22.12.12

guermantes tarafı

marcel proust

dünya döndükçe, bize taban teptirecek efendiler, onların kaprislerini yerine getirmek için de hizmetkarlar olacaktır.

erkek arkadaşların seçimi önemli bir konudur. on genç erkekten sekizi, size asla tamir edemeyeceğiniz zararlar verebilecek edepsizler, alçaklardır.

kadınların çoğunun hayatında, her şey, en büyük üzüntü bile, bir prova meselesine dönüşür.

bir insanın bir başka insanı niçin sevdiğini bilemeyiz; hiç de zannettiğimiz sebepten ötürü olmayabilir. zaten aslında hiçbir zaman hiçbir şeyi bilemeyiz. işte bu yüzden de aşıkların seçimini asla tartışmamak daha akıllıcadır.

insanlar, genele gitmeyi bilmedikleri ve daima geçmişte örneği görülmemiş bir deneyimle karşı karşıya olduklarını düşündükleri için, hiçbir zaman ders almazlar.

sinir hastalıkları olmasa büyük sanatçılar olmazdı; dahası, büyük alimler de olmazdı. sinirsel hastalığı olmayan bir hekim, bırakınız iyi, ortalama bir sinir hastalıkları uzmanı bile olamaz. sinir hastalıkları alanında fazla saçmalamayan bir hekim, yarı iyileşmiş bir hastadır; tıpkı eleştirmenlerin artık şiir yazmayan şairler, polislerin de artık hırsızlık yapmayan hırsızlar olmaları gibi.

samimiyetle dinlediğimiz takdirde, bizi en çok hayal kırıklığına uğratan eserler, gerçekten güzel olanlardır; çünkü fikirler koleksiyonumuzda, özel bir izlenime karşılık olabilecek bir fikir yoktur.

hatıralar, kederler devingendirler. bazı günler o kadar uzaklaşırlar ki, kendilerini zor görür, gittiklerini zannederiz. o zaman başka şeylere dikkat ederiz.

düşüncesi neyse insan odur; düşünce sayısı insan sayısından çok daha az olduğu için de, aynı düşünceyi paylaşan bütün insanlar benzerdir. düşüncenin maddi bir yanı olmadığından, bir düşüncenin adamı etrafında sadece maddi olarak toplanmış insanlar, bu düşünceyi hiçbir şekilde değiştirmezler.

ortasında yemek yediğimiz, sohbet ettiğimiz, gerçek hayatımızı sürdürdüğümüz şeyleri, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, biz aşırı büyütülmüş bir ölçekte görürüz; onların böyle şişirilmesi sonucu, bu dünyada bulunmayan diğer şeyler onlarla mücadele edemez ve onlara kıyasla bir hayal kadar güçsüzleşir.

bir insana olan özlem iç organlardan daha fazla yer kaplar.

hayatın en ilgisiz görüntülerinde bile, düşünceyle yüklü olan gözümüz, tıpkı klasik bir trajedi gibi, olaya katkısı olmayan bütün görüntüleri eler ve sadece hedefi anlaşılır kılabilecek olan görüntüleri tutar.

sevdiğimiz kadının bizi başkalarına tercih ettiğini gösteren işaretleri karşılıksızmış gibi göstermeye çalışmak, bu tür bir gurur, aşkın bir türevinden başka bir şey değildir; kendimizi hem kendimize hem de başkalarına, çok sevdiğimiz kadın tarafından seviliyormuş gibi gösterme ihtiyacıdır.

hayal kurma ihtiyacı, hayal edilen kişi tarafından mutlu edilme arzusu, pek fazla zamana gerek kalmadan, bütün mutluluk ihtimallerimizi daha birkaç gün önce sahnede beklenmedik, yalancı ve ilgisiz bir görüntüden ibaret olan birine bağlayıvermemize sebep olur.

bir şeyi daima insan kendisi düşünüp söylüyormuş gibi söylemek gerekir.

sürekli olarak deneyim ve imgelemin iki ayrı düzlemi arasında gidip gelen insanoğlu, tanıdığı kişilerin düşüncel hayatının derinine inmek, hayatını hayal etmek durumunda kaldığı kişileri de tanımak ister.

her insan, uzaktan gördüğü, başkalarında gördüğü şeyi daha güzel görür.

soylu hanımefendi olmak, soylu hanımefendiyi, yani biraz da sadeliği oynamak demektir. son derece pahalıya patlayan bir roldür bu; çünkü sadeliğin hoşa gitmesi için, başkalarının, isteseniz sade olmayabileceğinizi, yani müthiş zengin olduğunuzu bilmesi şarttır.

gerçek güzellik o kadar özel, o kadar farklı bir şeydir ki, gördüğümüzde güzellik olduğunu anlayamayız.

hayatımızda önemli bir rol oynamış olan kadınların, birdenbire ve kesin olarak hayatımızdan çıktığı enderdir. temelli hayatımızdan çıkmadan önce, ara sıra hayatımıza tekrar girerler. o kadar ki, bazıları bunu yeni bir aşk başlangıcı zannederler.

kadınlar, bir arkadaşlarıyla baş başayken, bir yabancının kendilerini düşürmeyi tasarladığı bilinmez hatayı, kollarının, bacaklarının hareketlerinde, bedenlerinin duyumlarında tanımakta büyük güçlük çekerler.

insanların birçoğu pek şerefli değildir; ama bunu ya bilmeyiz ya da aldırmayız.

aşkın korkunç aldatmacası, başlangıçta bize dış dünyadan bir kadınla değil, beynimizin içindeki bir taşbebekle oyun oynatmasıdır; zaten bu taşbebek, daima elimizin altında bulunan, sahip olabileceğimiz tek kadındır.

gezintiye çıkmış bir amatörün bakmaktan kaçınacağı, doğanın, gözlerinin önünde oluşturduğu şiirsel tablonun dışında bırakacağı, biraz bayağı kadın da güzeldir; onun elbisesi de teknenin yelkeniyle aynı ışık tarafından sarmalanmıştır; hiçbir şey bir diğerinden daha değerli değildir, sıradan bir elbise de, kendi başına güzel olan yelken de aynı şeyi yansıtan iki aynadır; bütün değer, ressamın bakışındadır.

herhangi biri herhangi bir şeyi sevebilir; aşkın güzelliği de bu; aşkı esrarengiz kılan şey bu.

kelimelerin, yüzyıllar boyunca geçirdiği anlam değişikliği, bizim için birkaç yıl içinde uğradığı anlam değişikliğinden daha azdır. belleğimiz de, yüreğimiz de sadık olabilecek kadar geniş değildir. şu andaki zihnimizde, yaşayanların yanında ölüleri de tutacak kadar yer yoktur. yeniler hep bir öncekinin üstüne binmek zorundadır; öncekini ancak tesadüfen, bir kazı sırasında bulabiliriz.

yakınlık daima değerli bir şeydir. insanın kendi kendine soramayacağı, yapamayacağı, isteyemeyeceği ve öğrenemeyeceği şeyler olduğundan, hayatta tek başına yapılamayacak şeyler bir araya gelinerek yapılabilir; üstelik bunun için ne balzac'ın romanındaki gibi, 13 kişi olmaya gerek vardır ne de üç silahşor'daki gibi 4 kişi olmaya.

yeryüzünde, tutulamayan matemler kadar acı bir şey yoktur.