20.1.12

çalı horozu

michel tournier

eğer bir tek talihsizliğe uğradıysanız ilgi çekersiniz; uğradığınız talihsizliğin sayısı ikiye çıkarsa acıma duygusu uyandırırsınız; bu rakam yüzü bulursa, insanları güldürürsünüz.

köpekler, kendilerine et parçası ya da şeker fırlatıldığında havada yakalar ve büyük bir güven içerisinde kıtır kıtır yerler. kediler öyle değil. onlar kuşkucu. hemen kapmıyorlar. yere düşmesini bekliyor, sonra eni konu inceliyorlar.

ya yazım kuralları? bir pusulanın saygınlığını ortadan kaldıracak büyük bir yanlış kadar gülünç bir şey olamazdı.

işte insanların laneti demek ki şuradan geliyor: insanlar bitkiler aleminde doğup hayvanlar alemine düşmüşler. oysa, ne demektir hayvanlar alemi? avcılık, şiddet, cinayet, korku. bitkiler dünyasıysa tersine, toprağın ve güneşin birleşmesinden meydana gelen sakin bir çoğalmadır. bu nedenle tüm bilgelik, bir ormanda otobur insanların yürüttükleri bir ağaç düşüncesi üzerine temellenebilir.

ne kadar yükselmek isterseniz, ayaklarınızın o ölçüde yere basması gerekir. her ağaç bunu böyle söyler size.

ağacın soluk alışı rüzgardır. rüzgar ağacın hareketidir, yaprakların, sapçıkların, sapların, dalların, dalcıkların, kolların ve sonunda gövdenin hareketi.

onun için her mutlu rastlantı bir tuzağı haber veriyordu.

yeniyetmeliği ve gençliği yıldan yıla ortadan kalkarak geride, mesleğinde önemli bir yeri olan parisli bir avukat oluşuna rağmen kötü anlarda alay ve horgörü, biraz daha iyi anlardaysa acıma duygusu yaratan ve hiçbir zaman korku ya da saygı uyandırmayan çelimsiz bir yetişkin bırakıyordu.

her şeyin temelinde bir balık yüzer
içerisinden ancak çıplak çıktığın korku balığı
imge örtümü atarım üstüne (lanza del vasto)

kadın onun sarılmasıyla inlemeye başlıyor ve alışılmış bir biçimde gırtlaktan gelen ses titremeleri, baygın inlemeler, üç oktavda yinelenen ses temrinleriyle başlayan aşk türküsü, sevgi dolu ve yakası açılmadık küfürlerle doruk noktasına varıyordu. bu durumda kadın adama mancınığım, tokmakçım, havuz tıkacım, diyordu.

boşanma avukatlığının verdiği uzun deneyimler sonucu, kadının erkekten çok daha toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnızca insani ilişkiler açısından zengin bir ortamda mutlu olduğunu çok iyi biliyordu. günün birinde sırf göze daha hoş görünen bir sevgili uğruna onu terk etmez miydi acaba?

şimdi fotojenik oldu. fotojeni olayı neye dayanır? gerçek nesneden öteye giden fotoğraflar üretme yeteneğidir bu. fotojenik insan, kendisini tanıyan ve fotoğraflarını ilk kez görenleri şaşırtan demektir. fotoğraflar ondan daha güzeldir, o ana kadar onda gizli kalmış bir güzelliği gün ışığına çıkarır gibidirler. oysa bu güzelliği fotoğraflar ortaya çıkarmaz, yaratır.

can sıkıntısının zararlı gücü böyleydi: çevresi bir tür evrensel salgınla kuşatılır ve uğursuz dalgalarını tüm dünyaya, tüm evrene yayar. hiçbir şey, hiçbir yer, hiçbir nesne bundan kaçamazmış gibi görünür.

batı dünyasının en eski tarihinden bu yana, biri elealı parmenides'in, öteki ephesuslu herakleitos'un egemen oldukları iki akım kesişir, birbiriyle çatışırlar. parmenides'e göre gerçek ve hakikat hareketsiz, yekpare ve her şeyi birbirine özdeş kılan varlık'ta birleşirler. bu donmuş görüntü, titreyen ve homurdanan ateşte tüm nesnelerin modelini ve şırıl şırıl akan bir suyun berrak akıntısında sürekli olarak yaratan yaşamın simgesini gören öbür düşünürü, herakleitos'u korkutur. varlıkbilim ve metafizik -varlık'ta dinginliğe ulaşma ve varlık'ın aşılması- öteden beri iki bilgeliği ve iki kurguyu karşı karşıya getirir.

benim köyümde bir söz vardır: şubat yağmuru, gübrelemeye bedeldir.

kış arifesinde bir bahçeyi temizlemek, ölüyü tabuta koymadan önce temizlemeye benziyor biraz.

