11.3.14

ülkem

emil cioran

herkesten daha fazla sahip olduğum takıntılar hakkında oldukça bilgiliyim. bir fikrin insan üstünde ne kadar etkili olabileceğini, onu ne kadar ileri götürebileceğini, neler yapmaya itebileceğini ve bunun insanı maruz bıraktığı deliliğin tehlikelerini biliyorum. bunun kapsadığı bağnazlık ve putperestlik, bundan kaynaklanan anlayışsızlığın zorunlulukları..

aslında bu benim aklıma otuzlu yaşlarımdan önce ülkem için bir tutku geliştirirken gelmişti. bana yıllarca azap çektiren umutsuz bir tutku, saldırgan, çıkmaz bir sokak: ülkem! umutsuzca ona sarılmak istiyordum ama bir türlü olmuyordu. gerçek bir yan bulamıyordum, ne geleceğinde ne de geçmişinde. güçlü, müthiş, çılgın olmasını istiyordum. şeytani bir güç gibi, dünyayı titretecek ölüm salgılamasını istiyordum; ama küçücüktü, kaderini çizme yetisinden acizdi. bu süre zarfında, geçmiş dahil her şeyi düzeltmek isteyen bir çeşit hareket başladı. bir noktaya kadar tüm samimiyetimle inandım; ancak bu hareket ülkemizin bir hayalden öte olmayacağı gerçeğinin izlerini taşıyordu. acımasız bir hareketti. tarih öncesinin ve kehanetin, duanın ve silahın mistisizminin, mağdur olmuş ve mağduriyet arayan mercilerin bir karışımıydı. çünkü gerçekleşemeyecek bir geleceğin tasarımına kendisini adayarak affedilemez bir hata yapmıştı. tüm liderler devrilmişti, cesetleri sokaklardaydı. ülkede hiç kimsenin sahip olmadığı bir kadere sahiptiler. oysa anavatanlarını çılgınlıklarıyla geri kazanmaya çalıştılar; çünkü eli kanlı kişilerdi.

biz, ülkenin gençleri olarak boşluğa sürüklendik: bu, bizim için nimetti. avrupa'nın bir köşesinde yer alan tüm dünya tarafından küçümsenen ve ihmal edilen bizler "tarih yazmak" ve böyle tanınmak istedik. sihirli bir kelime gibi dilimizden düşmüyordu: "tarih yazmak."

o zamanlar ülkem hakkında bir kitap yazıyordum. muhtemelen daha önce kimse ülkesine böyle bir şiddetle saldırmamıştır. kaçık bir adamın söylenişleriydi. bir suikastçının ilahisi gibi ya da yurtsuz bir vatanseverin uluması gibi bir şeydi. merhametsizliğe susamıştım. bunlar iyi günlerimizdi: talihsiz bir tutkunun itibarına inanmıştım. zorluğu seviyordum. gerçek şu ki bu zaman zarfında ahmaklığımın, o etkin ahmaklığımın aç gözlü istekleri vardı. yok etmeye ihtiyaç duyuyordum ve günlerimi yok oluş anını tasarlayarak geçiriyordum. bir şeylerin var olduğu ve benim yok etme isteğimden bağımsız olarak var olabileceği fikri beni öfke krizlerine sokuyor, geceler boyu ürpertiyordu. işte bu, insandaki zalimliğin hayvandaki zalimliği önemli bir biçimde aştığını anladığım andı. bu, her şeydir; bir hayvanın zalimliği bir anlıkken ve sadece oradaki objeye yönelikken bizimkisi öyle bir büyüklüğe ulaşıyor ki uygulanacak kimse bulunmadığında kendine odaklanıyor.

işte bana olan buydu: nefretimin merkezi haline geldim. ülkemden, tüm insanoğlundan ve evrenden nefret ettim. tüm bu şeyler geride kendime karşı saldırgan bir tutum bıraktı. bu da umutsuzluğumun sebebi haline geldi.

via bir nevi dipnot!