3.11.2012

hayvanat bahçesi

yann martel


iyi niyetli ama yanlış bilgi sahibi insanlar, hayvanların vahşi doğada "özgür" oldukları için "mutlu" olduklarını düşünürler. bu insanların akıllarından genellikle büyük ve yırtıcı hayvanlar geçer; bir aslan ya da bir çita gibi. bu vahşi hayvanı, dindarca kısmetine boyun eğen avını midesine indirdikten sonra, yediklerini sindirmek için bozkırlarda dolaşırken ya da yeme işini iyice abarttığında, formunu korumak için koşarken hayal ederler. bu hayvanı, ailesiyle birlikte ağaçların dalları arasından gülümseyerek güneşin batışını izlediği sırada, evlatlarını gururla ve şefkatle denetlerken hayal ederler. vahşi hayvanın yaşamının basit, soylu ve anlamlı olduğunu hayal ederler. sonra o vahşi hayvan kötü ruhlu insanlar tarafından yakalanıp küçük hücrelere kapatılır. "mutluluğu" yıkılır. "özgürlük" için var gücüyle çırpınır ve kaçmak için elinden geleni yapmaya çalışır. çok uzun süre "özgürlükten" yoksun bırakılınca, hayvan kendi kendinin gölgesi haline gelir, ruhu zarar görür. bazı insanlar bunları hayal ederler.

işin aslı bu değildir.

vahşi doğadaki hayvanlar, korku oranının yüksek, yiyecek oranının ise düşük olduğu bir ortamda, affı olmayan bir toplumsal hiyerarşinin içinde gereksinim ve içtepi dolu bir yaşam sürerler; topraklarını sürekli olarak korumaları ve asalakları sonsuza dek ortadan kaldırmaları gerekir. böylesi bir bağlamda, özgürlüğün ne anlamı vardır? uygulamada, vahşi doğada yaşayan hayvanlar, ne zaman, ne mekan ne de kişisel ilişkiler açısından özgür sayılırlar. teoride -yani, fiziksel bir olasılık kadar basite indirgendiğinde- bir hayvan, türüne özgü tüm toplumsal gelenekleri ve sınırları görmezden gelerek başını alıp gidebilir. böylesi bir olayın, bizim türümüzden bir canlının, örneğin tüm olağan zorunluluklara -ailesine, arkadaşlarına, topluma karşı- sahip bir dükkan sahibinin başına gelmesi, her şeyi arkasında bırakıp cebinde yalnızca bozuk paralar ve üzerindeki giysilerle çekip gitmesi pek olası değildir. tüm canlı varlıkların en cesuru ve en akıllısı olan insan maceraya atılıp bir yerden öbürüne gitmezse eğer, herkese yabancı olan, hiç kimseye borçlu olmayan, çok daha tutucu bir yaradılışa sahip bir hayvan bunu neden yapsın?

evet, hayvanlar kesinlikle tutucudurlar; hatta gerici oldukları bile söylenebilir. en ufak bir değişiklik bile onları üzebilir. her şeyin günlerce, aylarca aynı kalmasını isterler. sürprizlerden hiç hoşlanmazlar. bunu uzamsal ilişkilerinden gözlemleyebilirsiniz. bir hayvan, gerek hayvanat bahçesindeki, gerekse vahşi doğadaki ortamında tıpkı satranç tahtasının üzerinde hareket eden taşlar gibi yaşar; anlamlıca. bir kertenkelenin ya da bir ayının ya da bir geyiğin bulunduğu yerle, bir satranç tahtasının üzerindeki atın yeri arasında rastlantı ya da "özgürlük" açısından hiçbir farklılık yoktur. her ikisi de bir biçim düzenine ve bir amaca bağlıdır. vahşi doğadaki hayvanlar, mevsimler boyunca aynı acil nedenlerden dolayı aynı biçim düzenine bağlı kalırlar. bir hayvanat bahçesinde yaşayan bir hayvan, alışılmış bir saatte her zamanki yerinde değilse, bunun bir anlamı vardır. bunun  nedeni, çevresinde meydana gelen ufacık bir değişikliğin yansıması olabilir. bakıcılardan birinin ortada bıraktığı halka şeklinde sarılmış bir hortum, ona bir tehdit unsuru gibi görünmüştür. hayvanı rahatsız eden bir su birikintisi vardır. bir merdiven gölge yapıyordur. ama bunun farklı bir anlamı da olabilir. en kötü olasılıkla, bir hayvanat bahçesi müdürünün en korktuğu olay: bir belirti, yaklaşmakta olan bir sıkıntı habercisi; gübresini kontrol et, bakıcıyı sorgula, veterinerle görüşmek için bir gerekçe. ve tüm bunlar, leylek genelde durduğu yerde değil diye!

