18.12.12

swann'ların tarafı

marcel proust

insan mutluluğu göremiyor. kendimizi daima olduğumuzdan daha bedbaht sanıyoruz.

gerçek hayatta kalbimizin geçirdiği değişimler, tıpkı bazı tabiat olayları gibi, o kadar yavaş gerçekleşir ki, kalbimizin içinde bulunduğu farklı durumların her birini saptar; buna karşılık, değişim duygusunu yaşamayız.

uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler.

acılarının dineceği umudu, ıstırabına katlanma metaneti verir hastaya.

gerçek bir insan, kendisiyle ne kadar derin bir yakınlık kursak da, büyük ölçüde duyularımız tarafından algılanır; yani saydam değildir, duyarlılığımıza taşıyamayacağı bir yük bindirir. başına bir felaket geldiğinde, ona ilişkin kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın ancak küçük bir bölümü çerçevesinde duygulanabiliriz; dahası, o da kendisine ilişkin bütünsel kavramının ancak bir bölümü çerçevesinde duygulanabilir.

genel fikirler müzemizde "büyük yetenek" diye adlandırılan tipi yeni bir yazarın kendine has çehresinde tanımamız çok uzun sürer. tam da bu nedenle, bu çehre yeni olduğu için, yetenek dediğimiz şeye tam anlamıyla benzetemeyiz onu. özgünlük, büyü, incelik, güç gibi adlar vermeyi tercih ederiz; sonra bir gün, zaten yetenek denen şeyin bütün bunlar olduğunu fark ederiz.

bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar. bir erkeği sadece fiziksel görünümüne bakarak değerlendirdiklerini iddia eden kadınlar bile, bu görünümde özel bir yaşayışın yansımasını bulurlar. işte bu yüzden askerlerden, itfaiyecilerden hoşlanırlar; üniforma çehreyi beğenmeyi kolaylaştırır; zırhın altında farklı, maceracı ve şefkatli bir yüreği öptüklerini zannederler; genç bir hükümdarın, bir veliahtın, ziyaret ettiği yabancı ülkelerde, en çok arzulayacağı gönülleri fethetmek için, belki bir sarraf için şart olacak düzgün profile ihtiyacı yoktur.

gönül vermişsen bir köpeğin kıçına
sanırsın ki kıç değil, benzer gülistana

gerçekten bilebildiğimiz tutkular, başkalarının tutkularıdır ancak; kendi tutkularımız hakkında bilebildiklerimizi ise başkalarından öğrenmişizdir. tutkularımız bizi dolaylı yoldan, ilk dürtülerimizin yerine daha münasip başka dürtüler koyan hayal gücü aracılığıyla etkiler.

hayatın en önemsiz ayrıntıları açısından bakıldığında bile, insan herkesin gözünde özdeş, isteyenin bir şartnameyi ya da vasiyetnameyi inceler gibi inceleyebileceği, maddi bir bütün teşkil etmez; sosyal kişiliğimiz başkalarının düşüncesinin yarattığı bir şeydir. "tanıdığımız birini görmek" diye adlandırdığımız basit eylem bile, kısmen zihinsel bir eylemdir. baktığımız insanın dış görünüşünü ona ilişkin bütün kavramlarımızla doldururuz ve gözümüzde canlandırdığımız bütün içinde, hiç şüphesiz bu kavramlar daha fazla yer tutar. sonuçta yanakları öylesine kusursuz bir biçimde doldururlar, burun çizgisini öylesine şaşmaz bir kesinlikle izlerler, sesin tınısıyla, sanki saydam bir kılıfmışçasına, öyle bir uyumla bütünleşirler ki, bu çehreyi her gördüğümüzde, bu sesi her duyduğumuzda karşımızda bulduğumuz, işittiğimiz şey bu kavramlardır.

iki sevgiliden birinin aşırı derecedeki sevgisini göstermesi, diğerini yeterince sevmekten temelli bağışık tutar.

