15.10.12

koku

patrick süskind

1 eylül 1753'te, kralın tahta çıkışının yıldönümünde, paris belediyesi, pont royal'de havai fişekler attırdı. kralın evlenme törenindeki ya da veliahtın doğuşu nedeniyle yapılan o dillere destan gösteri kadar parlak olmasa da, gene oldukça etkileyici bir seyir oldu. gemi direklerine altından güneş çarkları takmışlardı. köprüden, ateş boğaso denen hayvanlar ırmağa bir yıldız yağmuru püskürtüyordu. her tarafta kulakları sağır eden bir gürültüyle humbaralar patlıyor, kaldırımlarda patlangaçlar kaynaşıyor, fişekler göğe yükselip siyah kubbeye beyaz zambaklar çiziyordu. gerek köprüde gerek ırmağın iki rıhtımında toplanan, binlerce kafalık kalabalık gösteriyi coşkulu aa'larla, oo'larla, bravolarla ve hatta -kral tahtına çıkalı 38 yıl olmasına, sevilirliğinin doruğunu çoktan aşmasına karşın- yaşasın'larla izliyordu. nelere kadirdi bir havai fişek gösterisi.

jean-baptiste grenouille ses çıkarmadan ırmağın sağ kıyısında, pavillon de flore'un dibinde, pont royal'e yüzünü dönmüş duruyordu. alkışlamak için parmağını kımıldatmıyor, fişeklerin yükselişine bile bakmıyordu. yeni bir koku duyabileceğini sanarak gelmişti; ama çok geçmeden havai fişeklerin koku bakımından hiçbir yenilik getirmediğini anladı. önünde savurganca bir çeşitlilik içinde kıvılcımlar, fıskiyeler, patırtılar, ıslıklar çıkarıp duran şey, ardında kükürt, yağ ve güherçileden oluşan, alabildiğine birörnek bir koku bırakıyordu.

neredeyse bu can sıkıcı seyri bırakacak, louvre galerisi boyunca yürüyüp eve dönecekti ki rüzgar burnuna bir şey ulaştırdı; ufacık, farkına güç varılır bir kırıntı, bir güzel koku atomu, hayır, o bile değil, gerçek bir koku olmaktan çok bir koku sezintisi -gene de, kesinlikle daha hiç koklanmamış bir şey olduğunun sezintisi. dönüp duvara yanaştı, gözlerini kapayıp burun kanatlarını şişirdi. koku öyle hafif, öyle inceydi ki, yakalayamıyordu; algısının ne kadar davransa erişemediği, kumbaralardan çıkan barut dumanıyla örtülen, insan kitlelerinin vücut buğularıyla yolu kesilen, şehrin daha bin kokusuyla parçalanan, ezilen bir kokuydu. ama sonra birden gene geliyordu, sadece küçük bir kırpıntı, bir saniyecik, şahane bir anıştırma olarak duyulabiliyor, sonra hemen kayboluyordu. grenouille acılar içindeydi. ilk olarak açgözlü kişiliği değildi incitilen, gerçekten kalbiyle acı çekiyordu. tuhaf bir biçimde, bu kokunun bütün öbür kokuların anahtarı olduğu, bu koku anlaşılmazsa bütün öbür kokuların hiçbir anlamı olmayacağı ve kendisinin, grenouille'nin, bu kokuyu ele geçirmeyi başaramazsa boşuna yaşamış olacağı duygusu uyanıyordu içinde. onu elde etmeliydi, sırf sahibi olmak için değil, yüreğinin dinginliği aşkına.

heyecandan neredeyse içi bulanacaktı. kokunun ne yönden geldiğini bile çıkaramamıştı. kimi zaman, yeni bir parçası esip gelene kadar aradan dakikalar geçiyor ve grenouille her seferinde, onu bir daha ömür boyu duyamayacağı kaygısıyla dehşete düşüyordu. sonunda can havliyle, kokunun ırmağın öbür kıyısından, güneydoğu yönünde bir yerlerden geldiği sanısına sığındı da kurtuldu.

kendini pavillon de flore'un duvarından koparıp kalabalığa daldı, köprüye doğru yola düştü. her iki üç adımda duruyor, parmak uçlarında yükselip insanların başları üzerinden havayı kokluyor, önce heyecandan hiçbir şey duymuyor, sonra gene de burnuna bir şey geliyor, kokuyu yokluyor, öncekinden daha kuvvetli olduğunu anlayınca doğru yol üzerinde olduğuna güveni artıyor, gene dalıyor, havaya bakan milleti ve ikide bir ellerindeki meşaleleri fişeklerin fitiline tutan havai fişekçiler kalabalığını yara yara ilerliyor, barutun geniz yakan dumanı içinde kokusunu kaybediyor, paniğe kapılıyor, itiştire kakıştıra yığının içinden kendine yol açıyordu; bitmez dakikalardan sonra karşı kıyıya, hôtel de seine'in ağzına ulaştı.

