25.2.12

flamanların evinde

georges simenon

"polis zenginlerin emrindedir."

maigret, givet garında trenden indiğinde gördüğü ilk kişi, kompartımanının tam karşısında duran anna peeters oldu.

genç kız sanki onun tam da peronun o noktasında duracağını tahmin etmişti. buna şaşırmış görünmüyordu; bundan gurur duyar gibi bir hali de yoktu. tıpkı paris'te gördüğü gibiydi, her zaman olması gerektiği gibi; gri bir tayyör giymişti, ayakkabıları siyahtı, başına öyle bir şapka takmıştı ki, insanın sonradan bunun biçimini, hatta rengini hatırlaması imkansızdı.

burada, birkaç yolcunun gezindiği perondaki her şeyi önüne katıp sürükleyen rüzgarda, daha uzun boylu, biraz daha iri yapılı görünüyordu. burnu kızarmıştı, elinde de top haline getirdiği bir mendil vardı.

"geleceğinizden emindim komiser bey."

kendinden mi emindi yoksa ondan mı? onu karşılarken gülümsememişti. hemen sorulara geçti:

"başka bagajınız var mı?"

hayır! maigret'nin tek eşyası, kullanılmaktan rengi atmış, adi deriden körüklü çantasıydı; onu da, ağır olmasına rağmen kendi taşıyordu.

trenden sadece üçüncü mevki yolcuları inmiş, onlar da çoktan gözden kaybolmuşlardı. genç kız peron biletini ısrarla bakan memura uzattı.

dışarı çıkınca rahat bir tavırla tekrar söze başladı:

"önce size evde bir oda hazırlamak geçti aklımdan. sonra iyice düşündüm de, sanırım otelde kalmanız daha iyi olacak. bu yüzden ben de meuse oteli'ndeki en iyi odayı tuttum.

givet'nin küçük sokaklarında henüz 20 metre bile gitmemişlerdi; fakat daha şimdiden herkes dönüp onlara bakıyordu. maigret elinde valizi, ağır ağır yürüyordu. her şeyi dikkatle incelemeye çalışıyordu: insanları, evleri, özellikle de yanındaki kızı.

"bu ses de ne?" diye sordu, ne olduğunu anlayamadığı bir uğultu duyarak.

"yükselen meuse'nin sesi, köprünün kemer ayaklarını dövüyor. nehir ulaşımı duralı üç hafta oldu.

dar bir sokaktan çıkınca aniden nehirle karşılaşıyordu insan. genişti. kıyıları seçilmiyordu. kahverengi su kütlesi yer yer çayırlara kadar yayılmıştı. ileride, suyun üzerinde bir hangar gözüküyordu.

en az yüz kadar mavna, römorkörler, tarak dubaları vardı orada, birbirine sokulmuşlar, geniş bir kütle oluşturuyorlardı.

"işte oteliniz. çok konforlu değildir. banyo yapmak için yukarı çıkmak ister miydiniz?"

hayret vericiydi! maigret edindiği izlenimi tanımlayamıyordu. şüphesiz hiçbir zaman bir kadın onda bu kadının -bu sakin, gülümsemeyen, güzel görünmeye çalışmayan ve arada bir mendiliyle burnunu silen kadının- uyandırdığı kadar merak uyandırmamıştı.

yirmi beş ila otuz yaşları arasında olmalıydı. ortadan çok daha uzun boyluydu; sağlam bir vücudu, yüz hatlarına hiçbir incelik vermeyen bir kemik yapısı vardı.

aşırı yalın küçük burjuva giysileri. sakin, neredeyse kibar bir duruş.

misafir ağırlarmış gibi bir hali vardı. kendi evindeydi. her şeyi düşünmüştü.

"banyo yapmam için hiçbir sebep yok."

"o halde hemen eve gidelim isterseniz? valizinizi garsona verin. garson! bu valizi 3 numaraya götürün. beyefendi birazdan gelecek."

maigret onu göz ucuyla incelerken şöyle düşünüyordu:

"aptal gibi görünüyorum herhalde."

zira hiç de küçük bir oğlan çocuğuna benzer bir hali yoktu. genç kız çıtkırıldım değilse de, komiser ondan iki kat daha iriydi ve üzerindeki bol pardösüyle de taştan yontulmuş gibi görünüyordu.

"çok yorgun değilsiniz ya?"

"hiç yorgun değilim!"

