20.5.12

ay sarayı

paul auster

jules verne: hiçbir şey bir amerikalıyı şaşırtmaz.

ilk: insanların ay'a ilk ayak bastığı yazdı.

ad, en kolay saldırılacak şeydir.

herkes kendi yaşamının yazarıdır. senin yazdığın kitap henüz bitmedi. onun için, müsvedde sayılır.

bu adların tanınmamış olması bile, ölümsüz olmaları için yeterli.

beyin, maddenin üstesinden gelemez; çünkü beyinden kaldıramayacağı kadar çok şey talep edilmeye başlandı mı, beynin kendisi de madde olur.

insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.

kendime acıma duygusu aşırılıklara neden oluyordu ve dürtülerime boyun eğdiğim için de kendimden iğreniyordum.

ama benim işim var. herkes gibi sabahları kalkıyorum ve bir gün daha yaşamanın yolunu arıyorum. hem de "full time" bir iş bu. ne kahve molası var, ne hafta sonu, ne ikramiyesi, ne yıllık izni. gerçi yakınmıyorum; ama ücreti az.

beni sevenler olduğunu öğrendim. öylesine sevilmek her şeyi değiştiriyor. uçurumdan düşmenin dehşetini azaltmıyor; ama o dehşete yepyeni bir anlam boyutu getiriyor. uçurumdan atlamıştım ve son anda bir şey uzandı, beni havada yakaladı. o bir şeyin adına sevgi diyorum. insanı düşmekten alıkoyacak tek şey, yerçekimi yasalarını yok edecek kadar güçlü tek şey sevgidir.

hiçbir şey yapmadım, şimdi bu hiçliğin içinde yaşamam gerek.

başının üstünde bir dam olmadan yaşanabileceğini, ama iç ile dış arasında denge kurmaksızın yaşanamayacağını keşfettim.

yaşamını rüzgarın esintisine bıraktığın zaman, daha önce hiç bilmediğin, başka koşullarda öğrenilemeyecek şeyleri keşfediyorsun. açlıktan yarı ölü gibiydim; ama ne zaman iyi bir şey olsa, bunu şansa yormuyor, belirli bir düşünce tarzına bağlıyordum. istek ile kayıtsızlık arasında bir denge kurabilirsem, dünyanın şu ya da bu biçimde bunun karşılığını vereceğini hissediyordum.

zamanla, iyi şeylerin, ancak onları fazlasıyla istemekten vazgeçtiğimde olduğunu, gerçekleştiğini fark ettim. bu doğruysa, tersi de doğru demekti: yani bir şeyi çok fazla istemek, onun olmasını engelleyecekti. bu, teorimin mantıki sonucuydu. dünyayı kendime çekebileceğimi kanıtlamışsam, dünyayı kendimden uzaklaştırmam da doğaldı. bir başka deyişle, istediklerini, ancak onları istemeyerek elde edebiliyordun. bu hiç akla yakın gelmiyordu; ama fikrimin mantıksızlığı onu çekici kılıyordu.

ne zaman bir fincan kahve içmek için kafeteryaya gitsem, avuç dolusu kürdan alıyordum. bunlar, öğün aralarında ağzıma atıp çiğneyeceğim bir avuntu oluyor, dahası bana kendine yeten, dingin, serinkanlı bir hava veriyordu.

ben, sistemin başarısızlığının canlı kanıtı; bolluk ülkesinin oburluktan çatlayışının somut örneğiydim.

sesim, "korkma" diyordu. "insan yalnızca bir kez ölür. bu komedi yakında sona erecek ve onu bir daha yaşamak zorunda kalmayacaksın."

ilk söylediğinde de duydum. yinelemek, ne demek istediğini anlatmaya yetmiyor.

o kadar kansız cansızdım ki, doktor kolumda tek bir damar bile bulamadı. iki üç kez iğneyi sapladı, tenimi yırttı; ama tüpe kan akmadı.

yaşamımızı bir yığın rastlantı belirliyor ve biz dengemizi koruyabilmek için her gün bu şoklar ve rastlantılarla mücadele etmek zorundayız. iki yıl önce kişisel ve felsefi nedenlerle, bu mücadeleyi bırakmaya karar verdim. kendimi öldürmek istediğim için değil -böyle düşünmenizi istemem- kendimi dünyanın karmaşasına, olayların gelişine kapıp koyverirsem, sonunda belki dünya gizli bir uyumun yolunu gösterir, kendimi aşmama yardımcı olacak bir örnek, bir kalıp gösterir diye düşündüm. her şeyi olduğu gibi kabul edecek, evrenin akışına kendimi koyverecektim. bunu pek becerdiğimi söyleyemem. daha doğrusu, hiç beceremedim. ama başarısızlık, girişimin içtenliğini yok etmez. ölüme yaklaştımsa da, eskisinden daha iyi bir insan olduğuma inanıyorum.

iç duvarların yıkılması, yalnızlığın tam yüreğindeki bir deprem..

nikola tesla: güneş geçmiş, dünya bugün, ay gelecektir.

rastlantı diye bir şey yoktur. bunu yalnız cahiller söyler. ister canlı, ister cansız, dünyadaki her şey elektrikten yapılmıştır. düşünceler bile elektrik yükü yayar. bu elektrik yükü yeterince güçlüyse, insanın düşüncesi çevresindeki dünyayı değiştirebilir. bunu hiç unutma oğlum.

edison, değişken akımın tehlikesini kanıtlamak için elektrikli sandalyeyi icat etti, sonra da bunu sing sing hapishanesi'ne sattı. onlar da hala kullanıyorlar. harika, değil mi?

her şeye hazırlıklı olmazsan, hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

sen bir düşseversin evlat! aklın ayda, görünüşe bakılırsa da hiçbir zaman oradan inmeyeceğe benzer. hırsın yok, parayı umursamıyorsun, felsefi yanının ağır basması yüzünden sanatçı da olamazsın. ne yapacağım seninle ben?

kurulamamış ilişkiler, yanlış zamanlamalar, karanlıkta el yordamıyla araştırmalar bu sonucu hazırlamıştı. hep yanlış zamanlarda doğru yerde, doğru zamanlarda yanlış yerlerdeydik. hep kıl payı kaçırmıştık birbirimizi.

her ölüm farklıdır, eşi yoktur.

evrendeki tüm nesnelerin içinde, dünyadan ufağı yoktur.