14.2.13

narziss ve goldmund

hermann hesse

ermişlik mertebesine götüren en kestirme yollardan biri de günahkarlıktır.

tanrıya karşı duyulan sevgi her zaman iyiye karşı duyulan sevgiyle bir değildir. iyinin ne olduğunu biliriz hep, tanrı buyruklarında yazar. ama tanrı buyruklarda değildir yalnız, tanrı buyrukları tanrının ancak küçük bir parçasıdır. insan buyruklardan hiç ayrılmaz; ama yine de tanrıdan fersah fersah uzakta bulunabilir.

bir insanı başkalarından ayıran özellikleri belirlemek, o insanı tanımaktır.

uyanık kişi, usunun ve bilincinin yardımıyla kendini, içgüdüleri ve güçsüzlükleri tanır, bunlarla nasıl başa çıkacağını bilir.

senin gibi sağlam ve narin duyularla donatılmış kişiler, bir zindelik ve canlılığı kendilerinde barındıranlar, düşlerde yaşayan, seven kimseler, bizlerden, biz us insanlarından hemen her zaman üstündür. sizler anne kökenlisiniz. kısır yaşamaların uzağındasınız. sevme gücü, yaşama gücü armağan edilmiştir size. her ne kadar çokluk size yol göstermeye çalışıyor, sizi yönetiyor görünsek de, bolluk ve bereket içinde bir yaşam sürdüğümüz yok bizim, kıtlıklar içinde yaşayıp gidiyoruz. hayatın zenginliği sizin, meyvelerdeki özsu sizindir; sevgi bahçesi size bağışlanmış, güzelim sanat beldesi size sunulmuştur. sizin yurdunuz bu yeryüzü, bizimkisi ise düşüncelerdir. sizi bekleyen tehlike duyular dünyasında, bizi bekleyen ise havasız bir mekanda boğulup gitmektir.

bir çiçeğin yaprağı ya da yol üzerindeki küçük bir solucan bir kitaplıktaki kitapların tümünden daha çok şey söyler insana, kendisinde daha büyük bir hazine barındırır.

her şey nasıl da böyle göz açıp kapamadan gerçekleşiyordu. mutluluk denen şey nasıl da hemen bir yol kenarında karşısına çıkıveriyordu insanın. ne kadar güzel ve hoş, ne kadar da geçiciydi!

belki tüm sanatın, tüm usun kökeni ölümden duyulan korkudur. bizler ölümden korkarız, gelip geçiciliğimiz tüylerimizi diken diken eder, boyuna çiçeklerin sararıp solduğunu, yaprakların döküldüğünü görüp hüzünlenir, bizim de ölümlü olduğumuz ve çok geçmeden sararıp solacağımız bilincini yüreğimizde taşırız. sanatçıyız da resimler, heykeller mi yaratıyoruz ya da düşünür kişileriz de belli yasaları araştırıyor, düşünceleri belli kalıplara mı dökmek istiyoruz, bunu o büyük ölüm dansından bir şeyler kurtarabilmek, bizden daha uzun süre ayakta kalacak bir şeyler ortaya koyabilmek için yaparız.

nasıl sevginin büyük hazzı kendini o en yüce, en mutlu gerilim anında kesinlikle açığa vurur, bir sonraki nefeste yine erir ve uçup giderse, en derin yalnızlıklara ve hüzne kendini kaptırışlar da bakarsın bir süre için vardır yalnız, ansızın içte duyulan şiddetli bir isteğin ve yaşamın aydınlık tarafına yeniden yönelişin pençesinde can verir. ölüm ve şehvet aynı şeydi. yaşamın anası sevgi ya da haz diye gösterilebileceği gibi, mezar ve çürüyüp kokuşma diye de nitelenebilirdi.

ey aziz tanrım, neden bizi böyle yarattın? neden bu yollardan geçmeye zorluyorsun bizi? bizler senin çocukların değil miyiz? senin oğlun bizim için canını vermedi mi? bize yol gösterecek ermişlerin ve meleklerin hani nerede? yoksa bütün bunlar rahiplerin yalnızca çocuklara anlattığı, kendilerininse gülüp geçtiği uydurma, boş masallar mı? sana olan güvenimi yitirdim, tanrım, ne kadar kötü yaratmışsın bu dünyayı, onu ne kadar kötü yönetiyorsun. evler, sokaklar gördüm, ölülerden geçilmiyordu. varlıklı kişiler gördüm, evlerine kapanıp kapıyı bacayı sıkı sıkı kapamışlardı. kimi zenginler de evlerini barklarını bırakarak kaçıp gitmişlerdi. sonra ölmüş kardeşlerini ortada bırakıp gömmeye yanaşmayan, biri öbürüne kuşkuyla bakan, hayvan boğazlar gibi yahudileri boğazlayan yoksullar gördüm. pek çok masum insanın acı çektiğine ve kırılıp gittiğine, pek çok kötü insanın da bolluk ve refah içinde yüzdüğüne tanık oldum. yoksa bizi büsbütün aklından çıkardın mı tanrım? bizi büsbütün terk mi ettin? yarattığın dünyadan soğudun mu büsbütün? topumuzu silmek mi istiyorsun defterden yoksa?

