19.4.13

gelecek

inci aral

kimse'lerin dikkatine...
lütfen bakın!
canlı bir bomba gibi atıyorum kendimi tam ortanıza!

kapatmak istiyorum gözlerimi sizleri okurken. o yaldızlı ya da boş vermiş, yarım yamalak cümlelerinizle, beş para etmez şarkıcılarınız, alıkça hayranlıklarınız ve hafifletici nedenleri olmayan basitliğinizle çok sıkıcısınız çünkü.

dayanamıyorum yavanlığınıza. zihinsel sığlığınıza ve saptırılmış bunalımlarınıza. düzmece itiraflar, şehir dedikoduları ve metafizik geyiklerle zaman öldürme çabalarınıza..

sözde umutsuz ama her şeyi hafife almaya yatkınsınız.

açıkça söylemek isterim ki; kullanılmaya gayet uygunsunuz!

ben de sizin gibi kimse'lerden biriyim aslında. söylediklerimin hepsinin içine giriyorum.

sabahları yorgun ve uykusuz, kocaman bir yapının önünde sizlerle birlikte kapıların açılmasını bekliyorum.

bizler, sabırlı suskunluğumuz ya da gürültüye boğulmuş isyanımızla aynı yaştan, aynı renkteniz. omuzlarımız birbirine değiyor, hafifçe itişiyoruz. uzaktan, rengarenk giydirilmiş bir davar sürüsü gibi acıklı görünüyoruz.

her sabah, suçlular gibi, pek muhtemel suçumuzla yakalanmaktan korkarak apış aramızda ve bilgisayarlarımızın içinde bomba olmadığını gösterip içeriye alınıyoruz.

penceresi olmayan, varsa da açılmayan o camdan, kocaman kümesleri. yapılması gereken işi kalıplayan sert-katı-sağlam o tek kişilik bölmeleri. kafa sayısına göre ayarlanmış havalandırmalarla hesaplı soluk almanın yürek daraltan ağırlığını.

telefonlar aynı anda hep birden çalmaya başladığında kapıldığımız çaresizliği. pırıltılı bir ekranda postaların hızla, ardı ardına kutuya düşüşündeki telaşlı bekleyişi. kaçamak bakışmalarla belli belirsiz işaretlerden oluşan bir dille kurmaya çalıştığımız iletişimi.

elbette biliyoruz ne kadar yalnız olduğumuzu.

kısıtlı gülüşlerden sızan acının içimize oturmasını engellemek için işimize kapanıyoruz. kahkaha, bakışma, restleşmeler, dil ve el şakaları yasak. kimse kimseye dokunmamalı gereksiz yere. ittifak yok. gittikçe daha uzak ve eksik sözcüklerle, azıcık sesimizle konuşuyoruz. masa altında saklıyoruz sinirle titreyip duran dizlerimizi. tepemizde soğuk, taşıp direnme girişimlerini bastıran namlu ucu gibi sabit gözlemciler var.

ofis ciddiyeti ve düzen asla bozulmayacak.
masalarınızın üstünde leke, toz.
bir uyduruk süs, steril çiçek, laubali bir içecek..
olmayacak.
zincirler on dakika molada gevşeyecek.
kahve makinesinde usluca kuyruğa girilecek.
baskı aletinin çalışkan sesi, dağınık kağıtlar ve kablo ağları.

kibar, paralı müşterilerle gururlu bir zarafetle konuşuruz. fakat zaman dar, fazla oyalanmayınız. tuvalete gitmeleriniz gün sonunda çalışma toplamınızdan düşülecek. çok su içmeyiniz. saat başı işyeri performans tutanağı doldurunuz.

muhtaç, iyi niyetli, kırılganız. yılgın, çalışkan ve dikkatli, zorluklara göğüs gerip her çabayı göstermeye hazır! yeter ki gününde ödensin emeğimiz ve günün birinde verilmesin elimize çıkışımız!

en geç altı beş'te kendimizden boşalmış gibi ofisi terk edeceğiz. küçük sinsi hınçlar, boş gözler, dezenfekte edilmiş kafalarla. kimsecik yalnızlığımız ve sönmüş kandilimizle. oysa uçsuz bucaksız bir gece uzanıyor önümüzde.

