16.3.13

parfümün dansı

tom robbins

doğmak ve ölmek kolaydı. zor olan hayatın kendisiydi.

haritasız ve rehbersiz yolculuk yapan gezginler için beklenmedik plan değişimi bir sevinç dalgası getirir. bu sevinç parayla satın alınabilecek bir orospu olmadığı gibi, kur yaparak elde edilebilecek komşu kızına da benzemez. o, vahşi, deniz gözlü bir su perisi, serüvenin sevgili kızı ve tehlikenin kız kardeşidir. evet, o illa ki kadınsı bir duygudur. erkekler, onun o ender, kısa ömürlü kucaklamasını yaşamak, mutluluğun incecik zarına yaptığı geçici basıncı hissetmek uğruna evlerini terk eder.

gülümseyerek uyudular. işte şeytan denen varlık, horozlara sabahın beşinde ötmeyi, uyuyan çiftlerin yüzündeki gülümseme ifadesini silebilmek için öğretmiştir.

353 günlük ay yılını, 365 günlük güneş yılıyla aynı hizaya getirebilmek için, 12 günlük geleneksel kış bayramını avrupa'nın nice kavimleri gibi, alobar'ın kabilesi de kutlardı. bu bayramın asıl amacı, iki çeşit yılı denkleştirmekti. ama hristiyanlar bunu dinsel bir bayram havasına dönüştürmüş, adına "noel" demişlerdi. eskiden ay/güneş etkilerine yorumlanan o duygusallığı, papaz bu sefer isa'nın doğum yıl dönümü oluşuna yorumluyordu. isa dedikleri, sami ırkından gelme bir insan-tanrıydı.

insanoğlu bitkilerden ve hayvanlardan uzaklaşıyor. yavaş yavaş onlarla olan bağını koparıyor. günün birinde tekrar ilişki kurmak zorunda kalacak. eğer evren yaşayacaksa, insanoğlu buna mecbur olacak. ama şimdilik, belki yeni yoluna koyulsa gerçekten de daha iyi olur.

geçmişte bitki ve hayvan yaşamıyla insan yaşamı arasında pek az fark vardı. şimdi bazı insanlar kendilerini yalnız hayvan ve bitkilerden değil, öteki insanlardan bile ayırıyor. er geç birtakım adamlar türeyecek; eşsiz, olağanüstü ve tek başına olan bireyin yüceliğine inançları yüzünden kendilerini her türlü denetimden muaf ilan edecekler. özgünlükleri sayesinde, kabul edilmiş standartlara meydan okuyacaklar.

insanın toplum tarafından kendisine sunulan o güven verici nimetleri reddetmek için çok cesur olması gerekir. hele de yalnız kalmış bir ruhun bilinmez zevklerini araştırmak uğruna. gerçi isa'nın dans gibi, çiftleşme gibi konulara pek hevesi yoktu, doğru ve yanlış kavramlarını fazla ciddiye alıyordu, böylelikle kendini doğal dünyadan ayırıyordu, ayırıyordu; ama tüm kusurlarına rağmen, kendi çıkarları için ona sarılan siz insanlardan yine de çok daha üstündü.

belki de cesaretin aslı da budalalıktır. korku, tıpkı sevgi gibi, derinliğe, doğanın gölgelikli kuytularına doğru bir çağrıdır. korku, kızgınlıktan çok daha ince bir duygudur. kızmak, zihnin yarattığı bir acıdır. korku vücudun bir bilgeliğidir. seni tekrar pan'a döndürür.

konformizmde konforlu bir yan vardır. denetimde güvenlik vardır. bunlar da çekici şeylerdir. hükmetmekte bir heyecan vardır. ayrıca hepimiz gizliden gizliye şiddete ilgi duyarız.

kadınların açtığı yarayı tedavi etmenin yolu yok gibidir.

kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. budala ve miskin kimselere, merkezi sinir sistemlerini soğan gibi soyup cılızlatan serüvenler sunulurdu. romantik hülyacılar da kendilerini bir ip atölyesinde bulurlardı. kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır.

durmadan akıp giden günlük dünyanın gerçekliğine ve kalıcılığına inanmak budalalıktır.