karşılığını yaşamdan el çekerek ödemeden yaratmak! yaratıcılığın soyluluğundan el çekmek zorunda kalmadan yaşamak! olamaz mıydı sanki bu?

gizlilikler olmasa sevginin ne anlamı kalırdı! kendisinde tehlikeleri barındırmayan bir sevgi ne anlam taşırdı!

şu içinde yaşadığımız dünya nasıl şey böyle! bir cehennem, insanı çileden çıkaran iğrenç bir dünya değil mi?

haz denilen şey sürüp gitmez, seni yine çöl ortasında bırakıverir.

ölümlülüğün yenilgiye uğratılması; gördüm ki, bir soytarı oyununa ve ölüm dansına benzeyen insan yaşamından geriye bir şey kalıyor, ölümden sonra yaşamını sürdürüyordu, bu da sanat eseriydi. kuşkusuz sanat eserleri de günün birinde yok olup gidiyor, yanıyor, harap oluyor ya da kırılıp dökülüyordu. ama yine de pek çok kuşak boyu yaşıyor, zamanın ötesinde görüntülerden ve kutsal nesnelerden zengin bir ülke oluşturuyordu. bu uğurda çalışmak bana olumlu ve avutucu bir etkinlik gibi görünüyor; çünkü ölümlülüğün ölümsüzleştirilmesi gibi bir şey adeta.

düşüncelerin dili konuşabildiğim tek dildir.

düşünmenin tasarımlarla hiçbir alıp vereceği yoktur. düşünme dediğimiz şey imgeler değil, kavram ve kalıplarla gerçekleşir. imgelerin sona erdiği yerde felsefe başlar.

düşünür, dünyanın varlığını mantıkla açıklamaya çalışır. ve yine düşünür bilir ki, bizim usumuz ve onun bir aracı durumundaki mantığımız mükemmel sayılamayacak aygıtlardır; bunun gibi akıllı bir sanatçı da fırçasıyla, oymacı kalemiyle bir melek ve ermişin görkemli varlığını asla kusursuz şekilde dile getiremeyeceğini bilir pekala. ama yine de gerek düşünür, gerek sanatçı, ikisi de kendilerine özgü yoldan bunun üstesinden gelmek için çaba harcar. başka türlüsü ellerinden gelmez çünkü, gelmemesi de iyidir. çünkü bir insan doğanın kendini gerçekleştirmeye çalışmakla, yapabileceği en yüce ve anlamlı işi yapmış olur. bunun içindir ki sana bir zaman sık sık şöyle dedim: "düşünürlere ya da riyazetle uğraşıp çile dolduranlara öykünmeye heveslenme, kendin olmaya, kendini gerçekleştirmeye bak!"

elimizden çıkan eserler sonunda utandırır bizi, işe boyuna yeniden soyunmamız gerekir, boyuna yeniden özverilere katlanmamız.

yaşamın seline ve karmaşasına kendini bırakmak, günahlar işlemek, bunların acı sonuçlarına katlanmak, aslında dünyadan elini eteğini çekip tertemiz ellerle daha temiz bir yaşam sürmekten, uyum dolu güzellikler içinde bir düşünsel bahçe kurmaktan ve koruma altındaki tarhlar arasında günahlardan uzak gezinip dolaşmaktan daha çok cesaret isteyen, daha yüce bir şeydi. paralanmış ayakkabılarla ormanlar içinde ve şoselerde yürümek, güneş ve yağmuru üzerinde hissetmek, açlık ve sıkıntı çekmek, duyuların sağladığı hazlarla oynamak ve bunun karşılığını acılarla ödemek belki daha çetin, daha gözüpek ve soylu bir girişimdi.

ne büyük bir gizemselliği içeriyordu bu yaşam! ne kadar bulanık, ne kadar delidolu akıyordu bu yaşam ırmağı ve sonuçları ne kadar soylu, ne kadar berrak gözler önünde duruyordu.

öbür dünya diye bir şey yok. kurumuş bir ağaç dirilmez hiç, soğuktan donmuş bir kuş bir daha hayata dönemez, ölmüş bir insan da bunun gibi tıpkı. aramızdan ayrılıp gitti mi, belki bir zaman düşünür, anımsarız kendisini; ama bu da uzun sürmez.