25.5.14

bir kız

bret easton ellis

bir çarşamba gecesi. m.k.da tanıştığım, benim için adsız kalan bir kız, oturma odamda kanepenin üzerinde oturuyor. bir şişe şampanya, crystal, yarılanmış, cam sehpanın üzerinde duruyor. çeşitli düğmelere basarak şarkılar seçiyorum, wurlitzer'ı canlandıran şarkılar. sonra pencereleri açıyorum, terasa açılan raylı kapıları, gerçi serin bir gece, güz ortası ve o da çok ince giyinmiş; fakat bir kadeh crystal daha alıyor ve bu onu yeterince ısıtıyor ki, bana hayatımı nasıl kazandığımı sorma gücünü kendinde buluyor. ona harvard'a gittiğimi, oranın iş idaresi bölümünden mezun olduktan sonra wall street'te çalışmaya başladığımı anlatıyorum, pierce and pierce'da. o ya anlamayarak ya da şaka olsun diye, "o da neresi?" diye sorunca yutkunuyor ve arkam ona dönük olarak, yeni onica'mı düzeltirken zar zor "bir.. ayakkabıcı" deme gücünü buluyorum kendimde.

yatak odası. çıplak, bütün vücudu yağlanmış, çükümü emiyor, onun üzerinde ayakta durmuşum, sonra çükümü sağlı sollu suratına vuruyorum, ellerimle saçından kavrayıp ona "siktiğimin orospusu, kancık" diyorum, bu onu daha da tahrik ediyor ve uslu uslu beni emerken, klitorisini parmaklamaya başlıyor ve taşaklarımı yalarken de bana "hoşlanıyor musun?" diye soruyor, "ev-vet, ev-vet" diye cevap veriyorum nefesim sıklaşarak. memeleri dik, büyük ve sert, her ikisinin de uçları iyice sertleşmiş, ben sertçe ağzına verirken boğulur gibi oluyor, bense aşağıya doğru uzanıp onları sıkıyorum ve daha sonra, kıçına bir dildo sokup kayışla bağladıktan sonra, onu düzerken memelerini tırnaklıyorum, ta ki o bana durmamı söyleyene kadar.

"oh, tanrım" demekte şimdi. tahrik oluyor, tokatlıyorum onu, sonra hafif bir yumruk indiriyorum ağzına, sonra öpüyorum, dudaklarını ısırarak. korku, dehşet alıyor kızı, şaşalıyor. kayış kopuyor ve kız beni itip kurtulmaya çalışırken dildo kayarak çıkıyor kıçından. öte yana yuvarlanıyor, kaçmasına izin vermiş gibi yapıyorum, sonra o elbiselerini toparlar ve mırıldanarak benim nasıl da "siktiğimin manyak bir orospu çocuğu" olduğumu söylerken üzerine sıçrıyorum, çakal gibi, kelimenin tam anlamıyla ağzım köpürerek. bir çığlık atıyor, özür dileyerek, isterik hıçkırıklar içinde, kendisini incitmemem için bana yalvararak, gözyaşları içinde, memelerini örterek, utanç içinde şimdi. fakat hıçkırıkları bile beni tahrik etmeye yetmiyor. suratını mace'lerken biraz zevk alıyorum, kafasını dört ya da beş kez duvara vururken daha azını, sonunda bilincini kaybediyor, duvarda üzerine saç yapışmış küçük bir leke bırakıyor. o yere yığıldıktan sonra banyoya yollanıyorum ve kokainden bir çizgi daha çekiyorum.

kız bağlı olarak yerde yatıyor, çıplak, sırtüstü, elleriyle ayaklarının uçlarına metal ağırlıklar asılı, bunlar da yerdeki tahtalara diktiğim direk gibi şeylere bağlı. elleri çivi dolu, bacakları mümkün olan en geniş biçimde iki yana açılmış. kıçının altına bir yastık sürmüşüm ve açık organını baştan aşağı peynirle sıvamışım, hatta birazını da vajinasına tıkamışım.

belli belirsiz kendine gelip de üzerinde ayakta duran beni gördüğünde, benim insanlıktan tamamen yoksun oluşumun onu, akıl fırttıran bir dehşetle doldurduğunu görüyorum. vücudunu televizyonun önüne yerleştirdim, video kayıt cihazında eski bir bant var, ekranda ise son videoya aldığım kız. ekranda, yere bir cesedin yanı başına çömelmiş, kızın beynini yemekteyim, hapır hupur götürüyorum, pembe, parça parça tombul etin üzerine grey poupon sürmekteyim.

