17 01 2012

good will hunting

gus van sant

önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.

boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.

sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz. 

sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun.

15 01 2012

yaz sonu şiirleri

melih cevdet anday

dün gece yağmur yağdı kente
sonra sabah, güneşte ayıklanmış
bir kahvede düşünüyorum
sen geleceksin ya, dalgınlık
kopuverdi bir daldan, sallanarak
geçen bayrak açmış bir bulut
sonra ikindi ve akşam, bakarsın
uyurken bir daha o yağmur

fal çıktı. köpükler içinde kaldı deniz
tepeleme çiçek dolu bir sandal
eylülün eskil çadırına giriyoruz
işte, büyücü martının bozgun çağrısı
uyurgezer yosunları delirten poyraz
odalara sığınan ürkü yaprakları
işte, çırpınan bir kavağın
yalnızlık sanrısı dolaşıyor bahçede

melez yapraklar, sararması yasaklanmış
bitimsiz bir zamanın cansıkıntısında
hatmi alı ışıklarla karıştırılan
huysuz kuşların dağıttığı rüzgar
başka bir yüzyılın rengi bu
ilkel bir oymağın kurban sunağı
bunamış bir papağan gibi dilsiz
eski günler düşünde bir gökyüzü

karanlığın kuştüyleri doluştu
eşzaman balkona. hüzün çekilmez
tanıdığım bütün mumları yakın
ölülerin bilinciyle arınmış
ve geleceği onaramıyorum
o bizim sayvan çocukluğumuzdu
yaşanır yalnız bu aylak güzlerde
gelecekten geçmişe doğru

yaz sonu durdurur sokakta
tenha bir duvardan sarkıp, nereye böyle
düşünsene, orda kimse yok, yalnız akşam
telaşla düşer öne, hadi gitme
bak işte boşalmış perde, yağmur bu
rüzgar çıktı, düşünsene, fırtına, dolu
lambalar yanacak nerdeyse, saat
o saat değil, düşünsene

önce küçük rüzgarlar uyanırdı
dört perili kestanelikte
güneşin ipeğini çözerdi bir tavus
ama gerçekdışıydı sabah
doğallığını yitirmiş bir ölüm gibi
umarsız karşıla ikisini de
ey perdenin önünde oynaşan dörtleme
sen zaman değilsin, döne dur

küçük bir inanç yeter bana
ve güze inanabilirdim
ama biter mevsim, öteki başlar
saf değil doğa, oyalandım
ama kanmadım, bana ne isli yağmurdan
çinko sesinden, hem güvenemem ağaca
düşünemem oluklardan akıp gideni
de ki, benim zamanım başka

günler kısaldı, mevsimler de
ve yıl, bir öğrencinin okul defterinde
dört sayfa resim, öyle yarım yamalak ki
doğa gibi, bir bakıyorsun kar yağıyor
elimle bir anda dönüyorum ilkyaza
bahçe yinelesin dursun kendini
telepinu değilim, ölüp dirilemem
okul defterinde bırakın beni

13 01 2012

özgürlük

pierre-joseph proudhon

eski medeniyetin sonu geldi; yeni bir güneş doğacak ve yeryüzü yeniden şekillenecek. bırakalım bir kuşak zayi olsun, eski yalancılar ölüp gitsin çölde. kutsal yeryüzü onların kemiklerini kabul etmeyecek.

çağın yozlaşmasıyla öfkelenmiş, adalet özlemiyle içi içini yiyen delikanlı; ülken senin için mukaddes ise, insanlığın menfaatiyle ilgiliysen, özgürlük davasına bağlanmaktan çekinme. eski bencilliğinden sıyrıl, doğmakta olan eşitliğin halkı saran dalgasına karış. orada yenilenen ruhun yeni bir hayata ve güce kavuşacak, sönen dehan başa çıkılmaz bir güce kavuşacak, belki çoktan pörsümüş olan kalbin gençleşecek. aydınlanmış gözlerinin önünde her şey bambaşka görünecek: yeni duygular içinde yeni fikirler doğuracak; din, ahlak, şiir, sanat, dil, hepsi de önünde çok daha güzel, çok daha soylu biçimlere bürünecekler ve böylece kendi inancından emin ve düşünceli bir heyecanla dünyanın yeniden doğuşunun şafağını selamlayacaksın.

siz iğrenç yasaların mahzun kurbanları, alaycı bir dünyanın yağmalayıp taciz ettiği, çalışıp didinmesinde fayda, istirahatinde ümit olmayan insanlar, metin olun, bitimsiz değil gözyaşlarınız. babalar ıstırap içinde diktiğini, çocuklar keyif içinde biçecekler.

