20.11.13

can ateşi

joyce carol oates

bizi birbirimize bağlayan en derindeki şeyleri hissedemeyiz; o şeyler bizden kopartılıp alınmadıkları sürece.

eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

kimse kimsenin kafasına bir şey satın alması için silah dayamaz. bu, kapitalizmin kabul etmemiz gereken kahrolası ilkelerinden biridir.

insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.

bazı şeyleri yerine getirmenin bir doğru, bir de yanlış yolu vardır. hayır, yalnızca bir tek doğru yol vardır; ama milyonlarca yanlış yol vardır; her şeyin sürekli bombok olmasının nedeni de budur.

hiçbir şey otorite kadar değerli değildir.

iki çeşit ahlak vardır, iki çeşit varoluş biçimi: masum olsa da, insanların ödeyecekleri bedeli hesaba katmadan, sırf elinde güç var diye, yaptıkların ve yaptığını kabul ettiklerin.

unutulmaya mahkum şeyler deposundan başka nedir ki bellek; bu yüzden bir tarihçeniz olmalı. tarihi kurgulamak için çalışmalısınız. sizin için önemi olan her şeye karşı sadık olmalısınız; günleri, tarihleri, olayları, isimleri, gördüklerinizi kaydetmeli, yalnızca belleğinize güvenmemelisiniz; tıpkı geriye kaçan zaman gibi anılarınızın gözünüzün önünde kaybolup gittiği, polaroid baskıya benzeyen belleğinize.

insanlara istediğiniz bir şeyi yaptırmanın çeşitli yolları her zaman bulunur.

bir şeyi ters anlamak, hiç anlamamaktan daha iyidir.

sürpriz, yerini doldurabileceğinize inandığınız bir şeyin yerini nasıl dolduracağınızı bilmediğiniz şey değil midir; tatsız sürpriz de yalnızca yerini nasıl dolduracağınızı bilmediğiniz şey değil; aynı zamanda sizi hiç beklemediğiniz bir şekilde etkileyen şey?

hakikat her zaman elinizin altında bulunmazsa, tam olarak hatırlanmaz; hatta bilinmezse, bu da yalan söylemenin özel bir türü değil midir?

hiçbir birey adaletsizliğin çaresini bulamaz; üzerinde yürüdüğümüz toprak, yalnızca acı çekenlerin değil, sessizce acı çekenlerin ince ince öğütülmüş kemiklerinden oluşuyor; insanların da hayvanların da çektiği acıyı düşünmeye güçlükle dayansak da düşünmek zorundayız. ama biz ne yapabiliriz? toplumdan, kapitalizmden, birbirlerini meta olarak gören insanların üzerindeki lanetten daha trajik olan şey, sadece erkeklerin ve kadınların birbirlerini eşya gibi görmeleri değil; aynı zamanda kendilerini kullanmaları, sunmaları ve satmaları.. tıpkı eşya gibi.

seçeneğiniz olmadığı zaman bazı yenilgilerin önemli olmadığını bilerek yenilgiyi kabul edersiniz.

kronolojinin çelişkisi, yerine uymayan şeylerin yine de gerçekleşmesi demek. onlardan söz etmeniz gerektiğini bilirsiniz; çünkü onlar olmuşlardır; onlar tarihin bir parçasıdır; ama bulundukları yere bir türlü oturmazlar. bu, duvar boyamak gibi bir şey; her yerde boyanın kapatması gereken çatlaklar, tümsekler, delikler vardır; ama boya bunları kapatamaz.

şans yalnızca yazgı ve arzunun bir birleşimi. eğer bir şeyi çok istersen o sana kendiliğinden gelecektir.

ilerlemek için tek yol bu: kendi kendinin patronu olmak.

bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da, zamanla, bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

ne yaparsanız yapın, o şeyi kiminle yaparsanız yapın ya da yalnız yapın ve ne zaman ve nasıl ve neden yaparsanız yapın, hangi bilinmez sonuca giderse gitsin; yaptığınız şey hiçliğe denktir. ölüme ve unutmaya. siz unutulmaya denksiniz.