ama bir an için, sorunun yalnızca bir yönünü izlemeye çalışalım.

bir eve girip kapıyı tekmeleyerek açtığınızı, içinde yaşayanları sokağa kovaladığınızı ve onlara, "gidin! özgürsünüz! artık kuşlar kadar özgürsünüz! gidin! gidin!" dediğinizi düşünün. sizce mutluluk çığlıkları atıp sevinçten dans mı edeceklerdir? bunu yapmayacaklardır. kuşlar özgür değildirler. evlerinden çıkarttığınız insanlar avaz avaz bağıracaklardır. "bizi ne hakla kovuyorsun? burası bizim evimiz. sahibi biziz. burada yıllardır yaşıyoruz. polisi arayacağız, seni aşağılık herif!"

"evimiz gibisi yok" demez miyiz? hayvanlar da kesinlikle bunu hissederler. belirli bir bölgeye aittirler. bu onların zeka anahtarlarıdır. yalnızca bildik bir bölge, onlara vahşi doğanın iki amansız zorunluluğunu yerine getirmeleri konusunda yardımcı olabilir: düşmanlardan kaçınma ve yiyecek-içecek sağlama. biyolojik bir ses düzenine sahip bir hayvanat bahçesi -kafes, çukur, kale hendeğiyle çevrili ada, çevresi çitle sarılı büyükbaş hayvan ağılı, kuş kafesi ya da akvaryum- insanların yaşadıkları topraklardan, yalnızca şekil ve yakınlık açısından farklı bir bölgedir. hiç kuşkusuz bu topraklar, doğada olduklarından çok daha küçük boyutlardadır. vahşi doğadaki topraklar beğeni değil, gereksinim açısından geniştir. bir hayvanat bahçesinde hayvanlar için, evlerimizde kendimiz için yaptığımızı yaparız: vahşi doğada yayılmış olan şeyleri küçük bir alan içinde toplarız. oysa bizler için bir zamanlar mağara şuradaydı, nehir burada, avlandığımız topraklar bir mil ötede, gözetleme yeri onun yanında, meyve ağaçları bir başka yerde -hepsi de aslanlar, yılanlar, karıncalar, sülükler ve zehirli sarmaşıklarla istila edilmiş halde- oysa bugün nehirlerin suyu elimizin altında, musluklardan akıyor ve uyuduğumuz yerin yanında yıkanabiliyoruz, yemeğimizi pişirdiğimiz yerin yanında yiyebiliyoruz ve tüm bunları temiz ve sıcak tutmak için çevrelerine koruyucu bir duvar örebiliyoruz. 

bir ev, temel gereksinimlerimizin gizlice ve güven içinde yerine getirilebildiği en ufak düzeye indirgenmiş bir ortamdır. bir hayvanat bahçesi ise, bir hayvan için aynı şeydir. gereksinim duyduğu her şeyi burada bulan -bir gözetleme, bir dinlenme, yeme ve içme, yıkanma, tımar yeri vs.- ve haftanın altı günü avlanması gerekmediğini fark eden hayvan, bahçedeki yerini tıpkı vahşi doğadaki yeni yerine sahip çıkacağı gibi benimseyecektir; onu keşfederek, belki de türüne özgü bir şekilde, onu idrarıyla işaretleyerek. bu taşınma ayini tamamlandıktan ve hayvan yerleştikten sonra, artık kendini ne sinirli bir kiracı ne de bir hükümlü gibi hissetmeyecektir; aksine kendini bir mal sahibi gibi görecek ve çitinin içinde tıpkı vahşi doğada davrandığı gibi davranarak bir saldırı karşısında onu kanının son damlasına kadar koruyacaktır. böylesi bir yaşam alanının sağladığı olanaklar, hayvanın vahşi doğadaki yaşamından ne daha iyi ne de daha kötüdür; hayvanın gereksinimlerini karşıladığı sürece, doğal ya da inşa edilmiş bir yaşam bölgesi, hiç tartışmasız, bir bağıştır; tıpkı leoparın benekleri gibi. hatta kimileri, düşünme yetileri olsaydı eğer, hayvanların yaşamak için hayvanat bahçesini seçeceklerini düşünebilirler; ne de olsa bir hayvanat bahçesiyle vahşi doğa arasındaki en büyük farklılık, birincisinde asalaklarla düşmanların eksikliği ve yiyeceğin bolluğudur. kendinizi düşünün. bedava oda servisi ve sınırsız sağlık hizmetleriyle, ritz oteline yerleştirilmeyi mi yeğlerdiniz; yoksa size bakan hiç kimse olmadan evsiz barksız yaşamayı mı? ama hayvanlar böylesi bir ayrımı gözetemezler. doğalarının sınırları içinde, ellerindekiyle yetinirler.