ey özgürlük tanrısı! eşitlik tanrısı! daha aklım ermeden kalbime adalet duygusunu koyan, işit coşkun duamı! bütün bu yazdıklarımı bana sen bildirdin. düşünceme şekil verdin, çalışmamı yönlendirdin, efendinin ve kölenin önünde senin gerçeğini yayayım diye zihnimi garabetten, kalbimi esaretten korudun. bana bahşettiğin güç ve yetenekle konuştum, eserimi tamamlamak da sana kalıyor. kendi çıkarımın mı peşindeyim, yoksa senin şanının mı, en iyi yine sen bilirsin ey özgürlük tanrısı!

ah adım anılmasın da insanlık özgür olsun! kendim zulmet içinde kalayım da tek halkın aydınlandığını göreyim; soylu ruhlar aydınlatsın halkı, çıkar gütmeyen yürekler rehberleri olsun. mümkünse bir an önce sonuçlansın davamız; kibri ve cimriliği eşitlik içinde boğ tanrım; bizi köle eden bu zafer aşkını sustur; zavallı evlatlarına özgürlüğün bağrında kahramanların veya büyük adamların yeri olmadığını öğret. güçlüye, zengine, huzurunda ismini ağzıma almadığım insanlara, suçlarının dehşetini ilham et ki en başta onlar topluma borçlarını ödemeye gönüllü olsunlar; pişmanlıklarının çabukluğuyla bağışlansınlar. böylece büyüğü küçüğü, alimi cahili, zengini fakiri tasviri imkansız bir kardeşlikte birleşsinler ve hepsi de yeni bir marş söyleyerek, senin sunağını baştan inşa etsinler ey özgürlük ve eşitlik tanrısı!

9 01 2012

dizeler

umay umay

yüreklerinin en düşsüz yerinde
öyle apansız kalakaldım
ben kötüyüm, erdem kimin adı
bir bıçakla rüzgar sokarım içime
sonra iyileşeceğimi söylerim
cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim

dilsizim
babam da yok benim

nerem varsa insan kalan
işte orası acıtıyor

bir mum söndüğünde bir denizci ölürmüş; ya da mavi yüzlü bir kadın.

insan hayatta bir kez ölür arkadaşım

kentleri yakmayacağım. kentleri sularla kaplayacağım. ıslak pardösülü adamlara aşık olacağım. hala sıcak bir koltuk altı dilenen fahişelere, düşlerinden vurgun homoseksüellere. yeterince masumuz artık diyeceğim, kalmadı gözyaşımız.

aşksızlık dansa yenik düşmektir

yalan, ağdalı bir salyadır televizyon
hepimiz kahramanıyız birbirimizin, hepimiz birbirimizin soytarısı

hep birlikte ağladılar; kalbinizi çalan biz değildik ki.

benim aşkım fırfırlı bir çocuk külodudur sadece

ölümün üzerinde bir leş kargasıdır zaman. gece kuşlarının son nakaratı koğuşlara dalar. gıcırdayan ranzalar göz oyuklarının şarkısına katılır. oysa orada yuva yapıyor sessizlik sinsice.

artık özgürüm. öyle yalnızım ki

her aşk bir orospu yaratıyor
bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum
ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde

dur gitme, sana bir şey verecektim

ağlama kalbim, ağlama. ben hep sokak orospularına, ibnelere, travestilere aşık olacağım. hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. senin için akvaryumlar çalacağım. sen büyük evler gibi yıkıldığında sanma ki acımı öptüğünü unutacağım. çünkü, ne mucize, hep güzel bir kadın olacağım. hayatım boyunca yağmura rastladım, hep yağmura. sana. pis yağmur, pis yağmur.

hayat! benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun?

5 01 2012

hitler ve stalin

richard dawkins

hitler ve stalin ateistlerdi. bu konuda ne söyleyeceksiniz?

"bu soru din konusunu tartışmaya açtığım hemen her konferans ve elbette çoğu radyo sohbetinde karşıma çıkmıştır. bu soru haşin ve kızgın bir tavırla yöneltilir ve iki genel sanı vardır:

1. stalin ve hitler ateisttir.
2. yaptıkları korkunç şeyleri ateist oldukları için yapmışlardır.

birinci sanı, stalin için gerçek ancak hitler için şüphelidir. ancak birinci sanı her koşulda yersizdir; çünkü ikinci sanı doğru değildir. yersiz bir sanıdan yola çıkıldığına göre, hiç kuşkusuz her iki iddia da mantıksızdır.

odaklanmamız gereken nokta, kötü ya da iyi insanların dindar ya da ateist olup olmadıkları değildir. önemli olan, hitler ve stalin'in ateist olup olmadıkları değil, ateizmin insanları kötülük yapmakta sistematik olarak etkileyip etkilemediğidir.