burada durup kendini topladı ve havayı kokladı. duymuştu kokuyu. yakaladı. bir şerit gibi rue de seine'den aşağı akıp geliyordu, bir başkasıyla karıştırılamayacak kesinlikte; ama gene de eski hafifliği, inceliğiyle. grenouille kalbinin hızlı hızlı çarptığını hissediyor, bunun koşmaktan değil, duyduğu koku karşısındaki çaresizlikten ileri geldiğini biliyordu. benzer kokular hatırlamaya çalıştı; ama kurmaya çalıştığı bütün yakınlıklardan vazgeçmek zorunda kaldı. bu kokuda bir tazelik vardı; ama limon ya da turunç tazeliği değil, mürağacı, tarçın yaprağı, kıvırcık nane, huşağacı, kafuru, çam iğnesi, mayıs yağmuru, ayaz ya da kaynak suyu tazeliği.. de değil, hem de bir sıcaklık vardı; ama bergamot, selvi, misk gibi değil, yasemin, nergis gibi değil, gülağacı gibi değil, süsen.. gibi de değil. bu koku hem uçucu hem ağır ögeleri olan bir karışımdı, karışım değil, bunların bileşimiydi; üstelik az, zayıf, gene de dağlam, taşıyıcılığı olan, ince, tiril tiril bir parça ipekli gibi.. gene ipekli gibi de değil, içinde bisküvi eritilmiş ballı süt gibi -ama bu da olur mu hiç: süt nerede, ipek nerede! kavranmaz bir şeydi bu koku, tasvire sığmaz, hiçbir yere oturtulamayan bir şey. aslında hiç olmaması gerekirdi. ama vardı işte, kesinlikle karşı konulmaz doğallığı içinde ortadaydı. onun gösterdiği yöne, yüreği korkudan çarpa çarpa yürüyordu grenouille; çünkü kokuyu izlemediğini, kokunun kendisini tutsak aldığını, direnemeyeceği biçimde kendine doğru çektiğini seziyordu.

rue de seine'i yukarı doğru yürüdü. caddede kimse yoktu. evler boş, sessizdi. içindekiler aşağıya, havai fişek seyretmeye gitmişlerdi. ortada rahatsız eden ne telaşlı bir insanın kokusu vardı, ne de o geniz yakan barut dumanı. caddede, her zamanki su, pislik, sıçan ve sebze çöpü kokuları yayılıyordu. ama bunların üzerinde, bütün inceliği, açık seçikliğiyle, grenouille'ye yol gösteren o şerit asılıydı. birkaç adım sonra gece göğünün zaten az olan ışığını yüksek binalar yutunca grenouille karanlıkta ilerlemeye başladı. önünü görmesi de gerekmiyordu. koku ona yolunu güvenilir biçimde gösteriyordu.

elli metre sonra sağa sapıp rue des marais'ye, belki öncekinden daha da karanlık, genişliği ancak iki kol boyu bir sokağa girdi. gariptir ki koku pek artmadı. yalnız daha bir arılaştı, böylece, gittikçe artan arılığıyla, çekiciliği güçlendi de güçlendi. grenouille, elinde olmadan yürüyordu. bir yerde tuttuğu gibi sağa çekti onu koku, ilk bakışta bir evin duvarına doğru. önünde alçak bir geçit açılmıştı, ucu avluya bakıyordu. uykuda gezer gibi geçti grenouille bu geçidi, avluyu geçti bir baştan öbür başa, bir köşeyi döndü, daha küçük bir ikinci arka avluya ulaştı. sonunda, aydınlıktı burası: eni boyu yalnız birkaç adım olan, dört köşe bir yerdi. duvara bitişik, eğik bir tahta sundurma vardı. bunun altında bir masaya bir mum yapıştırılmıştı. bu masada bir kız oturmuş, sarı ve kokulu aynabakan eriği ayıklıyordu. yemişleri solunda duran bir sepetten alıyor, saplarını koparıp bir bıçakla çekirdeklerini çıkarıyor, sonra bir kovaya atıyordu. 13-14 yaşlarında olsa gerekti. grenouille durdu. hemen anlamıştı yarım millik yoldan, ırmağın ta karşı kıyısından duyduğu kokunun kaynağının ne olduğunu: ne bu pis avlu, ne erikler. kaynak, kızdı.

