23.10.13

kitap yakanlar

umberto eco / jean-claude carriere

carriere: louvre müzesi'nin beni davet ettiği bir deneyde, yapılacak şey, bir eser seçip bu eseri gece vakti, küçük bir topluluk karşısında yorumlamaktı. ben 17. yüzyılın başında yaşamış bir fransız ressamı olan lesueur'ün bir eserini seçtim: aziz paulus efes'te vaaz verirken. tabloda aziz paulus, bir dikme taşın üstünde ayakta dururken görülür, sakallı ve cübbelidir. üstünde cübbe vardır: tastamam günümüzdeki bir ayetullahın görüntüsüdür bu; yalnız sarık eksiktir. gözleri ateş saçar. birkaç mümin vardır onu dinleyen. tablonun alt kısmında, seyirciye arkası dönük, dizlerinin üstüne çökmüş siyah bir hizmetkar kitapları yakmaktadır. hangi kitapların yakıldığını görmek için tabloya yaklaştım. sayfaların arasından görüldüğü haliyle, kitaplar matematik şekilleri ve formülleri içeriyordu. şüphesiz yeni din değiştirmiş olan köle, antik yunan bilimini yakıyordu. ressam, doğrudan ya da gizli olarak, bize hangi mesajı aktarmak istemişti? bir şey diyemem. ancak olağanüstü bir imge yine de. iman gelir, bilim yakılır. elemenin de ötesinde bir şey bu; alevler vasıtasıyla bir tasfiye işlemi. hipotenüsün karesi sonsuza kadar yok olmalı.

en büyük kitap mezarcıları, nazilerden de beter, yeni dünya'daki ispanyollardı bence. öte yandan moğollar da ellerinden geleni artlarına koymadılar.

her şeyin, belki de sonsuza dek yitip gitmesine bir nesil yeter.

eco: sansürcü, yasaklanan kitabın tüm nüshalarını ortadan kaldırmadığını gayet iyi bilir. ama dünyayı ve dünyayı kavramaya ilişkin koskoca bir düşünceyi ateşle yakıp yok etmeye muktedir yarı tanrı konumuna yükselmenin bir şeklidir bu. gerekçe, bazı yazıların kangrenleştirdiği bir kültürü arındırmak, sil baştan oluşturmaktır. nazilerin "yozlaşmış sanat"tan bahsetmeleri tesadüf değildi. kitap yakma bir tür tedaviydi.

carriere: goebbels'in durumunu ele alalım; naziler arasındaki, aynı zamanda bibliyofil de olan tek entelektüeldi muhtemelen. kitapları yakanlar, ne yaptıklarını gayet iyi bilirler diye hatırlatmakta haklıydınız. yazılı bir şeyi ortadan kaldırmayı istemek için, onun arz ettiği tehlikeye değer biçmeyi bilmek gerekir. kaldı ki, sansürcü deli de değildir. mimlenen kitabın birkaç nüshasını yakmakla kitabı ortadan kaldırmayacaktır. bunu gayet iyi bilir. ama hareket son derece semboliktir. en çok da, başkalarına şunu söyler: bu kitabı yakmaya hakkınız var, tereddüt etmeyin, doğru bir eylem bu.

carriere: en kötü şey ille de arkamızda kalmış olan değildir. bağdat kütüphanesi'nin yakılma tarihi 2003'tür. kaldı ki, bağdat'ta bir kütüphanenin yıkılmak istenmesi ilk defa olmuyor. daha önce de moğollar bunu yapmaya uğraştılar. defalarca istila edilmiş, defalarca yağmalanmış topraklar oralar; buna rağmen o topraklarda küçük filizler yeniden yeşermiştir sonunda. 10.-11. ve 12. yüzyıllarda en parlak uygarlık müslüman uygarlığıdır; bu tartışma götürmez. ne var ki iki yandan birden aniden saldırıya uğradı. bir yanda hristiyan haçlı seferleri ve ispanya'da başlayan reconquista*, öbür yanda 13. yüzyılda bağdat'ı alan ve şehri yerle bir eden moğollar. moğollar, gözleri hiçbir şey görmeden yıkıp yok ettiler; fakat hristiyanlar da onlardan daha saygılı davranmadı. fernando baez, hristiyanların kutsal topraklar'da kaldıkları süre zarfında 3 milyona yakın kitabı imha ettiklerini anlatır.

carriere: her kütüphanenin kaderi günün birinde yanmaktır belki de.

* reconquista: iber yarımadası'ndaki hristiyanların, müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarına verilen addır. 1492 yılında son endülüs devleti'nin yıkılmasıyla başarıya ulaşan reconquista, ispanyolca "yeniden fetih" anlamına gelir.