takmamış. (burhan özaydaş)

spor malzemeleri satıcısı: ben size fiyat kataloğu verdim mi? onun üstünde "d. havacıoğlu" diye yazar. bir kere maliyeciler de niye diye sormuştu. dedim, ben onları anadolu'ya gönderiyorum, müslüman mahallesinde salyangoz satmayı sevmem. (diyonis havacıoğlu)

çay ocakçı: "kahve nasıl olsun" diye soruyorum, "fark etmez" diyor bana. fark etmeyecekse, içme o zaman. gençlerin şekerli sevmesini anlarım, bir de zayıflayacağız diye zorla sade içen kadınlar var ki.. bunlar anlamadan içiyorlar işte! (cemil filik)

hamamcı: kadın-erkek karışık girmek isteyenler çıkıyor tabi; ama az. hamam havuza, denize girmek gibi bir şey değil. biraz daha mahremiyet gerektiriyor. üstsüz güneşlenebilirsiniz, denize girebilirsiniz ama işin içine sabun, sıcak, ter girdiğinde insanlar biraz kapalılık istiyor. adetler ayrı. mesela kadınlar yedi-sekiz, on kişilik gruplar halinde gelip saatlerce çıkmıyorlar. düğünden bir gün önce gelme gibi bir gelenek var bir de. (ruşen baltacı)

jinekolog: en zor kısmı gecenizin gündüzünüzün belli olmaması. bir gebenin suyunun ne zaman geleceği belli değil. gecenin bir vakti bir şey sormak için aranabilirsiniz. 10 sene sonra hamile kalabilmiş kadın; tabii ki stresli, arayacak. ben yılbaşı da doğuma geldim, yaş günümde de.

daha çok tüp bebekle uğraşıyorum. varını yoğunu satıp gelenler, bu iş olmazsa yuvası yıkılacak olanlar var. bu işin yüzdesi belli: %65. insanlara tutmadığını söylemek ayrıca zor. gebe kalma işini 35 yaş sonrasına bırakan kadının "çocuğum olmuyor" diye doktora gitme ihtimali %50. herkes kariyer yapıyor, geç evleniyor. e, zaten tüm dünyada sperm sayısı düşüyor, doğal döllenme zorlaşıyor.

benim bir oğlum var; eşimin doktoru bendim; ama doğumu ben yaptırmadım. biraz fazla duygusalım, dışarıda bekledim. baba olma heyecanını kaçıracaktım, mekanik olmam gerekecekti. istemedim. (numan beyazıt)

magazin muhabiri: magazinde bir mantık vardır; bir tanesi birini çekiyorsa, diğerleri de gider onu çeker ünlü biri diye. tanımasan da olur yani; gelirsin, editörler bilir zaten kim olduğunu.

bakırköy'de, beyoğlu'nda bir barda 50 kişi varsa 45'i erkektir; hepsi piyano gibi o 5 kızın başına toplanır.

bu işte önemli olan frikik. açılacak olanı anlarsın, beklersin. o kapılarda "bu benim özel hayatım" falan demeler de hikaye. sonra üstünü başını düzeltip "bir de böyle alın" derler. onun da reklamı oluyor çünkü. (oğuz ekici)

alaaddin'in sihirli dükkanı: bizim arkada mengenli ibrahim bey vardı, herkes oraya giderdi. aşağıda ziya bey vardı bakkal. o zaman market yok tabi. teşvikiye'de hem kasap hem manav olan abdullah vardı, karşımızda foti, yanni vardı, kasap dimitri vardı. istanbul, 6 eylül'ü yaşadı pınar hanım, çok felaketti. küçüktüm ama her şeyi hatırlıyorum. beyoğlu'nda papazları bile kestiler. o beyoğlu'nda altınları maltınları, kumaşları mumaşları götürmüşler. çok acı şeyler. bütün yahudiler de korktu kaçtı; olmaz böyle bir şey. bence türkiye o zaman çöktü. o noktadır yani, giden milli servettir.

eğer bir gün bir dükkan açarsan, kendi tuvaleti olsun. affedersin, tuvalet insanın canıdır. yıllarca çektim, karakola, yana komşuya.. (necdet güler)