13.7.13

hiroşima

ernesto sabato

hiroşima bombardımanı sabahında, diye anlatıyor bay yasuo yamamoto, uçakların sesini duyduğumda bisikletimle gidiyordum. ama önemsemedim çünkü o günlerde buna alışmıştık. iki dakika sonra, dehşet verici patlamaların ortasında, bir seferde atılan bin havai fişeğin patlamasına benzeyen, devasa bir ateş sütununun yükseldiğini gördüm. bisikletim havaya fırladı, ben bir duvarın arkasına düştüm. kalkıp duvara tırmanabildiğimde korkunç bir kargaşa gördüm, çocukların, kadınların çılgınca haykırışlarını, kesinlikle kötü şekilde yaralanmış ya da can çekişen insanların çığlıklarına benzer sesler işittim. evime koştum. yolda ağır yaralı insanlar gördüm, kana bulanmış, büyük kısmı yanmış insanlar. hepsi korku ve acı içindeydi, hayatımda gördüğüm en büyük korku ve çekilebilecek en büyük acı içinde. istasyonun orada, bir ateş denizi vardı ve bütün evlerin yıkılmış olduğu görülüyordu. tek oğlum masumi ve karımı düşünerek kahroluyordum. nihayet, evimin bulunduğu yere molozlar ve yangınlar arasında varabildim, ne var ki artık duvar falan kalmamıştı, apartman bir depremle eğilmişti sanki, kırık cam yığınları, kapı ve çatı parçaları her yerdeydi. karım yaralıydı, verdiği küçük bir işi yapmak için çıkmış olan oğlumuzun adını haykırıyordu. onu, gittiği yönde, her yerde aradık, ta ki yerdeki neredeyse derisi olmayan çıplak bir şeyin iniltilerini işitinceye kadar; saçları da yanmıştı, acıyla büzülmek için bile gücü yoktu neredeyse. dehşetle kim olduğunu sorduk ve o talihsiz, ancak anlaşılır, son derece tuhaf bir sesle masumi yamamoto diye mırıldandı. bir kapının artığı bir tablanın üzerine büyük bir özenle koyduk; çünkü adeta tamamen açık bir yaraydı ve yardım alacağımız bir yere kadar götürdük. birkaç on blok ötede, kendileri de yaralı doktorlar ve hemşireler tarafından bakılmayı bekleyen uzun bir yaralı ve yanık insan kuyruğu gördük. oğlumuzun artık iyileşmeyeceğini düşünerek bir askeri doktordan, hiç olmazsa acılarını hafifletecek bir şey vermesini rica ettik. üzerini iyice kaplamamız için bize yağ verdi, dediğini yaptık. çocuk ölüp ölmeyeceğini sordu. büyük bir gayretle hayır dedik, çok yakında iyileşecekti. onu tekrar eve götürmek istedik fakat bize, n'olur dedi, bulunduğumuz yerde kıpırdamayalım. hava kararınca biraz sakinleşti fakat devamlı su istiyordu. durumunu daha da kötüleştirip kötüleştirmeyeceğini bilmiyorduk ama veriyorduk. bazı anlar çıldırıyordu ve sözleri anlaşılmıyordu. bir süre sonra aklını toplamış göründü, bize bir cennetin gerçekten var olup olmadığını sordu. karım deliye dönmüştü, cevap vermeye kalkmadı; fakat ben ona, evet dedim, cennet var, asla savaşların olmadığı güzel bir yer. bu sözlerimi dikkatle dinledi, sakinleşmiş gibiydi. "öyleyse ölsem daha iyi" diye mırıldandı. artık hemen hemen nefes alamıyordu, karım ona duyurmamak için sessizce ağlarken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. sonra oğlumuz yeniden sayıklamaya başladı ve artık su istemedi. birkaç dakika içinde, ne mutlu ki, nefes almaz oldu.