"görebiliyor musun?" diye soruyorum; ama televizyondaki varolmayan kıza değil. "şunu görüyor musun? seyrediyor musun?" diye fısıldıyorum.

elektrikli matkabı onun üzerinde kullanmaya çalışmaktayım, zorla ağzının içine sokarak; ama bilinci yeterince yerinde, dişlerini kapayacak, onları kenetleyecek gücü var ve matkap dişlerini kolaycacık delip geçse de olay beni enterese etmiyor; bu yüzden ağzından kan sızan kafasını tutup kaldırıyorum, onu videonun geri kalanını seyretmeye zorluyorum ve o ekranda mümkün olan her deliğinden kanlar sızan kıza bakarken, ne olursa olsun, bütün bunların kendi başına da geleceğini anlamış olduğunu umuyorum. sonunun şurada, apartman dairemin zemininde yatmak olacağını, elleri direklere çivilenmiş olarak, vajinasına kırık cam parçaları ve peynir tıkıştırılmış olarak, kafatası çatlamış ve mosmor olmuş bir halde, herhangi bir başka seçim yapmış da olsa öyle olacağını. benim onu nasıl olsa bulacağımı. hayat böyledir işte.

elimdeki içi boş plastik tüplerden birini vajinasına sokmaya çalışıyorum, vajinanın dudaklarından birini zorlamaya çalışarak, zeytinyağıyla yağlanmış dahi olsa tam girmiyor. bu sırada frankie vallie, müzik kutusunda "beterin var beteri"ni söylüyor, ben de tüpü kancığın amcığına sokmaya çalışırken dudaklarımı sözlere uydurarak eşlik ediyorum. dudaklarının dışına kezzap dökmekte buluyorum çareyi, böylece et yağlanmış tüpü içine alacak kadar genişler diye, gerçekten de çok sürmüyor, kolayca giriyor. "umarım canın yanıyordur." diyorum.

mutfaktan oturma odasına taşırken sıçan kendini cam kafesin duvarına vuruyor. geçen hafta ona oynasın diye satın aldığım ve şu anda kafesin bir köşesinde ölüsü duran, çürümekte olan öteki sıçandan geri kalanları yemeyi reddetti. son beş gündür özellikle aç kalmasını sağladım. cam kafesi kızın yanı başına, yere koyuyorum ve belki de peynirin kokusundan ötürü sıçan fıttıracak gibi oluyor, önce kafesin içinde daireler çiziyor, sızlanıyor, sonra açlıktan zayıf düşmüş bedenini kafesin kenarından aşırıyor. sıçanı dürtmem bile gerekmiyor, öyle ki, kullanmak üzere yanımda getirdiğim bükülmüş tel askı elimde kalıyor ve henüz kızın bilinci yerindeyken, hayvana bir enerji geliyor, hiç zorluk çekmeden tüpe hızla dalıyor, gövdesi yarı yarıya tüpün içinde kayboluyor, derken dakika geçmeden, tümüyle -yerken iki yana sallanan sıçan vücuduyla- içeri girip kayboluyor, kuyruk hariç; tüpü hızla çekip çıkarıyorum kızdan, kemirgeni içeride bırakıyorum. çok geçmeden kuyruk bile kayboluyor. kızın çıkardığı sesler, genel itibariyle, anlaşılmaz şeyler.

sıçanın kızın içine alt tarafa girdiğini gördükten bir ya da iki dakika sonra kızın bilincinin hala yerinde olduğundan, başını acıyla iki yana salladığından, gözlerinin dehşet ve şaşkınlıktan iri iri açıldığından emin olarak, elektrikli testere marifetiyle saniyeler içinde onu ikiye biçiyorum. vızlayan dişler deri ve kas ve sinir ve kemik dinlemeden öyle hızla yarıp geçiyor ki, kız bacaklarını -kalçaları aslında, parçalanmış vajinasından geriye kalanlar- vücudundan ayırdığımı ve onları, içlerinden fışkıran kanlarla, neredeyse bir ganimet gibi havaya kaldırdığımı görecek kadar bir süre canlı bile kalıyor. gözleri bir dakika açık kalıyor, umarsız ve gözbebekleri kayık, sonra kapanıyorlar ve sonunda, ölmeden önce, öylesine, anlamsızca burnundan içeri doğru bir bıçak sokup bıçağı alnının derisinden dışarı çıkana kadar ittiriyorum, sonra çenesinin kemiğini kırarak kesip atıyorum. sadece ağzının yarısı var, onu da düzüyorum bir, iki, derken üç kere. hala nefes alıp almadığına aldırmadan gözlerini oyuyorum, sonuna doğru parmaklarımı kullanarak.

sıçanın kafası çıkıyor önce dışarı -bir şekilde ters dönmüş karın boşluğunda- baştan aşağı mor bir kana batmış -elektrikli testere kuyruğunun da yarısını götürmüş- ta ki ayağımın altında parçalayıp öldürmek hissi gelinceye kadar ona biraz daha brie peyniri veriyorum, sonunda da öldürüyorum. daha sonra, kızın uyluk kemiğiyle çene kemiği fırında pişmekte, tutam tutam edep yeri kıllarını kristal bir steuben küllüğe dolduruyorum, tutuşturunca hemen yanıveriyorlar.