bilgeliği ellerinde tutanlar, onu her gelen serseme öylece sunamazlar. insanın onu alabilmek için hazırlanmış olması gerekir. yoksa ona yararından çok zararı dokunur. ayrıca bilgeliğin o duru sularında yalpa vuran bir sersem suyu bulandırınca, herkese de zararı dokunur. demek ki bilgiyi arayan insan önce sınanmalı, buna layık olup olmadığı anlaşılmalıdır. işte bunlardan öğrendiğime göre, öğretmenin kaba davranması o sınavın evrelerinden birincisi oluyor.

belki arzular bu yüzden insanlara felaket getiriyor. arzularımızla özdeşleşince, onları fazla ciddiye alınca, yalnız hayal kırıklığına karşı duyarlılığımızı artırmakla kalmıyoruz; ayrıca o arzuların serbestçe ve kolayca yerine gelmesini zorlaştıracak bir atmosfer yaratıyoruz.

her hareketsiz kabuklu hayvan, içe kapanıklığın gizli kuvvetini ifade eder zaten. huzurda saklı olan kuvvettir o kuvvet.

hayatla para aynı şey değildir. çok şükür ki değil! hayat tükenir. ama para, iyi yönetilirse büyür, büyümeye devam eder, bu birkaç ömür boyu sürer. hayat geçici, para ise ebedidir. ya da... ebedi olabilir.

ölüme giden şey aslında yaşlanmak değildir. yaşlanmanın sonunda ölüm geldiğine inanmak götürür bizi ölüme.

antropologlar, ilkel insanlara, nasıl olup da ateşin içinden yürüdükleri halde yanmadıklarını sordukları zaman ilkeller, antropologlara, kendi etlerinin titreşim düzeyini ateşinkine eşit bir noktaya yükselttiklerini söylemektedirler. o halde, tıpkı bunun gibi, usta bir kişinin titreşim hızını yükselterek ya da düşürerek, bir başka boyutunkine uydurması, böylelikle alıştığımız evrenden silinip bir başkasında ortaya çıkması (çözülme) mümkün olabilir demektir.

ricki'ye göre dört element demek, kokain, şampanya, cinsel organlar ve çikolata demekti.

bireyselliğimiz bizim tek varlığımızdır. onu güvenlik uğruna ya da tüm toplumun çıkarları uğruna değiş tokuş etmeye, elden çıkarmaya razı olanlar bulunabilir. ama onu koruyan, hayatın buruk yollarında onu hep yanında taşıyan, sevgide, düşüncede ona sadık kalan, sabah yıldızınca kutsanır.

mutsuzluk doğal bir şeydir. ben hayatın doğal üzüntülerinden kurtulmaya çalışan o kaçıklardan değilim. bana öyle geliyor ki, mutlu denilen insanlar asıl önemsiz olanlar. gerçeklerden kaçıyor, önemli şeyleri hiç düşünmüyorlar.

insan mutsuzken dikkati hep kendine döner. kendini çok ciddiye alır. mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.

vücuduna aslan yağı süren zulu savaşçısıyla, pahalı kokular süren çağdaş kadın arasında pek az fark vardır. biri, hayvanlar kralının cesaretini kendine mal etmeye çalışırken; diğeri, çiçeklerin o karşı konulmaz cinselliğini kendine mal etmek istemektedir. ikisinin de altında yatan ilke aynıdır.

parfüm, kadının çiçekte bulunan cinsel gücü gasp etme aracıdır.

mary quant: zevkin iyisi ölmektir. kabalık ise hayatın kendisidir.

eğer insan aktif bir hayat sürerse, eğer o insanın amaçları, idealleri, uğrunda mücadele edeceği nedenleri varsa, o zaman o insan, kafasının üzerinde sıçan kılına asılı sallanan kılıca tüm dikkatini veremez. her birimize bir yolculuk bileti verilmiştir. eğer yolculuk ilginçse (sıkıcıysa zaten tek suçlusu kendimiz oluruz), o zaman çevremize bakıp zevkini çıkarırız (ne de çabuk geçiyordur manzara yanımızdan), çevredeki diğer yolcularla çene çalarız, sık sık kalkıp tuvalete ziyaretler yaparız, günah çıkarırız... ama bileti kaldırıp da bakmaz, üzerinde yazılı son istasyonun adını okumayız. oysa açık seçik yazılıdır orada: dipsiz kuyu.

