16.3.12

esirgeyen gökyüzü

paul bowles

zina harikadır.

yirmi yaşımdan küçükken; hayatı sürekli hızlanan, hızını artıran bir şey sanırdım; her yılla birlikte daha zenginleşecek, daha derinleşecek bir şey. insan giderek daha çok şey öğrenir, daha olgunlaşır, daha derin görüşler kazanır, hakikatin içine daha çok girer.. ve şimdi anlıyorsun ki hiç de öyle değilmiş. daha çok, sigara içmeye benziyormuş. ilk birkaç nefesin tadı harika. sonuna doğru eskiyeceği, kötüleşeceği insanın aklına bile gelmez. sonra onu olağan kabul etmeye başlarsın. birdenbire bakarsın ki, neredeyse filtresine kadar gelmişsin. işte acılığını o zaman hissedersin.

insanlık, kişinin kendisinden başka herkestir.

kadınlar başlayan şeyi düşünmek yerine hep biten şeyi düşünürler. bizim buralarda, yaşam bir dağdır, denir. insan tırmanırken asla arkasına dönüp bakmamalı. içi bulanır sonra.

ruh vücudun en yorgun kısmıdır.

ölüm hep yolda; ama buraya ne zaman varacağını bilmeyişimiz, hayatın sonluluğundan bir şeyler eksiltiyor. o korkunç kesinlikten şiddetle nefret ediyoruz ama bilmediğimiz için, hayatı dipsiz bir kuyu gibi görüyoruz. ne var ki her şey ancak birkaç defa oluyor; hatta çok seyrek. çocukluğunun bir öğle sonrasını kaç kez anımsarsın? o öğle sonrası, benliğinde büyük iz bırakmış, benliğinin ayrılmaz bir parçası olmuş, onsuz olamayacağına inanmış olsan bile. belki dört beş kez daha. belki o kadar bile değil. dolunayın doğuşunu daha kaç kez seyredeceksin? belki yirmi. buna karşın, hepsi insana sınırsız gibi gözüküyor.

belki de kusursuz bir sıfır, ulaşılmaya değer bir yerdir.

insan baskıyla yüz yüze gelinceye kadar esas yapısı belli olmaz, o zaman da en pısırık adam bile cesur kesilebilir.

hiçbir şey bitemezdi; her şey her zaman sürüp giderdi.

dünyadan sürgün edilmiş birinin varoluşuydu bu. ne bir insan yüzü, ne de bir insan vücudu görmüştü orada. hayvan bile yoktu. yoluna hiç tanıdık cisimler çıkmıyordu. altta toprak yoktu, yukarıda gök yoktu ama yine de çevresi bir yığın şeyle doluydu. bazen görüyordu onları ama aynı zamanda, bunların yalnızca işitilebilecek şeyler olduğunu da biliyordu. bazen tamamen hareketsizdiler, yazıların basılı olduğu bir sayfa gibi ama kendisi onların alttan alta o görünmez, korkunç hareketlerinin bilincindeydi. bunun kendisini etkileyebileceğini de biliyordu; çünkü yapayalnızdı. bazen onlara parmaklarıyla dokunabiliyor, aynı anda onlar ağzından içeri doluşuyordu. bunların hepsi son derece tanıdık ve tümüyle korkunçtu.. değişmez varoluş.. sorgulanmaz, ona yalnızca katlanılır. bağırmak aklına bile gelmiyordu.

ne güzel şeydi sorumlu olmamak.. neler olacağına karar vermemek! umut olmadığını, kendi yapacağı ya da yapmayacağı bir hareketin, sonucu azıcık bile değiştirmeyeceğini bilmek.. herhangi bir yanlış yapmanın olanaksızlığından, bu nedenle de pişman olmanın olanaksızlığından, hepsinden öte, suçluluk duyulamayacağından emin olmak. sürekli olarak böyle bir durumda olabilmeyi ummanın saçmalığını anlıyordu kuşkusuz; ama umut yine de yakasını bırakmıyordu işte.