18.8.12

tutunamayanlar

oğuz atay

kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.

hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. insan, can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.

ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum. toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için.

biz, harp çocuğuyuz. hiçbir şeyi atamayız kolayca.

bütün büyük bireyler yalnızdır.

bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece.

insanlar yüzünüze bakınca, sizden bir şey koparabileceklerini düşünmemeli. ticaretin ilk şartı. bakışlarınla insanların cesaretini kıracaksın. duruşun da umut kırıcı olmalı.

öğretmen, yedek subaylığını yapıyormuş. tabi hep üniformalı. adamdan kızını istemiş. kayınpeder diyormuş ki hakime: sayın hakim bey, ben onu subay zannetmiştim; fakat, affedersiniz, öğretmen çıktı.

bu oyunu kurallarına göre oynamalıydım. işte hademeyle dışarı çıktım. adam durdu. kurgusu bitti. içine bir lira atmadan yürümez. uzaklaşır gibi yapsam? geri döndü, çıktığı odaya giriyor. duruyorum. hademe de durdu. ona doğru gitsem? bana doğru geliyor. olmaz: savaşılmaz bu düzenle. parayı, adamın ceketinin cebine attı. elli kuruş atarsan, yavaş yavaş merdivenlerden çıkar. bir lira verirsen asansöre biner. her şey ne kadar düzenli. bir vidasını değiştiremezsin. selim dairede ne yapardı acaba? ne yapacak, herkesin işini görürdü; hademeler de memurlar da ondan nefret ederdi. amir güçlük çıkarmazsa memur çıkarına bakamaz; memur güçlük çıkarmazsa hademe çıkarına bakamaz. bütün düzen çığrından çıkar sonra.

ilk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır. bütün gücüyle büyüyü bozmak, buzları kırmak için uğraşır. birlikte yapılan her yeni hareket de, istenmediği halde bu büyüyü geri getirir: insana yeni bir fırsat verir.

hayatım, hayatımın romanıdır.

selim kalkardı, ellerime sarılır, beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni, alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme, boşuna tedirgin etme beni.

insanlarla arasında isteyerek bir uçurum yaratıyordu, onları imkansızlığa itiyordu.

ya hep küçük kalsalar ya da birden büyüseler. bu yavaş büyüme dayanılmaz bir şey. yanınızda yetişen bir şeyin siz anlamadan büyümesi. bir bakıyorsunuz, sevilip okşanmayacak kadar büyümüş. siz de buna, yavaş yavaş, hissetmeden, o kadar alışmışsınız ki artık sevip okşamak istemiyorsunuz zaten. bütün duyularınız, bu yavaş gelişmeyi, size sezdirmeden izlemiş. akıl, ya akıl? en aptal tarafımız. hiçbir şeyin farkında değil.

oysa bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar olric.

bir silgi gibi tükendim ben. başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: mürekkeple yazmışlar oysa. ben, kurşun kalem silgisiydim. azaldığımla kaldım.

dönerken yolda uzun uzun arabasının özelliklerinden bahsetti: bir düğmeye basınca camlar yıkanıyor, bir düğmeye basınca kuruyor, bir düğmeye basınca pencereler iniyor.. bir düğmeye.. bir düğmeye.. ne söylediğini izleyemiyordum. düğmeler bitmiyordu. bütün bu aşağılık durumlara, düğmelere sahip olmak için katlanıyor.

yeni bir dil bilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.