ölüm herkesin çorbasındaki sinektir. insanoğlu sonunda yokuş aşağı inmeye başlayacağını ve düşeceğini bildiği sürece, ne gerçek anlamda mutlu, ne gerçek anlamda özgür, hatta ne de gerçek anlamda aklı başında olabilir.

sıradan bir insanın inandığı iyi besin fikrini değiştirmeye çalışmaktansa, kuduz buldogla çiklet değiş tokuşu yapmak daha evladır.

kötü besinlerden azar azar almak, iyi besinleri çok çok almaktan daha yararlıdır.

insan organizması dna tarafından, optimum bir kuvvet ve sağlık düzeyini, cinsel olgunlaşma yaşına ve birkaç yıl sonrasına kadar tutturmak üzere programlanmıştır. bir kere görevini yerine getirdikten sonra (ki belki dna'nın umrunda olan tek şey soyun devamıdır), bu durum insanoğluna veda eder, sürekli olarak, adım adım bozulmaya yüz tutar.

insan kendini ölüme programlar. daha ilk soluğumuzu alırken, son soluğu beklemeyi öğretirler bize. eğer insanı başka şey öldürmezse, bu telkin yeter öldürmeye.

sıradan insan, ölümden bu kadar nefret ettiği için hazırdır savaşa gitmeye. anlamıyor musun? düşman onların gözünde ölümü temsil ediyor. hükümetin propaganda değirmeni düşmanı duygusuz, her şeyi yiyen bir canavar gibi gösteriyor. demek savaşa gittiğimiz zaman soylu bir amaç uğruna gidiyoruz. hayat adına savaşıyoruz. ölüme karşı. amacımız ölümü yok etmek. bunun saçmalığını göremeyişimiz de ölümden böylesine çok nefret ettiğimiz için. öyle nefret ediyoruz ki, onun yürüyüşünü durdurmak için öldürmeye, hatta ölmeye bile hazırız.

kendimizi kandırırken savaşı din gibi önemseriz. savaşı da, dini de kucaklarız. genellikle ikisini aynı anda kucaklarız. bunu, ölümü yenme aracı olarak kullanmak amacıyla yaparız. ama ikisinin de ölümü geriletmeye zerre kadar yararı olmaz. tarih boyunca, ölümün en yakın dostu, eli bıçaklı papaz olagelmiştir.

özlem de, umut da, özgün yaşantıyı engelleyici şeylerdi.

zenginler dünyanın en çok dışlanan azınlığıdır. herkes zenginlerden gizli veya açık biçimde nefret eder; çünkü herkes onlara gizli veya açık biçimde imrenir. ben bayılırım zenginlere. birilerinin onları sevmesi şart. evet, gerçi zenginlerin çoğu eşektir; ama inan bana, fakirlerin de pek çoğu eşektir zaten. parası olan bir eşek, en azından içtiği içkinin parasını kendi ödeyebilir.

şubat, ocakla martın arasında, sandviç peyniri gibidir.

eski zamanlarda karnavalın bir anlamı vardı. 40 günlük perhiz döneminde, yani paskalyadan önceki 40 günde hemen tüm halk, et yemeyi keser, içki de içmez olurdu. birçoğu cinsel ilişkileri de keserlerdi. bu kendini inkar etmenin en sağlıksız yoludur tabii.

hayatım, kocaman bir serüven, bir ihtimalin araştırılması, bir oyunun icadı, bir oyunun oynanması oldu. yalnız sağ kalmaya uğraşmak değildi. ama şimdi gideceğime üzülmüyorum. zaten zaman da yaşamak için en iyi zaman değil, biliyorsunuz.

siyasal liderlerimiz aydın değil, dürüst değil; ama birkaç istisna dışında siyasal liderler her zaman öyle olagelmiştir. ben siyaseti ciddiye almaktan çok uzun zaman önce vazgeçtim. bu konunun hayatımı nasıl yaşadığıma etkisi olmadı. politika eninde sonunda her zaman keyif kaçırıcıdır. ben ise, keyifli yaşamayı seçtim.

şizofrenlerin; düşmanlığı, güvensizliği, arzuyu ve bu gibi duyguları koklayabildiği bilinmektedir. doktorlarındaki, ziyaretçilerindeki, diğer hastalardaki bu tür duyguları, ne kadar iyi saklanmış olursa olsun, koklayıp anlayabilmektedirler. 

maddesel şeylerin insanı hayata bağlama gücü nice idealistin sandığından çok daha fazladır.

size nihai yanıtları sunmaya çalışan insanlar aslında o yanıtları kendileri de bilmezler. çünkü bilseler, nihai yanıtların verilemeyeceğini, yalnızca alınabileceğini bilirlerdi.

doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. içimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız.