11.1.13

saçma sapan bir öykü

giovanni papini

dört gün oluyor, anılarımın en yapmacık sayfalarından bazılarını belli belirsiz bir tedirginlikle yazarken, kapının usulca vurulduğunu işittim; ama ayağa kalkmadım, yanıt da vermedim. vuruşlar fazla güçsüzdü, benimse çekingenlerle işim yoktu.

ertesi gün, aynı saatte, kapının gene vurulduğunu işittim. bu kez vuruşlar daha güçlü, daha kararlıydı. ama o gün de kapıyı açmak istemedim; çünkü davranışlarını bu denli çabuk düzeltenleri hiç sevmem.

daha sonraki gün, gene aynı saatte, darbeler çok hızlı bir biçimde yinelendi, daha yerimden kalkamadan kapının açıldığını gördüm. karşımda bir özelliği olmayan, oldukça genç, aydınlık yüzlü, kıvırcık saçlı bir adam belirdi, tek sözcük söylemeksizin beceriksizce eğildi. bir sandalye bulur bulmaz kendini onun üstüne attı; ayakta kaldığımdan, oturmam için koltuğu gösterdi. boyun eğdikten sonra, ona kim olduğunu sormaya hakkım olduğunu düşündüm, nazik olmayan bir sesle, bana adını ve onu odama dalmaya zorlayan nedeni söylemesini rica ettim. ama adam hiç istifini bozmadı, şimdilik benim için neyse öyle kalmak istediğini hemen anlamamı sağladı: bir yabancı.

"beni size getiren neden" diye sürdürdü gülümseyerek, "çantamın içinde; onu hemen göstereceğim size."

gerçekten de, elinde sarı deriden, kirli, metal çivili bir çanta bulunduğunun ayrımına vardım; tam o anda çantayı açtı, içinden bir kitap çıkardı. "bu kitap" dedi, deniz haritasıyla kaplanmış, pas kırmızısı iri çiçek desenli bir kitap uzatarak, "benim yarattığım, kurguladığım, oluşturduğum ve yazdığım bir öyküyü kapsıyor. tüm yaşamım boyunca bu öyküden başka bir şey yazmadım; izin verirseniz, hoşunuza gideceğini sanıyorum. bugüne dek sizi tanımıyordum, ününüzü biliyordum yalnızca, birkaç gün önce sizi seven bir bayan sizin, kendine şaşmayan az sayıda kişiden biri, benzerlerinizin birçoğuna ölümü öğütleme yürekliliğini gösteren tek kişi olduğunuzu söyledi bana. bütün bunlardan ötürü, başından en acayip, en alışılmadık serüvenler geçen tuhaf bir adamın öyküsünü anlatan bu kitabı size okumayı düşündüm. onu dinledikten sonra, ne yapmam gerektiğini söyleyeceksiniz bana. eğer öyküm hoşunuza giderse, bir ay içinde beni ünlü yapacağınıza söz verirsiniz -hoşunuza gitmezse, bir gün içinde kendimi öldürürüm. bana bu koşulları kabul ettiğinizi söylerseniz, okumaya başlayacağım."

o ana dek takındığım edilgin tutumu sürdürmekten başka bir şey yapamayacağımı gördüm, sevimli kılmayı başaramadığım bir küçümsemeyle, öyküyü dinleyeceğimi, istediği her şeyi yapacağımı söyledim ona.

"kim olabilir" diye düşünüyordum kendi kendime, "beni seven, bu adama benden söz eden? bir kadının beni sevdiğini hiç bilmiyordum, böyle bir şey olmuşsa bile buna izin vermezdim; çünkü hayvana tapanlarınkinden daha rahatsız edici, daha gülünç bir durum yoktur."

ama yabancı, dil uzluğuyla değilse de, açık seçik bir biçimde, ayaklarını sürte sürte bu düşüncelerimi böldü. kitap açıktı, benimse dikkat etmem gerekiyordu.

adam okumaya başladı. ilk sözcükleri kaçırdım; daha sonrakilere daha çok dikkat ettim. birden kulak kesildim, sırtımdan hafif bir ürperti geçti. on ya da yirmi saniye sonra yüzüme ateş bastı; bacaklarım sinirli sinirli devindi -on saniye daha geçtikten sonra, ayağa kalktım. yabancı okumayı kesip bana baktı, bütün ifadesiyle alçakgönüllüce beni sorguya çekiyordu. ben de onu bakışlarımla sorguya çektim, belki de neredeyse yalvararak, ama onu gönderemeyecek denli sersemlemiştim, ona yalnızca, herhangi bir sosyete budalası gibi, şöyle dedim:

"devam edin, lütfen."

garip okuma sürdü. koltukta durmadan kıpırdanıyordum, ürpertiler yalnızca sırtımda değil başımda, tüm bedenimde dolaşıyordu şimdi. yüzümü bir aynada görseydim gülerdim, böylece her şey geçip giderdi; çünkü, belki de, bayağı bir şaşkınlık, yabanıl bir kararsızlık belirmiş olmalıydı yüzümde. bir an dingin okuyucunun sözcüklerini dinlememeye çalıştım; ancak daha çok karıştırdı kafamı bu, adamın kızıl başı iyi ciltlenmiş kitabın üstüne eğik, okumakta olduğu öyküyü sözcük sözcük, durak durak, baştan sona dinledim. bu alabildiğine acayip durumda ne yapmalıydım ya da ne yapabilirdim? kitabı alıp parça parça etmeli, ayağımın altında çiğnemeli, ateşe mi vermeliydim? lanetlenmiş okuyucuyu kıskıvrak yakalayıp bir güzel haşlamalı, yersiz bir hayalet gibi odadan dışarı mı atmalıydım?

ama bütün bunları niçin yapacaktım? bu okuma dile getirilmez bir biçimde canımı sıksa, uyanma umudu olmayan saçma, sıkıntılı bir düş izlenimi verse bile. bir an için kendimi öfkeli çırpınışlar içinde bulacağımı sandım, imgelemimde, beyaz başlıklı bir hastabakıcının, bin bir sakınımla, sırtıma zorla deli gömleği geçirdiğini gördüm.

neyse, sonunda okuma bitti. kaç saat sürdü bilmiyorum; ama o şaşkınlıkla bile, okuyucunun sesinin cılızlığının, alnının terden ıslanmış olduğunun ayrımına vardım. kitap kapatılmış, yeniden çantanın içine konmuştu; yabancı, gözleri daha önceki gibi hırslı olmasa da, kaygıyla bakıyordu bana. yıkılmışlığım öylesine büyüktü ki, o da ayrımına vardı bunun, bir gözümü oğuşturduğumu, ona ne yanıt vereceğimi bilemediğimi görünce şaşkınlığı alabildiğine arttı. o anda bana artık hiç konuşamayacakmışım gibi geldi, çevremdeki en basit şeyler bile birden bakışlarımın altında öylesine tuhaf, öylesine düşmanca bir havaya büründüler ki, neredeyse bir ürperti duydum.

bütün bunlar bana kötü, utanç verici göründü, irkilir gibi oldum; altüst oluşumu bağışlatacak hiçbir şeyim yoktu. ama böyle allak bullak oluşumun bir nedeni vardı; üstelik çok güçlü bir neden: o adamın okuduğu öykü benim iç ve dış yaşamımın baştan başa tam ve kesin anlatısıydı. o süre boyunca, dünyaya geldiğimden beri duyduğum, düşlediğim, yaptığım her şeyin, aslına bağlı, acımasız, ayrıntılı bir tutanağını dinlemiştim. kutsal bir varlık, doğduğum günden beri yanı başımda durmuş, tanık olduğu düşüncelerimi, davranışlarımı yazmış olsaydı, bilinmeyen okuyucunun kendisinin düşleyip kurduğunu öne sürdüğü öykünün tastamam aynı olan bir öykü olurdu bu. en küçük, en gizli şeylerin tümü kaydedilmiş, bir düş ya da bir aşk yahut gizli bir kötülük ya da aşağılık bir hesap bile yazarın gözünden kaçmamıştı. korkunç bir kitap benim unutmuş olduğum, yalnızca onu dinlerken anımsadığım olayların ya da düşüncelerin en ince ayrıntılarını bile kapsıyordu.

şaşkınlığım, korkum bu kusursuz kesinlikten, bu tedirgin edici titizlikten kaynaklanıyordu. bu adamı hiç tanımıyordm- o da beni hiç tanımadığını doğruluyordu. koşullar ya da gereksinim zorlamadıkça hiç kimsenin gelmediği bir kentte tek başıma yaşıyordum; hiçbir arkadaşıma, eğer arkadaşım olduğunu söyleyebilirsem, ruh kaçakçılığı için çıktığım yolculuklardan, olmayacak şeyler duyduğum gönüllü tutkularımdan söz etmemiştim. ne kendim, ne de başkaları için yaşamımla ilgili tam, içtenlikli bir rapor yazdım; üstelik tam da o günlerde kendimi ölümümden sonra da başka insanlardan gizlemek için uydurma anılar yazmaktaydım.

öyleyse, arsızca, acımasızca, eski haritayla kaplı pas renkli o iğrenç kitabında anlattığı bütün bu şeyleri kimden duymuş olabilirdi? ancak bu adam bu öyküyü kendisinin uydurduğunu öne sürüyor, benim yaşamımı, tüm yaşamımı tasarlanmış bir öykü diye sunuyordu bana!

korkunç bir biçimde allak bullak olmuş, duygulanmıştım; ama bir şeyden hiç kuşkum yoktu: bu kitap insanlara iletilmemeliydi. o mutsuz, o inanılmaz yazar ve okuyucu ölse bile, yaşamımın dünyada, adsız düşmanlarım arasında yayılmasına, tanınmasına izin veremezdim.

içimde sağlam, dayanıklı olduğunu duyumsadığım bu karar, hafifçe güçlendirmeye başladı beni. adam afallamış, neredeyse yalvarırcasına bir tavırla beni incelemeyi sürdürüyordu. okumayı bitireli ancak iki dakika olmuştu, tedirginliğimin nedenlerini anlamışa benzemiyordu.

en sonunda konuşabildim.

