3.4.12

istanbul ve türkler

erich auerbach

bu ülkede şimdiye dek sadece istanbul'u tanıdım; konumu harika ama iki farklı parçadan oluşan sevimsiz ve teklifsiz bir şehir: tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hala koruyan grek ve türk kökenli eski stambul ile bir 19. yüzyıl avrupa yerleşim alanının karikatürü ve son aşaması şeklinde olup şimdilerde tamamen harap durumda bulunan yeni pera. burada korkunç lüks eşya dükkanlarının kalıntıları, yahudiler, grekler, ermeniler, bütün diller, grotesk bir sosyal hayat ve eski avrupa elçiliklerinin şimdi konsoloslukları barındırmakta olan konakları var. 19. yüzyıldan boğaz'da kalanlara bakıldığında yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş veya müzelik bir halde korunmuş, yarı oryantal yarı rokoko bir tarzdaki sultan ve paşa konakları göze çarpıyor.

ben pek çok açıdan şanslı sayılırım. istanbul, özellikle de avrupa yakasında oturmakta olduğum boğaziçi büyüleyici bir güzelliğe sahip; hem de bizim gibi insanların en sevdiği türden, tarih içinde gelişmiş bir güzelliğe. bu, çoğu harap durumdaki yalılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, camilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerden kaynaklanmıyor sadece, çeşit çeşit giysileri ve hayat tarzlarıyla insanlar, yediğimiz sebze ve balık, kahve, sigara ve müslüman dindarlığının kusursuzluğunun kalıntıları da var.

istanbul asıl olarak hala helenistik bir şehir; arap, ermeni, yahudi ve şimdi hakim durumdaki türk ögeler birbiriyle kaynaşarak ya da yan yana yaşıyor, bunları bir arada tutan da eski helenistik kozmopolitlik. tabii ki her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş ve piç edilmiş durumda ve bu eğilim giderek artıyor. genelde çok akıllı ve becerikli olan yönetim bu modern barbarlaşma sürecini hızlandırmaktan başka bir şey yapamıyor. yoksul ve çalışmaya alışkın olmayan ülkeye, varlığını sürdürebilmesi ve kendini savunabilmesi için bir düzen getirmek, modern ve pratik yöntemleri öğretmek zorunda. bu, her yerde olduğu gibi burada da canlı gelenekleri bozan ve kısmen tamamen hayali kadim zaman tahayyüllerine kısmen de modern, rasyonalist düşüncelere dayanan saf bir milliyetçilik adına gerçekleştiriliyor. dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve islam kültürü arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf türk olma isteği söz konusu. bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine "türkçe" ya da kısman avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardı. eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız; düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük söz konusu.

ülke tamamen ve kesin olarak atatürk ve ona bağlı anadolu türkleri tarafından yönetiliyor; naif, kuruntulu, dürüst, biraz hantal ve yontulmamış; bununla birlikte fazlasıyla duygulu türden insanlar tarafından; çünkü avrupa'nın güney ülkelerinde yaşayanlardan daha katı, daha teklifsiz, daha sevimsiz ve daha boyun eğmez türde insanlar bunlar; yine de hoş ve hayat gücüyle dolular, köleliğe ve zor işlere alışıklar, bir de yavaş çalışmaya.

büyük şef, sempatik bir otokrat, zeki, cömert ve esprili biri. avrupalı meslektaşlarından tamamen farklı: bu toprağı bizzat bir ülke haline getirmiş olması, ayrıca da kesinlikle uzun söze kaçmaması itibariyle; anıları şu cümleyle başlıyor: "19 mayıs 1919'da samsun'a çıktım. o zaman durum şöyle idi:" fakat bütün yaptıklarını bir yandan avrupa demokrasileri ile diğer yandansa eski müslüman-panislamist saray ekonomisine karşı savaşarak gerçekleştirmek zorunda kalmış; sonuçta ortaya çıkan da fanatik bir gelenek karşıtı milliyetçilik olmuş. var olan islam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan avrupa'yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda avrupa zihniyetiyle modernleşme. avrupa'da yetişmiş göçmenlerin öğretmen olarak tercih edilmesi de bu yüzden, bu kişilerden yabancı propagandasından korkmadan eğitim alınabileceği düşüncesi. sonuç: had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı. italya ve almanya ve muhtemelen rusya gibi öteki ülkelerde henüz herkesin gözüne çarpmayan bu tablo burada bütün çıplaklığı ile ortada. bir yandan hayal ürünü bir kadim türkçeye dayanan "arapça ve farsçanın etkisinden kurtulma", öte yandan da modern-teknik bir özellik gösteren dil reformu, 25 yaşın altındakilerin 10 yıldan eski hiçbir dini, edebi ya da felsefi metni anlayamamasını ve dilin kendine has özelliklerinin bundan birkaç yıl önce zorla kabul ettirilen latin alfabesinin zoruyla hızla yıpranmasını sağlamayı becermiş durumda.

genel olarak özetlersek, giderek daha açık bir şekilde görüyorum ki, dünyanın şimdiki hali, kaderin bizi kan ve acı dolu yollar üzerinden bir bayağılık enternasyonali ve esperanto kültürüne doğru götürmek için oynadığı bir oyundan başka bir şey değil. bundan daha önce almanya ve italya'daki korkunç kan ve toprak propagandasının sahteciliğini gördüğümde şüphelenmiştim; ama ancak burada neredeyse kesin olarak emin oldum.

(ocak 1937-mayıs 1938)