15.9.13

germinal

emile zola

müdürün konağından ayrılan maigrat, önce gidip mutfağa saklanmıştı; ama burada hiçbir şey duymuyor, oturmuş, dükkanının yağma edilişi üstüne korkunç düşler görüyordu; az sonra yukarı çıktı, evin avlusundaki su tulumbasının arkasına gizlendi; derken, kapıya inen baltanın çatırtısıyla yağma çığlıkları arasında kendi adı çalındı kulağına. demek korkulu bir düş değildi gördüğü: gerçi şimdi olup biteni göremiyor; ama işitiyor, kulakları uğuldayarak saldırıyı izliyordu. baltanın her vuruşu yüreğine iniyordu. menteşelerden biri fırlamış olmalıydı, beş dakika sonra dükkan çapulcuların eline geçecekti herhalde. her şey canlı ve korkunç imgeler halinde gözünün önüne geliyordu:

mallara hücum eden çapulcular, varının yoğunun yenilip içilişi, evin tepeden tırnağa soyuluşu, kendisine gidip köylerde dilencilik edebilmek üzere bir baston bile bırakılmayışı. hayır, hayır, kendisini yıkmalarına izin vermeyecek, gerekirse bu uğurda ölecekti. su tulumbasının ardına gizleneli beri, evin arka yüzündeki pencerelerden birinde karısının camdan pek iyi seçilmeyen, incecik, solgun karaltısını görüyordu: her zamanki suskun ve pısırık haliyle, kapının kırılışını seyrediyordu mutlaka. pencerenin altında bir hangar vardı ve öyle bir yerdeydi ki, konağın bahçesinden ara duvarın kafesli çitine tutunarak bunun üstüne çıkabilirdi; oradan da dama tırmanıp pencereye ulaşmak mümkündü. şimdi zaten ayrıldığına bin pişman olduğu evine gidebilmekteydi aklı fikri. belki içerideki mobilyalarla kapıya destek vurabilirdi; hatta çok daha kahramanca savunma yolları, kızdırıp kızdırıp saldırganların tepesine dökeceği yağlar, ateşe verilmiş gazlar hayal ediyordu. mal mülk sevgisiyle ölüm korkusu çatışıyor, yenik bir alçaklık içinde hırıldayıp duruyordu. baltanın daha derine işleyen son inişi üzerine ansızın kararını verdi. cimrilik ağır basmıştı, bir tek ekmeği bu çapulculara kaptırmaktansa, karısıyla birlikte vücutlarını erzak çuvallarına siper edeceklerdi.

daha hangarın tepesine çıkar çıkmaz bir bağırıştır koptu:

- şuraya bakın, şuraya! bizim erkek kedi dama çıkmış! yakalayın şunu, yakalayın!

direnişçi kalabalığı maigrat'yı dam üstünde görmüştü. o heyecanla koca gövdesine bakmadan, kırılan dallara falan aldırmadan, kafesli çiti bir kedi çevikliğiyle tırmanmış, şimdi kiremitler üstünde sürüne sürüne ilerliyor, pencereye yetişmeye çalışıyordu. ama eğim çoktu, göbeği rahatça hareket etmesine engel oluyor, tırnakları tutunduğu yerden ayrılıyordu. ancak taş yağmuruna tutulma korkusuna kapılıp tir tir titremeye başlamasa, yine de tepeye varabilecekti; kendisinin artık göremediği kalabalık aşağıda:

- yakalayın şu kediyi, yakalayın! gebertelim hınzırı! diye bağırmaya devam ediyordu.

birden iki eli de açıldı, top gibi yuvarlandı, yağmur oluğuna çarpıp ara duvarın taşları üstüne düştü, çok ters geldiğinden caddeye fırladı, işaret taşlarının birinin köşesine çarpan kafası ikiye yarıldı. beyni akmış, o anda can vermişti. yukarıda, camın ardında belli belirsiz, solgun bir karaltı gibi duran karısı, hala aşağı bakıyordu.

ilkin hepsi büyük bir şaşkınlığa kapıldı. etienne durmuş, balta elinden düşmüştü. maheude, levaque ve arkadaşları dükkanı unutmuş, ince, kırmızı bir çizginin aşağıya doğru uzadığı duvara dikmişlerdi gözlerini. bağırmalar kesilmiş, gittikçe artmakta olan akşam karanlığı bir sessizliğe bürünmüştü.

ama az sonra yuh sesleri yeniden yükseldi. kan tutan kadınlar uluyarak cesede doğru koşuyorlardı.

