22.10.12

büyük zen düğünü

charles bukowski

düğün bitmişti ve daha bir soğumuştu ortalık. birbirlerine bakıp duruyorlardı. insan ırkını asla anlayamayacaktım; ama birilerinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım: "hey! orospu çocukları! içinizde acıkan yok mu?"

işlerine yaramazdım artık. insanlık iğrendirmiştir beni hep. aslında, onları özellikle iğrenç kılan o akraba ilişkisi hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil.. herkes birbirini kıçından yakalamış bu hayvanca korku aptallığı ile vızıldadıkları kurtuluş kovanında.

insanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum. benden uzak şeylerden söz edip, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum. şöyle düşünüyorum: onlar bütünün bu küçük parçaları ile varlıklarını sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. ama yalnızken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. anlaşılan ben zayıf bir adamım. incil'i denedim, filozofları, şairleri; ama bir şekilde hepsi hedefi şaşırmışlardı. tamamen başka bir şeyden söz ediyorladrı. ben de okumayı kestim uzun bir süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin, şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim "başarmak" isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygın bir iş istemiyordum. böyleydim işte: entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum. arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

tatlım, seni sevdiğimi anlamalısın. onlarla hiçbir şey değil. bir kadını anlamıyorsun. kadın seni içeri alabilir, orda olduğunu sanırsın ama orda değilsindir bile. seni, içime alıyorum.

bir dehşetin dehşet olduğuna inandığınız anda nihayet daha az dehşete düşersiniz.

en iyisi birilerinin yanında olup durumun gerçek olup olmadığından emin olmaktı. gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. yaşadıkları zamanın ilerisinde olan sanatçılar bunu bilirler, deliler ve halüsinasyon görenler de öyle. bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler ya da deli.

ölüm değildi rahatsız edici olan, hüzün ve meraktı.

o günlerde, sanayi bölgeyi istila etmeden önce, yoksullara oda kiralayan eski evler vardı ve bu evlerden birinin sahibesi, kıymetli mülkünü koruması için buldog köpeğini geceleri salardı. orospu çocuğunun hiç şakası yoktu: birçok sarhoş gecemde ödümü patlatmıştı, yolun hangi yanının onun hangi yanının benim olduğunu öğreninceye kadar. onun istemediği yanı ben seçmiştim.

her sabah işe hasta gidiyorduk. bize özel bir şakaydı. her gece tekrar sarhoş oluyorduk. yoksul adam başka ne yapabilir? kızlar alelade işçileri kovalamaz. doktorların, bilim adamlarının, avukatların, işadamlarının filan peşindedirler. onlar işlerini bitirdikten sonra sıra bize geliyordu ve artık kız değildiler -bize kullanılmış, deforme, hasta ve kaçıklar düşüyordu. bir süre sonra ıskartaları almaktansa vazgeçiyordun. veya vazgeçmeye çalışıyordun. içkinin yararı oluyordu.

gerçekten ölümü düşünmüyor insan; tek düşüncem şuydu: bu çok rahatsız edici bir durum, olayları kontrol edemiyorum artık. seçimlerinizi kısıtlayıp itip kakıyorlardı insanı.

peder, dedim. lütfen gidin. bunsuz da ölebilirim.

ruhundan geriye pek bir şey kalmamışsa ve bunun farkınsaysan, biraz ruhun vardır yine de.

kapıyı kapattı ve yatağa girdi. her zamankinden daha karanlıktı, karanlığı severdi, karanlık anlamlıydı.

ve aşk kirli bir sözcüktü. ama linda ile benim aramda olanların bir kısmıydı o - aşk, onun için açlıktan ölüyorduk, beraber içiyorduk, beraber yaşıyorduk, evliliğin ne anlamı vardı? evlilik onaylanmış bir düzüşme demekti ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlıyor, bir iş haline geliyordu; ama dünya bunu istiyordu: zavallı orospu çocuğunun biri, kapana kısılmış ve bir işi var.

her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız. ve akşamdan kalmalığımın en kötü saatlerinde, bana değişik intihar yöntemleri tavsiye eden iki arkadaşım gelir aklıma, sevgi dolu bir dostluğun bundan daha iyi bir kanıtı olur mu?

birkaç yıl önce bir haftalık bir sarhoşluktan sonra uyanmış ve kendimi öldürmeye bayağı karar kılmıştım. o sıralar çok tatlı bir kızla yaşıyordum ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı, bir yerde serserilerin yaptığı türden bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin başka bir şekliydi. kız odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürmeye karar verdim. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek, sadece biraz, sokağa çıkıp dolaşmaya başladım. içtiğimiz zaman günler ve geceler birbirine karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı ve hangi gün olduğuna gazeteden bakmak düşüncesi ile yokuşu inmiş, köşedeki gazeteciye doğru yürüyordum. cuma, diye yazıyordu gazete. cuma en az başka bir gün kadar iyiydi. sonra manşeti gördüm: milton berle'nin kuzeninin başına taş düştü. böyle manşetler atılırken insan nasıl kendini öldürür?

bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz. belli bir kafa durumuna gelmişseniz en basit şeyler bile korkunç problemlere dönüşebilir ve en kötü endişe/korku/acı yorgunluğu, açıklayamadığın, anlayamadığın, aklına bile gelmeyendir. üstünüze metal bir levha gibi yığılır ve ondan kurtuluş yoktur.

nihayet konuştu: peki, olur. ama seni sevmiyorum. sadece seninle evlenmemin.. zorunlu olduğunu hissediyorum. bir tek sevgi olsaydı, reddedebilirdim sevgiyi. ancak bil ki.. pek iyi olmayacak; ama olması gereken olur.