"özür dilerim, bayım, bu öyküyü uydurduğunuzdan emin misiniz?" diye sordum ona. "kesinlikle" diye yanıtladı, biraz rahatlamış, "yıllarca düşünüp tasarladım onu, sık sık kahramanımın yaşamında düzeltmeler, değişiklikler yaptım. ama tümü benim buluşumdur."

bu sözcükler tedirginliğimi daha da artırdı; ama bir soru daha sormayı başardım:

"lütfen, söyleyin, beni daha önce hiç görmediğinize gerçekten emin misiniz? beni tanıyan birinin yaşamımı anlattığını işittiniz mi?"

yabancı bu sözcükler karşısında şaşkın şaşkın gülümsedi.

"size daha önce de söyledim" diye yanıtladı, "kısa bir süre öncesine dek adınızdan başka bir şey bilmiyordum; ancak birkaç gün önce sizin ölümü öğütlemeyi bildiğinizi öğrendim. ama sizinle ilgili daha başka bir şey bilmiyorum."

hakkındaki yargı gerçekleşmişti, uygulanmasının gecikmemesi gerekiyordu.

"okumadan önce ileri sürdüğünüz koşullar yerine getirmeye hala hazır mısınız?" diye sordum ona ciddi ciddi.

"hiç duraksamadan" diye yanıtladı, sesinde belli belirsiz bir titremeyle, "çalacak başka kapım yok, bu yapıt benim hayatım. başka bir şey yapamayacağımı duyumsuyorum."

"öyleyse size şunu söylemeliyim" diye sürdürdüm kaldığım yerden, aynı ciddiyetle; ama belli bir üzüntünün yumuşattığı bir sesle, "öykünüz aptalca, sıkıcı, tutarsız, iğrenç. kahramanım dediğiniz, bıkkın bir serseriden başka bir şey değil, duyarlı okuyucuların hiç hoşuna gitmeyecek. fazla acımasız davranıp daha başka şeyler söylemek istemiyorum."

adamın bu sözcükleri beklemediğini çok iyi anladım, bir anda gözlerinin kapandığının hayretle ayrımına vardım. ama kendisi üstündeki gücünün, dürüstlüğüne denk olduğunu hemen anladım. birden gözlerini açtı; şaşkınlık ya da nefret duymaksızın baktı.

"dışarıya kadar eşlik eder misiniz bana?" diye sordu,doğal olamayacak kadar tatlı bir sesle.

"elbette" diye yanıtladım, şapkamı giydim, başka söz söylemeksizin evden çıktık. yabancının sarı deri çantası hala elindeydi, şaşkınlık içinde, suları kabarmış, kara taş duvarlar arasından çağıl çağıl akan ırmak kıyısına dek izledim onu. çevresine bakınıp, onu kurtaracak gibi görünen kimsenin olmadığını görünce, bana döndü:

"okumam sizi sıktıysa özür dilerim." dedi. "sanırım, bundan böyle yaşayan birinin canını sıkmak durumunda olmayacağım hiç. olabildiğince çabuk unutun beni."

bunlar son sözleri oldu, ata biner gibi kolayca korkuluğu aştı, hızla fırlayıp, elinde çantasıyla kendini ırmağa attı. onu bir kez daha görmek için yaklaştım; ama sular çoktan kucaklamıştı onu. ürkek, sarışın bir küçük kız, hızlı intiharın ayrımına varmıştı; ama buna çok şaşmış görünmüyordu, elindeki fındıkları yiye yiye yoluna devam etti.

bir iki yararsız girişimden sonra eve döndüm. odama girer girmez yatağa uzandım, çok zorlanmadan uykuya daldım, açıklanamaz olanın karşısında yenik, bitkin düşmüş gibi.

bu sabah oldukça geç, tuhaf bir duyguyla kalktım. çoktan ölmüşüm, beni gömmeye gelmelerini bekliyormuşum gibi geliyordu bana. hemen cenazemle ilgili vasiyet verdim, hiçbir şeyin unutulmaması için cenaze işleri kurumuna kendim gittim. her an tabutumu getirmelerini bekliyorum. daha şimdiden başka bir dünyaya aitmişim gibi duyumsuyorum kendimi, çevremi kuşatan her şeyin, geçmiş, bitmiş, artık benim hiç ilgimi çekmiyormuş gibi dile getirilmez bir görünüşü var. bir arkadaşım bana çiçek getirdi, beklemesini, onları mezarımın üstüne koymasını söyledim ona. gülümsedi gibi geldi bana; ama insanlar hiçbir şey anlamadıkları zaman hep gülümserler.