- guillaume, sövüp saymayı bırakın da vereceğimiz ziyafeti düşünün.
- hayır hayatım, evet hayatım!
- bretonnierler bitti. artık onları çağıramayız.
- nedenmiş o?
- biliyorsunuz, inşaat firmalarının iflasından söz ediliyor.
- hıhhı, söyleniyor, evet.
- evimde kuşkulu kişiler istemiyorum.

süs, kusuru örtmek için vardı.

bir kadının gönlünün tıpkı bir ata hakim olunur gibi kazanıldığını -önce dudak, sonra sağrı kendiliğinden gelir- ya da tıpkı çalı horozu gibi avlanıldığını açıklıyordu. (ilk gün havalandırırım, ikinci gün yorarım, üçüncü gün ateş ederim.) bu sözler nedeniyle ayrıca da hafifçe geriye kıvrık baldırları ve her zaman kabarık göğsünden dolayı sevgiyle "çalı horozu" diyorlardı ona.

bir lokantada, ne kadar az şey seçebiliyorsan o kadar iyi demektir. eğer önüne yetmiş çeşit yemek çıkarırlarsa, çekip gidebilirsin; çünkü bu demektir ki hepsi kötüdür. iyi aşçı tek bir şeyi iyi bilir: günün yemeği.

yaşdönümü histerileri ve organ nevrozları: ben var, bilinçli ben'in altında, bilinçsiz, içgüdüsel ve duygusal eğilimler düğümü de var, o. ve bilinçli ben'in üstünde bir tür ideallerin, ahlak ilkelerinin yaşadığı üstben. şu halde üç düzey var: bodrum katta o, zemin katta ben, üst katlarda da üstben.

şimdi farz edin ki bodrum katla üst kat arasında giriş kata uğramadan bir bağlantı olsun. varsayalım ki üstben kendi altındakine bir emir iletiyor; ama bu emir ben'e ulaşacağı yerde, kestirmeden gidip doğrudan o'yu etkiliyor. o itaat edecektir bu emre; ama bir hayvan gibi. düşünüp taşınmadan, akıl yürütmeden, harfi harfine itaat edecektir. bu durumda psikojen, yani psikolojik rahatsızlıklarınız olacaktır; ama bilinçli ben bunlardan etkilenmeyecektir. ve yalnızca hastalıklar, kazalar değil, üstbenin yanlış anlaşılmış bir kararına uygun olarak o tarafından intihar eylemleri de gerçekleştirilir.

cam, yasak, dokunmayı engelliyor. mağazanın içine girdiğinizde ve bir şeyi gösterip vitrinden çıkarttığınızda, o anda çekiciliğini yitiriyordu.

sarık sarmayla hoca olunmaz diye bir söz vardır; ama olunuyor, evet. ayrıca giysi insanı adam da ediyor! çıplak bir insan hiçbir saygınlığı, hiçbir işlevi olmayan bir larvadan farksızdır, toplumda yeri yoktur. ben oldu bitti çıplaklıktan korkmuşumdur. çıplaklık uygunsuz kılıktan daha beterdir, hayvandır. giysi insanın ruhudur. ve ayakkabıysa giysiden kat kat daha önemli.

kimi zaman kendi kendime şöyle diyorum: yapmamalıydım. yazgısı olan bir erkek evlenmez. bekar kalır. ya rahip olur ya da bir papazevinde yaşlı bir hizmetçiyle birlikte yaşar.

bir vitrinde, bir mağazada yeniyken yaşamıyordur giysiler. ama yaşam vaat ediyordur.

kadınlar ince iç çamaşırları, yumuşak, rahat, kokulu.. erkeklerse içerisi gizli şeyler, yumuşamış, kokar hale gelmiş banknotlar dolu şişkin cüzdanlardır.

tüm geçiş dönemleri az buçuk kanlı olur.

toplumların çoğunda erkek çocukları için çocukluktan erkekliğe geçişte birtakım törenlerin var olduğu doğru. kızlar için böyle bir şey yok. neden mi? nedeni, galiba oğlan çocukların doğuşlarından başlayarak erkekler topluluğunun bir parçasını oluşturmayışlarında yatar. anneleri tarafından yetiştirilmiş olan erkek çocuklar, ergenlik çağına gelinceye kadar kadınlar toplumuna aittir. ergenlik çağına girme, bir oğlan çocuğunun kadınlar toplumundan erkekler toplumuna geçişini vurgular.

bugünün yeniyetmesi, erkekler topluluğundan çifte bir dışlanmayla karşı karşıyadır. önce cinsellik alanında. "ruhsat verici" tavırlarıyla toplumumuz kuşkusuz, tanıdığımız en püriten toplumlardan biridir. yüz yıl önce yeniyetmenin çok daha fazla sevişme fırsatı vardı. bu dışlanmanın en acımasızı özellikle mesleki plandadır. bu alanda mutlak üstünlük halinde kıdemlilik hüküm sürer. günümüzdeki işsizlik 
özellikle gençlerin işsizliğidir. bekarlık ve işsizlik, işte eski bir geleneksel giriş ayininin merhem olacağı iki kötülüktür bunlar.

bir yeniyetme, erkekler topluluğuyla bütünleşmek üzere kadınlar kümesini terk ediyor. geçiş olayı onun gözünde bir statüde hak talebi niteliği taşımaktadır. bir kız ne yapabilir? haremin, yani kadınlar dünyasının tutsağı olarak ondan çıkmaya çabalayabilir. iyi ama nereye gitmek için? kadın özgürlüğü sorunu bu işte.