22.4.12

veronika ölmek istiyor

paulo coelho

bu dünyada hiçbir şey rastlantı sonucu meydana gelmez.

yaşamın, harekete geçmeden önce doğru anı beklemekten ibaret olduğunu biliyordu.

tanıdığı bir sürü insan başkalarının başına gelen korkunç olaylardan sanki gerçekten üzgünmüş ve yardım etmek istiyorlarmış gibi söz ederlerdi; ama işin gerçeği, başkalarının acılarından zevk aldıklarıydı; çünkü böylece kendilerinin mutlu ve şanslı olduklarına inanabiliyorlardı.

kendi dünyasında yaşayan herkes delidir. şizofrenler, psikopatlar, manyaklar. yani, başkalarından farklı olanlar.

kendilerini normal sanıyorlar; çünkü hepsi hep aynı şeyleri yapıyorlar.

deliler ilk izlenimi çok ciddiye alırlar.

çoğu hasta daha hastaneye girer girmez iyileşmeye başlıyordu; çünkü artık semptomlarını saklamak zorunda değillerdi, üstelik buradaki aile havası nevroz ve psikozlarını kabullenmelerine yardımcı oluyordu.

insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler; kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.

insanların mutluluk olasılığı ne kadar yükselirse, mutsuzlukları da o kadar artıyor demek.

çok ciddi bazı patolojik vakalar dışında, insanlar yalnızca günlük yaşamın tekdüzeliğinden kurtulmak amacıyla delirirler.

dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler, fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar; çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır.

o günden sonra dünyada ya da cennette kimse sözünden çıkmasın diye tanrı bu iki kişiyi harcamak durumundaydı ve harcadı. onları cennetten kovdu, suçlarının bedelini çocukları da ödedi.

sana inanmıyorum; ama tanrım, n’olur bana yardım et.

keşke zedka da burada olsaydı diye düşündü; çünkü bir kadın, herhangi bir erkekten çok daha iyi bilirdi, zaten tüm sırlarını bildiği bir kadın gövdesini okşamayı.

ve dedim ki kalbime, budalaya ne olduysa
olacaktır bana da
git yoluna, ye ekmeğini coşkuyla
ferah gönülle iç şarabını da
ne yapacağını bilmiş tanrı önceden
giydiğin hep beyaz olsun
başından eksik olmasın merhem
yaşa keyfince sevdiğin kadınla
günlerin gururla dolsun
o da tanrının armağanıdır sana
gurur dolu günlerin
görüp göreceğindir hayatta
bir de güneşin altında harcadığın emek
yürü kalbinin gösterdiği yolda
gözünle gördüğünü tanı
ama bil ki bütün yaptıkların
yargısına uğrayacaktır tanrının

normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir. yani, çoğunluk bir şeyin doğru olduğunu düşünür, dolayısıyla o şey doğru –normal- olur.

oysa bazı şeyler vardır ki, sırf insanların çoğunluğu öyle olmaları gerektiğine inandığı için yerleşir, normlaşırlar.

yazı makinesinin tuşlarının neden bildiğimiz sırada düzenlendiğini hiç merak ettiniz mi? ilk sıradaki harflerin düzenine göre adlandırıyoruz klavyeleri: qwerty. klavyenin neden alfabetik sıraya göre değil de, her dilde farklı farklı dizildiğinin gerekçesini merak edip araştırdım. ilk yazı makinesi 1873 yılında christopher scholes tarafından, el yazısının güçlük ve yavaşlığını telafi etmek üzere icat edilmiş. ama ortaya bir sorun çıkmış hemen; makinede çok hızlı yazıldığında çubuklar birbirine karışıyor, makine de çalışmıyormuş. bunun üzerine scholes qwerty klavyesini icat etmiş. yazı makinelerinin daha yavaş yazmalarını sağlayan bir klavye.

yazı makinesi ve bilgisayar klavyeleri, kullanıcılar daha hızlı değil, daha yavaş yazsınlar diye ayarlanmış.

siz farklı bir insansınız; ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.

diplomasi, karşındakini beklemede tutma sanatıdır. ilk aşklar belki hiç unutulmaz; ama mutlaka sona erer.

diplomasi, bekleme sanatı olmanın yanı sıra, koşullar ne olursa olsun, normallik görünümünün mutlaka sürdürülmesi sanatıydı.

mantra: hinduizm ve budizm’de tinsel bir gücü olduğu düşünülen kutsal hece ya da tümce.

deliler delice şeyler yaparlar.

"taştan fışkıran bir pınar ol, suyu tutan bir sarnıç olma."

içerideki yaşam ile dışarıdaki yaşam birbirinin tıpkısı. orada da burada da insanlar gruplaşıyor, çevrelerine duvarlar örüyor ve kendilerine tuhaf gelen hiçbir şeyin sıradan yaşamlarını sarsmasına izin vermiyorlar. birtakım şeyleri inceliyorlar, aralarında eğleniyorlar; çünkü eğlenmek gerekir, dünyanın geri kalanında olup bitenlerden onlara ne? en fazla, televizyonda haberleri izliyorlar –bizim de sık sık yaptığımız gibi- ve böylece sorunlarla, haksızlıklarla dolu dünyadan ne kadar uzak olduklarını hissederek mutluluklarını bir kez daha doğruluyorlar.

sevgi, akıldan üstündür.

ölüm bilinci bizi daha yoğun yaşamaya yöneltir.

yaşadığı her yeni günü bir mucize olarak görecekti kız.. ki kırılgan yaşamlarımızın her anında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir.