18.2.12

tehlikeli oyunlar

oğuz atay

karınca gibi, insan da öteberi taşıması seviyor yuvasına.

insanlardaki zavallılığı, önce çocuklar seziyor galiba. delileri de önce onlar kovalar. çocuklardan kendini koruyamazsın, görünüşe aldanmaz onlar.

deliler uzun yaşar, budalalar uzun ömürlü olur, aptallar rahat eder.

nerede olursa olsun, bir insanın üstüne bu kadar yaşantı yığılsın da, bir başkası onlardan bir şey çıkarmasın, mümkün mü?

tiyatroda olaylar hep sahnenin dışında olurmuş. bunlar sahnede anlatılırmış sadece.

bir yaşantıyı tam bitirmeli. hiçbir iz kalmamalı ondan. yeni yaşantılar için. yeni yaşantılar için. bunu önceden bilseydim, yaşantı milyoneri olmuştum.

kişiliği korumak için, bazen yaşamamak gerekiyor.

"dur hikmet, dinle bak." "dinlemem albayım. sonra beni de dinlerler diye çok dinledim.

insan bazı güçlüklerden, ancak onları unutmak suretiyle kurtulabiliyor albayım.

gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür.

nedir o dergi? hayvanlar dünyası. demek onlar, başka bir dünyada yaşıyorlar.

ben, gecekonduda yaşayan ve insanlıktan emekliye ayrılmış bir adamım. bakkal defterim var, kira kontratım var. ev sahibine, hepiniz gibi -burasına dikkatinizi çekerim: hepiniz gibi- kiramı ödüyorum. o halde ben varım. cogitosuz ergo sum albayım, cogitosuz ergo sum.

hürmet, kendinden saymamaktır. gene de iyidir.

kadınlarla oynanmaz, hemen canları sıkılır. bir kere, rolleriniz ezberlemezler, sonra "sen gerçekten oynamak istiyor musun canım?" diyerek insanın aklını karıştırırlar. her oyunu bir tartışma konusu yaparlar. akılları yatmadan rollerini katiyen oynamazlar. biz onları kafamızdaki oyunlara uydurmaya çalışırken onlar -kafaları olmadığı için- bizi hayata uydurmaya çalışırlar.

çok güzel insanlar da, çok çirkin insanlar gibi, fotoğraflardan anlaşılmazdı.

hikmet'i çok seviyorlardı gerçekten: her zaman bekleriz diyorlardı ona. ne var ki kimse onun evine gelmekten söz etmiyordu; böyle bir yer yok sayılıyordu. hikmet de bu yüzden, odasına bir somya atmıştı o kadar; pencerelere perde bile koymamıştı.

başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi.

ikimiz de bu dünyanın insanı değildik. iyi kötü bir şeyler yapmaya çalıştık.

ne yazık ki, başka insanlara duydukları tepkiden yararlanarak başarıya ulaşmayı yalnız sanatçılar becerebilmiştir.

kadınlar aptaldır albayım. sadece sezmesini ve beklemesini bilirler.

yazarların kahramanlarını neden baştan öldürmediğini şimdi anlıyorum albayım. oyunun devamı güçleşti, değil mi hikmet?

bugünün doktorları, insanın delirdiğini çok kolay kabul ediyorlar da, iyileştiğine inanmakta biraz nazlanıyorlar. bu akıl hastanesi, turnikeye benziyor albayım; hani tren istasyonlarında var ya.

bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum -ne yapacağımı bilmiyorum- yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti.

işte insanlar böyle albayım: kimi metafizik der, kimi de ne haber? sonra gidip aynı bakkaldan alışveriş ederler. bazı şeyleri hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağım.

insan yorgunluğunu oturunca anlarmış.

kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun? bütün hayatımca bu cam kırıklarını beyin zarımın üzerinde taşımak ve onları oynatmadan son derece hesaplı düşünmek zorundayım.

genel af, aslında değişik bir işkence yoludur. yoksa affederler miydi? dünyada bedava hiçbir şey yoktur albayım.

iyi romanların okuyucusu olmaktansa, kötü romanların kahramanı olmak istiyordu.

yaşamak, yaşlanmak demektir, ölmek demektir.

bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır.

yalnız yaşayanlar her şeyi hesaba katmak zorundadır. başka türlü korunamazlar. başka türlü yaşayamazlar.

batılılar, kendilerini tutmayı bildikleri için büyük başarılara ulaştılar, değil mi? ölsen bir yudum su vermezler.

başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu, her zaman kendimize acımakla son buluyor. kendimize acımaktan, başka işlere zaman kalmıyor.

herkese o kadar acıdığı halde kendine acımazdı. büyük adamlar hep böyle değil midir?

hava kararıyordu. köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kol kola. delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "bana kalırsa film biraz karışıktı." dedi genç adam. "bazı yerlerini anlamadım." "canım" dedi kız, "sonunda çocuk ölüyor işte." "aptal" dedi delikanlı, "o kadarını biz de anladık."

cevat çapan: oğuz atay'ın "düşünen insan"ı ne tam anlamıyla organik bir parçası olabildiği, ne de büsbütün kopabildiği bir toplumda yaşamaktadır.