bir an öyle şaşkınlaştı ki, gerçekten, ömründe daha bu kız kadar güzel bir şey görmediğini düşündü. oysa yalnız, kızın mum ışığındaki arkadan siluetini görüyordu. tabii aklına gelen aslında, şimdiye dek bu kadar güzel koku duymadığıydı. ama insan kokularını, binlerce erkek, kadın, çocuk kokusunu bildiğinden, bu derece olağanüstü bir kokunun bir insandan çıkabileceğini aklı almıyordu. genellikle insanların kokusu hiçbir şeye benzemez ya da berbat olurdu. çocuklar yavan, erkekler sidik gibi, acı acı ter ya da peynir, kadınlar bayat donyağı, bozulmakta olan balık kokardı. ilginç bir tarafı kesinlikle yoktu insan kokusunun, itici bir şeydi.. işte böylece grenouille, ömründe ilk kez burnuna inanamayıp kokladığı şeyin doğruluğundan emin olabilmek için gözlerini yardıma çağırmak zorunda kaldı. tabii çok uzun sürmedi duyularının şaşkınlığı. görme duyusuna olan gereksinimi bir an sürmüş sürmemiş, sonra kendini yeniden, hem de hiç başka bir şeye dayanmaksızın, koklama duyusunun algılarına bırakmıştı. şimdi, gördüğü şeyin bir insan olduğunu kokluyordu; kızın koltuk altlarındaki ter, saçlarındaki yağ, cinsel organındaki balık kokusunu, üstelik tatların en büyüğünü alarak duyuyordu. kızın teri deniz rüzgarı kadar taze kokuyor, saçlarının yağı fıstık yağı gibi, organı bir buket nilüfer, derisi kayısı çiçeği gibi öyle dengeli, öyle büyülü bir parfüm oluşturuyordu ki grenouille'nin şimdiye kadar parfüm adına kokladığı her ne varsa, hatta düşünde, oynarcasına kurduğu ne kadar koku bileşimi varsa, bu koku karşısında bir çırpıda anlamsızlaşıyor, hiçleşiyordu. bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini sağlayan üst ilkeydi. salt güzellikti.

grenouille'nin bildiği bir şey varsa o da, bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. en küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.

yavaş yavaş kıza doğru ilerledi, yaklaştı, yaklaştı, sundurmanın altına girdi, bir adım arkasında durdu. kız ayak seslerini duymamıştı.

kızıl saçlıydı, üstünde kolsuz, gri bir elbise vardı. bembeyazdı kolları, elleriyse yardığı eriklerin suyundan sarıya kesmişti. grenouille üzerine eğilmiş duruyor, kokusunu şimdi iyice katışıksız olarak, ensesinden, saçlarından, elbisesinin göğsünden yükseldiği biçimiyle emiyor; hafif bir rüzgar gibi içine çekiyordu. hiç bu kadar iyi hissettiği olmamıştı. derken kız üşümeye başladı.

grenouille'yi görmüyordu. ama korkuya benzer bir duyguya kapılmış, üzerine, insanın birden, çoktan kurtulduğu, eski bir korkuyu yeniden duyduğu cinsten, garip bir titreme gelmişti. arkasından soğuk bir hava akımı esmiş, sanki biri alabildiğine büyük, soğuk bodruma inen merdivenin kapısını açmış gibi geldi. elindeki bıçağı bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına döndü.

onu gördüğünde korkudan, öylesine donakaldı ki, grenouille rahat rahat ellerini kızın boynuna götürecek zamanı buldu. çığlık atmaya kalkmadı kız, yerinden kımıldamadı, kendini korumak için herhangi bir hareket yapmadı. grenouille ise ona bakmıyordu. ince, çillerle bezenmiş yüzünü, kırmızı dudaklarını, pırıl pırıl yeşil, kocaman gözlerini görmüyordu; çünkü sımsıkı yummuştu gözlerini kızın boğazını sıkarken, tek bir kaygısı vardı ki o da, güzel kokusundan zerre kaybetmemekti.

öldürünce kızı yere, erik çekirdeklerinin ortasına yatırdı, elbisesini yırtıp açtı; bir sele döndü koku akımı, parfümüyle altına aldı grenouille'yi. yüzünü kızın derisine yapıştırıp sonuna kadar şişirdiği burun deliklerini karnından göğsüne, boynuna, yüzüne gezdirdi, saçlarından geçip gene karnına, aşağıya, organına, kalçalarına, beyaz bacaklarına indi. başından ayak parmaklarına kadar koklayıp bitirdi kızı, kokusunun son kırıntılarını da çenesinden, göbeğinden, dirseğinin iç tarafından topladı.

kız koklanmaktan solduğunda bir süre daha yanında, çöktüğü yerde kaldı, kendini toplamaya çalıştı, onun varlığıyla taşarcasına dolmuştu çünkü. kokusunun bir damlası dökülsün istemiyordu. önce içinin odacıklarını en küçük bir delik kalmayacak gibi kapatmalıydı. sonra ayağa kalkıp mumu söndürdü.

bu sırada ilk evlerine dönenler, şarkılar söyleyip "yaşa" naraları atarak rue de seine'den yukarı yürüyorlardı. grenouille sokağın karanlığında koklaya koklaya, rue de seine'e koşut olarak ırmağa giden rue des petits augustins'e ulaştı. az sonra ölüyü buldular. bağrışmalar yükseldi. meşaleler yakıldı. bekçiler geldi. grenouille çoktan öbür kıyıdaydı.