"o halde yürürken, bir yandan da size gerekli bilgileri verebilirim."

gerekli bilgileri ona paris'te vermişti. güzel bir günde bürosuna geldiğinde, iki üç saattir kendisini bekleyen ve danışma memurunun vazgeçirmeyi başaramadığı bu yabancı kadını bulmuştu.

"özel!" diye belirtmişti, iki müfettişin önünde ona meseleyi sorduğunda.

ve baş başa kaldıklarında, hemen ona bir mektup uzatmıştı. maigret karısının nancy'de oturan kuzeninin yazısını tanımıştı.

"pek sevgili maigret. matmazel anna peeters'ı bana, onu 10 yıl kadar önce tanımış olan kayınbiraderim gönderdi. çok ağırbaşlı bir genç kız; başlarına gelen felaketi kendisi sana anlatacaktır. onun için elinden geleni yap."

"nancy'de mi oturuyorsunuz?"

"hayır, givet'de"

"fakat bu mektup.."

"paris'e gelmeden önce nancy'ye özellikle gittim. kuzenimin polisten önemli birini tanıdığını biliyordum."

sıradan bir ricacı değildi. gözlerini indirmiyordu. halinde tavrında tevazu yoktu. açık konuşuyor ve dimdik karşıya bakıyordu, alacağını talep edermiş gibi.

"eğer bizimle ilgilenmeyi kabul etmezseniz mahvolduk demektir; ailem ve ben; bu da adli hataların en korkuncu olur."

maigret kızın hikayesini özetleyen birkaç not almıştı. oldukça karışık bir aile meselesi.

peeters'ler belçika sınırında bir bakkal dükkanı işletiyorlardı. üç çocukları vardı: onlara dükkanda yardım eden anna, öğretmen olan maria ve nancy'de hukuk öğrencisi olan joseph.

joseph'in kasabalı bir genç kızdan çocuğu olmuştu. çocuk 3 yaşındaydı. ne var ki genç kız aniden ortadan kaybolmuştu ve peeters'ler onu öldürmüş olmakla veya zorla bir yere kapatmakla suçlanıyorlardı.

maigret bu meseleye karışmak zorunda değildi. nancy'li bir meslektaşı olayla ilgileniyordu. ona telgraf çekmiş ve ondan da kesin bir cevap almıştı:

"peeters'ler birinci derecede suçlu. stop. tutuklama yakında."

ona karar verdiren bu olmuştu. givet'ye görevli olmadan, hiçbir resmi sıfat taşımadan gelmişti. daha gara ayak basar basmaz da anna denen ve incelemekten bıkmadığı şu kız onu himayesi altına alıvermişti.

çıkış kapısına doğrı itiş kakış ilerleyen yolcu selinin içinde telaş etmeyen bir o vardı. elinde yol çantası, biletini görevliye vermek için sırasını bekledi. yas tülünün altında başı dimdikti.

brüksel'den trene saat altıda binmişti. hava karanlıktı. buz gibi bir yağmur yağıyordu. üçüncü mevki sırılsıklamdı. çamur içindeki yerler ıslak, cıvık bir buğuyla kaplı bölmeler ıslak, içinden dışından sular sızan camlar ıslaktı. ıslak giysili insanlar uyukluyordu.

saat sekizde hasselt'e gelince trenin de, garın da elektrikleri sönmüştü. bekleme salonlarında şemsiyelerden yol yol ıslak ipek kokan sular akıyor, sobaların başında yolcular kestiriyorlardı. çoğu, edmee gibi, karalar giymişti: bu bir rastlantı mıydı? yoksa, kendisi tepeden tırnağa karalar içindeydi, yastaydı; ondan mı tuhafına gidiyordu herkesin koyu renk giymiş olması? hem kalabalıklar hep böyle giyinmezler mi?

12 aralık. gişenin yanında iri puntolu koskoca bir "12" sayısı. kapkaraydı o da.

dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor, kimi koşuyor, kimi bir saçak altına sığınıyordu. bulutlar ortalığı zindana çevirdiği için dükkanlar elektriklerini yakmışlardı.

tam garın karşısında, sokağın ortasında, yeşile ve siyaha boyalı büyük bir tren duruyordu. bomboştu. ne makinisti vardı ne biletçisi. üstünde maeseyck yazıyordu. edmee, neroeteren'e gitmek için bu kasabadan geçecekti.