14.1.12

algı kapıları

aldous huxley

"eğer algı kapıları temizlenseydi her şey insana, olduğu gibi görünürdü: sonsuz." (william blake)

bizler birlikte yaşıyoruz, birbirimizi etkiliyor ve tepki gösteriyoruz; ama her zaman ve her koşulda kendi başımızayız. şehitler savaş alanına el ele girerler; tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar; ama boşunadır. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir; sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

her birey, doğar doğmaz kendini içinde bulduğu dil geleneğinin hem yararlanıcısı hem de kurbanıdır; dil, onun diğer insan deneyimlerinin biriktirilmiş kayıtlarına girebilmesini sağladığı ölçüde yararlanıcısı; dil onu indirgenmiş bilincin mümkün olan tek bilinç olduğuna ikna ettiği ve onun gerçeklik duygusunu bozduğu ölçüde kurbandır; böylelikle kendi kavramlarını veri, kendi sözcüklerini de gerçek şeyler yerine koymaya eğilimli hale gelir. yani dinsel söylemde "bu dünya" denilen şey, dil tarafından ifade edilen ve böylelikle sersemleştirilen indirgenmiş bilinç dünyasıdır.

ifade güçleri ne kadar yüksek olursa olsun semboller asla temsil ettikleri şey olmazlar.

kendi ahlaki değerleri olmayan bir tefekkür biçimi yoktur, en mistik olanlar dahil. ahlaki kategorilerin en azından yarısı olumsuzdur ve kötülükten uzak durmayı emreder.

pascal'ın dediğine göre, eğer insanlar sessizce odalarında oturmayı öğrenselerdi, toplam kötülüğün büyük bir kısmı yok olurdu.

dinsel kayıtlar ve şiir sanatının günümüze ulaşan anıtlarından da açıkça görülüyor ki, çoğu zaman ve çoğu yerde insanoğlu içgörüye nesnel varlıklardan daha fazla önem atfetmiştir; gözleri kapalıyken gördüklerinin ruhsal açıdan gözleri açıkken gördüklerinden çok daha önemli olduğunu hissetmiştir. neden? aşinalık küçük görmeyi doğurur ve hayatta kalma görevinin aciliyeti kronik can sıkıntısından anlık acıya kadar uzanan bir yelpazedir. dış dünya, hayatımızın her sabahı uyandığımız, istesek de istemesek de hayatımızı kurmaya çalıştığımız yerdir. iç dünyada ne çalışma ne de tekdüzelik vardır. oraya sadece rüyalarda ve derin düşüncelerde gideriz ve orası öyle tuhaftır ki, birbirini takip eden iki olayda asla aynı dünyayı bulamayız. o zaman, tanrısal olanı arayan insanların genellikle içeriye bakmayı tercih etmelerinin şaşılacak bir yanı yoktur.

insanlığın bir bütün olarak, bir gün yapay cennetler olmadan da ayakta kalabilecek duruma gelmesi pek mümkün görünmüyor. insanların çoğu, en kötü durumda öylesine acı dolu, en iyi durumda da öylesine tekdüze, mutsuz ve sınırlı bir hayat sürüyorlar ki bundan kaçma arzusu ve birkaç anlığına bile olsa kendilerini aşma özlemi ruhun başlıca tutkularından biridir. sanat ve din, karnavallar ve bayramlar, dans etmek ve konuşmacıları dinlemek, bütün bunlar, h.g. wells'in sözleriyle, "duvardaki kapılar" olarak hizmet etmiştir. ve günlük, şahsi kullanımlar için de her zaman kimyevi uyuşturucular olagelmiştir.

alkol ve tütünün ortaya çıkardığı sorunlar yasaklarla çözümlenemez. kendini aşmaya duyulan evrensel ve her zaman varolan dürtü, duvardaki popüler kapıların kapatılmasıyla ortadan kaldırılamaz. tek akılcı politika, insanların eski kötü alışkanlıklarını yeni ve daha az zararlı olanlarıyla değiştirmeleri umuduyla, yeni ve daha iyi kapılar açmak olurdu. daha iyi kapılardan bazıları, doğal olarak toplumsal ve teknolojik, bazıları dini ve psikolojik, bazıları da beslenme, eğitim, spor alanlarında olacaktır. ama dayanılmaz benlikten ve tiksindirici çevreden sık sık kimyasal tatil yoluyla kurtulma gereksinimi kuşkusuz varolmaya devam edecektir. gerekli olan şey, acı çeken türümüzü kısa vadedeki iyiliğinden çok uzun vadede daha az zarar veren rahatlatıcı ve avutucu yeni bir uyuşturucudur. böyle bir ilaç en küçük dozlarda bile son derece etkili ve yapay olarak üretilebilir olmalıdır.

birçok insan için meskalin neredeyse tamamen zararsızdır. alkolün aksine, sınırsız ve ölçüsüz hareketlere, kavgalara, suçlara, şiddet eylemlerine ve trafik kazalarına sevk etmez. meskalin etkisindeki biri, sessizce kendi işine bakar. üstelik, en çok uğraştığı iş son derece aydınlatıcı türden bir deneyimdir ve bedelinin de sürekli bir akşamdan kalma duygusuyla ödenmesi gerekmeyen bir deneyimdir. düzenli meskalin alımının uzun vadeli sonuçları hakkında çok az şey biliyoruz. peyote parçaları çiğneyen yerliler, bu alışkanlıkları yüzünden fiziksel veya ruhsal olarak pek de harap olmuş görünmüyorlar.

alışılmış algılamanın kalıpları dışına çıkmak, birkaç zamansız saat için içsel ve dışsal dünyanın, hayatta kalma saplantısıyla yüklü bir hayvana veya kelimelere ve fikirlere saplanmış bir insana göründüğü gibi değil; ama büyük bilinç tarafından algılandıkları gibi doğrudan ve koşulsuz olarak görülmesi; herkes için ve özellikle entelektüeller için paha biçilemez değeri olan bir deneyimdir.

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer; bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz; yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

goethe: çok ama çok fazla konuşuyoruz. daha az konuşup daha çok çizmeliyiz. kişisel olarak konuşmayı tamamen reddetmeyi ve tıpkı organik doğanın yaptığı gibi söyleyeceğim her şeyi çizimlerle ifade etmeyi isterdim. şu incir ağacı, şu küçük yılan, pencere pervazımdaki sessizce geleceğini bekleyen koza, bunların hepsi önemli işaretlerdir. bunların anlamlarını doğru olarak çözmeyi başarabilen bir insan kısa süre sonra yazılı veya sözlü kelamdan tamamen vazgeçebilecek duruma gelecektir. üzerine düşündükçe, konuşmada öylesine boş, bayağı ve hatta züppece bir şey buluyorum; sanki insan doğanın ciddiyeti ve suskunluğu karşısında, yalnız bir kayanın karşısında veya yaşlı tepelerin ıssızlığı içinde hissettiği türden bir dehşet yaşamaktadır.

ister beşeri bilimler ya da doğa bilimleri açısından olsun, ister genel ya da uzmanlık alanı açısından olsun, bütün eğitim sistemimiz sözün hakimiyetindedir ve bu nedenle de kendinden bekleneni gerçekleştirmekte yetersiz kalır. çocukları tümüyle gelişmiş yetişkinler haline getirmek yerine, doğanın bütün deneyimlerin temeli olduğu bilincine varamayan doğa bilimi öğrencileri yetiştirir; kendilerinin veya başkalarının insanlığı hakkında hiçbir şey bilmeyen insan bilimleri öğrencileriyle dünyayı adeta cezalandırır.