aşkın oluşturulma yöntemleri, kutsal hastalığın yayılma biçimleri arasında en etkili olanlarından biridir. bu durumda ok yaydan çıkar; o sırada birlikte olmaktan hoşlandığımız kişi kimse, aşık olacağımız kişi de odur. bu kişiyi o ana kadar başkalarından fazla, hatta onlar kadar beğenmiş olmamız bile gerekmez. önemli olan, o insana düşkünlüğümüzün başka herkesi dışlamasıdır. bu koşul da, -o kişinin eksikliğini hissettiğimiz anda- onu cazibesinin bize yaşattığı hazların aranışı yerini ansızın yine aynı kişiyi hedef alan, kaygılı bir ihtiyaca bıraktığında, yerine getirilmiş olur; bu alemin yasaları gereği, bu saçma ihtiyacın giderilmesi imkansız, tedavisi de zordur: bu mantığa aykırı, ıstıraplı ihtiyaç, ona sahip olma ihtiyacıdır.

insanlarla genelde o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze; bir şiirsellikle sarmalanır ve hayatımızı, kendisinin az çok yakınımızda bulunacağı, heyecan dolu bir akış haline getirir.

bir yaştan sonra insan sevdiklerine bağlanmalı, diğerleriyle harcanan zamanı telafi etmek için onlardan ölünceye kadar ayrılmamalı bence.

bir konuşmada yer alan hareket, söz ve olay bolluğu içinde, şüphelerimizin gelişigüzel aradığı bir gerçeği gizleyen unsurlar, kaçınılmaz olarak, hiç dikkatimizi çekmeden geçip giderler; bizim üzerinde durduğumuz ayrıntılar ise, aksine ardında hiçbir şey gizlemeyen ayrıntılardır.

aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik, her zaman sözü edilen muğlak benzerlikler değil, her ikisinin de bizi gerçekliğini kavrayamamaktan, elimizden kaçırmaktan korktuğumuz kişiliğin sırrını daha derinlemesine sorgulamaya itmeleridir.

insan ancak kendisi için, sevdikleri için korkudan titrer. mutluluğumuz artık o sevdiklerimizin elinde olmaktan çıkınca, yanlarında ne müthiş bir sükunet, rahatlık ve cesaret buluruz!

açık vermek istemediği insanların yanında hep erdemli görünen ahlaksız kişi, boyutlarındaki sürekli artışı kendisinin fark edemediği ahlaksızlıklarının giderek kendisini normal yaşayışların ne kadar dışına çıkardığını kestirecek ölçüden yoksundur.

hayatta o kadar çok şeyle ilgileniriz ki, belirli bir durumda, henüz mevcut olmayan bir mutluluğun temeli atılırken, aynı sırada, çektiğimiz bir acının doruk noktasına çıkması oldukça sık rastlanan bir durumdur.

eskiden bildiğimiz yerler, kendilerini kolaylık olsun diye yerleştirdiğimiz mekanlar alemine ait değillerdir sadece. o zamanlarki hayatımızı oluşturan, birbirine bitişik izlenimlerin ince bir dilimidirler; belirli bir görüntünün hatırası belirli bir anın özleminden ibarettir ve evler, yollar, caddeler de, heyhat, seneler gibi uçup gider.

ne faziletler var ki tanrım, bizi nefret ettirdin!

kelimeler bize nesnelerin açık seçik, bildik ve küçük birer suretini sunarlar; tıpkı okullarda, çocuklara bir tezgahın, bir kuşun, bir karınca yuvasının ne olduğunu öğretmek üzere, aynı türe ait şeyleri temsil eden birer örnek olarak duvara asılan resimler gibi. oysa isimlerin bize sunduğu insan suretleri -ve bizi, insanlar gibi ayrı ayrı bireyler olarak görmeye alıştırdıkları kent suretleri-, kullanılan yöntemin sınırlılığı yüzünden veya dekoratörün keyfine uygun olarak, yalnızca gökyüzünün ve denizin değil, teknelerin, kilisenin, insanların da mavi veya kırmızı olduğu, tamamı mavi veya kırmızı afişler gibi tek renkli, rengini isimlerden, isimlerin parıltılı ya da koyu tınısından alan, bulanık resimlerdir.