- hey ulu tanrım, varsın demek! ah gidi domuz, ah! işin bitti artık!

cesedin çevresini almış, gülüp eğleniyor, şu surata bak diyerek dalga geçiyor, yıllardır süren açlığının verdiği kin ve nefreti suratına haykırıyorlardı.

- altmış frank borcum vardı sana, şimdi aldın mı paranı hırsız herif! diyordu en öfkelilerinden biri olan maheude. bundan sonra sana borç vermiyorum diyemezsin artık. dur hele, dur! iyice şişireyim senin şu göbeğini!

iki eliyle toprağı kazdı, bir avuç toprak aldı, zorla ağzına tıktı.

- hadi, ye bakalım! ye, ye! bizi yediğin gibi, bunu da ye!

küfürler artarken ölü de sırtüstü yatmış, iri, donuk gözleriyle karanlığa gömülmekte olan uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıyordu. ağzına doldurulan toprak, başkalarına vermekten kaçındığı ekmekti. ve bundan sonra yalnız bu ekmeği yiyecekti artık. yoksulları aç bırakmak hiç yaramamıştı ona.

ama kadınların ondan alınacak daha başka öçleri vardı. dişi kurtlar gibi soluya soluya çevresinde döneniyorlardı. hepsi kendilerini yatıştıracak bir işkence, bir vahşilik arıyordu.

birden yanık karı'nın gevrek sesi duyuldu.

- erkek kedi gibi iğdiş edelim namussuzu!

- evet, evet! kediye hücum arkadaşlar! çok haltlar yedi alçak herif!

daha bu laflar bitmeden, mouquette adamın pantolonuna el atmış, çekip çıkarmış, sonra donunu sıyırmış, bayan levaque de bacaklarını kaldırarak ona yardım etmişti. yanık karı, kara kuru elleriyle adamın çıplak bacaklarını araladı, ölü erkeklik organını avuçladı. yumurtalıklarla birlikte avucuna almış, incecik vücudunu gererek, uzun kollarını çatırdatarak var gücüyle asılıyordu. pörsük deriler direndiği için birkaç kez bırakıp bırakıp asıldı, sonunda çekti kopardı, elindeki bu kanlı ve kıllı et parçasını havaya kaldırıp yengi dolu bir gülüşle salladı:

- elimde! elimde!

kulakları yırtan tiz çığlıklar karşıladı bu korkunç ganimeti.

- ah, alçak herif, ah! kızlarımızın karnını şişiremeyeceksin artık!

- eveet, borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık, bir ekmek alabilmek için hepimiz sana kıçımızı açmayacağız artık!

- dur, dur! altı frank borcum var sana, bir taksit ister misin, ha? becerebilirsen ben hazırım, hadi!

bu şaka korkunç bir neşeye boğdu hepsini. kanlı et parçasını hepsine acı çektirmiş olan, nihayet başını ezdikleri ve şimdi güçsüz bir halde ellerinin altında yatan zararlı bir hayvan gibi birbirlerine gösteriyorlardı. üstüne tükürüyor, çılgınca bir horgörü nöbeti içinde avazları çıktığınca bağırarak dişlemek istercesine çenelerini uzatıyorlardı:

- beceremez artık! beceremez! kara toprağa girecek; ama erkek değil artık. cehennemin dibine kadar yolun var, işe yaramaz herif seni!

derken, yanık karı takım taklavatı elindeki sopanın ucuna geçirdi ve bir bayrak gibi havaya kaldırdı, uluyan kadın kalabalığı da ardına takıp başladı caddede dolaşmaya. sopanın ucundan kan damlıyor, o acınası organ kasap çengelindeki et parçası gibi sallanıyordu. yukarıda, pencerede hala kıpırdamadan duruyordu bayan maigrat; batan güneşin son ışınları altında camların dalgalı kesimleri gülüyora benzeyen beyaz yüzünü eğri büğrü yapıyordu. kadın sürüsü başı ezilen zararlı hayvanı sopanın ucuna takıp koşmaya başladığı sırada, sabahtan akşama hesap defterinden başını kaldırmayan, her dakika dövülen, aldatılan bu kadıncağız belki de gerçekten gülüyordu.