16.11.12

paris sıkıntısı

charles baudelaire

bir dili ustaca kullanmak bir tür çağrışımcı büyü uygulamaktır.

güzelliği severdim; tanrısal ve ölümsüz olsaydı eğer.

güzeli incelemek bir düellodur ve bu düelloda sanatçı daha yenilmeden önce korku çığlıkları atar.

saf düşle, çözümlenmemiş izlenimle karşılaştırıldığında, kuralları konmuş sanat, olumlu sanat sövgüden başka şey değildir.

oy! zavallı köpeğim! yazık ki sen de, bu hazin yaşantımın iğrenç yoldaşı olan sen de, tıpkı halka benziyorsun, önlerine güzel kokular korsan öfkelenip kızarlar, özenle seçilmiş çöplük isterler.

kişi kıvancın sonsuzluğunu bir saniye olsun bulmuşsa, lanetlenmiş ne çıkar?

kokulu göğsünüzü şişiren iç çekişleriniz benim için ne anlam taşıyabilir civan yosmam? kitaplarda öğretilen bu yapmacık gösterişler, nedeni acıdan bambaşka olan bu bitmez tükenmez hüzün benim için ne anlam taşıyabilir? gerçek mutsuzluğun ne olduğunu size öğretmek geliyor bazen içimden.

şair için her şey, her yer açıktır; bazı yerler ona kapalı görünmüşse, girmek zahmetine katlanmıyor demektir.

parklarda bazı yollar vardır, oralarda daha çok düş kırıklığına uğramış sevi, mutsuz mucitler, kazanılmamış utkular, kırık yürekler, göğüslerinde hala bir kasırganın son iniltileri hırıldayan, kıvançlı ve başıboş gezginlerden uzaklara çekilen o uğultulu ve kapalı ruhlar gelir, diyor vauvenargue. bu loş sığınaklar yaşam topallarının buluşma yerleridir.

çinliler saatin kaç olduğunu kedilerin gözünden anlar.

bir yer varsa sana benzeyen ve her şey güzeldir orda, zengindir, sakindir ve dürüsttür; batı'nın çin'ini kurmuş orda düş gücü, kurup donatmış, yaşamı solumak tatlı, mutluluk sessizlikle evlenmiş orda. gidip orda yaşamalı, orda ölmeli! ancak böyle bir ortamda güzelleşirdi yaşam, evet, -zamanın daha yavaş işleyip daha çok düşünce içerdiği, duvar saatlerinin daha derin ve daha anlamlı bir sesle çaldığı yerde güzelleşirdi yaşam.

çok az masum eğlence vardır.

kimsenin yıkımından kıvanç duymam ben; bir duvar kağıdı gibi derindeki yıkımlarda yansıyan mutsuzlukların hazin zenginliği gerekmez bana.

delileri daha bir delirtir alacakaranlık.

oy gece! oy serinleten yoğun karanlıklar! içimdeki bir şölenin işaretisiniz sizler! işaretisiniz sizler bunalımdan kurtuluşun! ovaların yalnızlığında, başkentin yaşlı labirentlerindeki parlayan yıldızlarsınız, sokak lambalarının ışığı, özgürlük tanrıçasının hava fişeğisiniz!

ne tatlısın, ne hoşsun alacakaranlık! gecenin utkulu ağırlığı altında günün can çekişmesi gibi ufukta hala sürüklenip duran pembe ışıklar, batan güneşin son utkuları üstüne donuk bir kırmızıyı benek benek döken büyük şamdanlar, görülmeyen bir elin doğunun derinliklerinden çekip getirdiği ağır örtüler, yaşamın görkemli saatlerinde, insan kalbinde savaşan karmaşık duygulara öykünüyorlar.

pascal: bütün yıkımların nedeni odamızda kalmayı bilmemizdir.

ne başıboş düşüncelerim varmış, burnumun dibindekini uzaklarda arıyorum. mutluluk da, zevk de önüne ilk çıkan, rastladığın, arzu dolu ilk yerdeymiş. yanan bir ocak, parlak çiniler, midene layık bir yemek, sert bir şarap, çarşafları, pamuk gibi olmasa da, yeni değiştirilmiş koskocaman bir yatak, daha ne isterim ben?"

yalvaran gözlerin sessiz anlamı kadar insanı ürperten şey yoktur; o gözlerde, onları okuyabilen duyarlı insan için hem alçak gönüllülük, hem sitem, kamçılanan köpeğin yaşlı gözlerindeki o karmaşık duygusal derinliğe benzer bir şeyler vardır.

şaşırmaktan sonraki en büyük zevk şaşırtmaktır.

bir insana ummadığını verip onu şaşırtmaktan büyük zevk yoktur.

ruh, öyle ince, çoğu zaman öyle yararsız ve bazen de insanı öyle rahatsız eden bir şey ki, gezerken kartvizitimi yitirsem ruhumu yitirdiğimden daha çok üzülürdüm.

yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız.

"en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır."

küçük alnında inatla direnen bir istem gücü ve kurbanın aşkı var. yine de, kabaran burun kanatlarının bilinmeyeni ve mümkünsüzü esinlediği kaygılı yüzünün altında, tarifsiz bir incelikle tomurcuğundan açılıp atılıyor gülücüğü bir büyük ağzın; kırmızı, beyaz, çok tatlı, bir yanardağ eteğinde açmış yüce bir çiçeğin tansığını düşleten ağzın. kadınlar vardır, elde edip yatmak istersin onlarla; ama bu kadın, bakışlarının altında yavaş yavaş ölmek isteği veriyor bana.

bütün erkeklerin bir melek çağı vardır: bu çağda erkek, orman perisi bulamadığı için meşe kütüğüne bile iğrenmeden sarılır. aşkın ilk evresidir bu. ikinci evrede seçmeye başlar. ancak, işin başka yanını düşünmez, aradığı tek şey güzelliktir. bana gelince, uzun süreden beri, güzel kokularla, süslerle falan çeşnilenmezse narin güzelliğin bile insanı doyurmadığı üçüncü evreyle onurlanmaktayım. hatta, gerçeği söylemek gerekirse, bilinmeyen bir mutluluğu arar gibi, kesin bir sessizlik olan o dördüncü evreyi özlüyorum zaman zaman. ama, melek dönemler bir yana bırakılırsa, kadınların insanın sinirini bozan, tepesini attıran aptallıklarına ve bayağı hallerine karşı ömrüm boyunca herkesten daha duyarlıydım. hayvanlarda en sevdiğim yan o doğal saflıklarıdır.

her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır.

eşitlik yalnızca eşit olduğunu kanıtlayanın, özgürlük özgürlüğe layık olanın, onu kazananın hakkıdır.