şu adam, o kadın, sözde iş arkadaşınız, size bütün gün domuz gibi bakan ötekiyle gidip yatılabilir belki öylesine. hayır, bir beden artı bir ruh değil, bir beden artı bir beden bile değil, önemi yok, sıkıntıya iyi gelir belki diye ya da durup dururken ağlamamak için.

ya da koşup bir şeyler alın dükkanlar kapanmadan. el yordamıyla, gereksiz yere ve markalı ucuzluktan. iyimser olun, güzel günlere inanın, anlamadığınız şeylere kafanızı takmayın! yasalara uyun usulünce. kafanızı boşaltın ekranlara doya doya, açık seçik ve açık saçık..

oysa yeterli birazcık anlamak. herhangi bir biçimde. düşünsel ya da geçici olarak.

siz kimsecik'ler, bilmem duydunuz mu? bir zamanlar her şeyin kökünü kazımayı isteyen asiler, sokakları işgal eden serseriler, saçma sapan bildiriler basıp dağıtanlar ya da duvarlara tuhaf yazılar yazan gençler arasında sonradan sinip uslanmış büyüklerimiz de varmış. söylendiğine göre bunlar daha adil bir düzen, daha güzel ve anlamlı bir gelecek istiyorlarmış.

onlar bir gelecek hayali kuruyor, kurabiliyorlarmış!

benim asıl merak ettiğim: neden bu kadar belirsiz ve karanlık görünüyor bize gelecek? o karanlığın içinde bizim gibi kimse'lere ne olacak?

para babaları, üçkağıtçılar, seçkinler, her daim iktidar yandaşlarıyla zorbaların tekelinde mi yani gelecek? ya büsbütün yer kalmayacak olursa onlardan, bir avuççuk yer bulamazsak o cehennemde iyi kötü sığınacak?

elimden gelmiyor aptalca umutlu, iyi ve uyumlu olmak.

nefret ediyorum, aymazlıktan. borsa tahtalarından, iyi giyimli ve tıraşlı, pabuçları aşırı cilalı, hoş kokulu, şamatacı rakam adamlardan. isterik arz simsarlarından! kapalı devre hisse senetleri pazarından. satılık duygusallıktan ve hileli poliçelerle yapılmış hayat sigortalarından.

sevmiyorum acındırma sektörünü, ucuzluğun çekirdekten yetişme ustalarını.

isteyerek ezberlemedim küçükken bana gereksiz yere öğretilenleri. atomun parçalanmış hallerini, işkembe türlerini. mecburiyetten okudum yirmi yedi cilt peygamberler tarihini! asiyim, piyasa koşullarına uymuyorum, sonsuza dek reddettim canımı yakanları.

seviyorum sözcüklerimi yontmayı, hatalar yapıp pişman olmayı, yadsınmaz biçimde iyi olanları ve bilmediğim sapaklara girmeyi.

birçoğunuz gibi hızla kirleniyorum.

istemeden kötü, çok kötü yollara sapabilirim.

sözlerim öyle küçük, öyle eksik ki başıboş dolaşıyorlar büyük, görülmemiş ağırlıkta yalan ağları içinde, biliyorum.

dinleyin! burada tesadüfen bulunan kendi halinde kişiler, içlerine saman doldurulmuş yapma bebekler, uyuyan prensler, dalgınlar, ilgilendirmiyorsa keyfinize bakın. yatıp kalkıp dua edin, dans etmeye gidin, duman çekin, çılgınca eğlenin, bulursanız hızlı araba sürün, yiyin için, doya doya sevişin..

siz ötekiler, arkasızlar, dilsiz kalmış arkadaşlar.. düşünün, toplayın aklınızı başınıza ve eğer bölüşmek isterseniz sizler de gerçek hikayenizi anlatın dünyaya.

belki o zaman karaya oturan gelecek gemimizi kurtarmanın iyi kötü bir yolunu buluruz. elbirliğiyle ve 'kendi imkanlarımız'la..