bazı ateistler kötü eylemler sergileyebilir; ancak bu kötülükleri ateizm adına yapmazlar. din savaşları ise gerçekten de din adına yapılmıştır ve bu tür savaşlar tarihte korkutucu derecede sık görülür. ateizm adına yapılmış herhangi bir savaş yoktur. savaşlar ekonomik hırslar, siyasi tutkular, etnik ya da ırksal ön yargılar, keskin dindarlık, intikam ya da bir ulusun yapısındaki bir tür vatansever inançla başlar. bir savaşın fitilini ateşleyebilecek bir diğer gerçekçi motivasyon ise, bir insanın sarsılmaz bir biçimde kendi inancını tek gerçek inanç olarak görmesidir ve bu görüş rakip dinlerin tüm takipçilerini kafir olarak gören ve ölüm cezasına mahkum eden ve aleni bir şekilde, tanrı'nın askerlerinin doğrudan cennete gideceklerini vaat eden bir kutsal kitapla desteklenir."

sam harris: dinsel inancın tehlikesi, sıradan insanların çılgınlık meyvelerini toplamalarına ve bu meyvelerin kutsal olduklarına inanmasına imkan vermesidir. her yeni neslin çocuklarına dinsel konuların diğer konular gibi haklı çıkarılmasına gerek duyulmadığı öğretildiğinden, medeniyetler hala akılsız ordularla dolup taşmaktadır. bugün bile birbirimizi eski literatüre dayanarak öldürmekteyiz. bundan daha üzücü ve saçma bir şey olabilir mi?

"bir düşünün, hangi insan inançsızlığı uğruna savaşmak ister?"

3 01 2012

walter benjamin

jay parini

1940 mayısında, batı cephesindeki 'oturma savaşı' sona ermişti; hitler'in birlikleri hollanda'ya, belçika'ya ve fransa'ya girmişti. haziranın ortasında, ilk alman birliklerinin paris'i işgal etmelerinden hemen önce, benjamin kız kardeşiyle birlikte güneye kaçtı. gaz maskesi ve özel eşyaları dışında başka hiçbir şeyi yanına alma fırsatı bulamamıştı. elyazmaları ve diğer ufak tefek eşyaları paris'te kalmıştı. "pasajlar" adlı çalışmasına ilişkin malzemelerini ve ön çalışmalarını georges bataille'a vermişti; bataille da bu malzemeyi bibliotheque nationale'de koruyarak kurtarmıştı. benjamin, haziran ortasından ağustos sonuna dek lourdes'ta kaldı ve horkheimer ile adorno'nun, kendisine abd için bir giriş vizesi sağlamayı başarabilip başaramayacaklarının belirsizliğinden büyük sıkıntı duydu. sonunda vizeyi ağustosun son günlerinde, marsilya'daki amerikan konsolosluğundan alabildikten sonra, bir grup mülteciyle birlikte pireneler'den gizlice ispanya'ya geçmek üzere yola koyuldu. fransa'dan çıkış vizeleri olmadığı için ispanyol sınırından geri çevrildiler. bunun üzerine benjamin, 1940 yılının 26 eylülünü 27'sine bağlayan gece, sınır köyü port-bou'da aşırı dozda morfin hapı içerek yaşamına son verdi. bu küçük yerleşimin mezarlığında, benjamin'in mezarının hangisi olduğu artık belli değildir.

29 12 2011

dizeler

arthur rimbaud

ve sonra gece gelir, sessiz, sahile çıkan
gece, kara korsanı yaldızlı ufukların

esiyor balosuna iskeletlerin poyraz
darağacı inliyor demirden bir org gibi
koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz
gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi

bu güzelim akşamı artık kutlamak gerek
girersin bir kahveye, gelsin bira, içkiler
on yedi yaşlarında gelgeç oluyor yürek
yeşil ıhlamurların altı dünyaya değer

-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin

25 12 2011

uygarlık

jack london

uygarlık tarihi, elde kılıç dolaşarak yiyecek aramanın tarihidir. sisli genç dünyada, doğan, öldüren, yiyecek arayan, ilkel uygarlıklar kuran, çöken, daha güçlülerin kılıcı altında düşen, tamamen yok olan hayalet ırkların izlerini görürüz. insan, herhangi bir hayvan gibi, yutabileceği şeylerin peşinde koştu; romantizm ve serüven için değil, karnını doyurmak için çıktı maceralarına. virginia'yı sömürgeleştirmek için yelken açan müflis bir zengin de, hawaii'nin şeker tarlalarında çalışan kavruk bir çinli de, kıyasıya aynı şey için uğraşıyordu; evinde bulamadığı yiyecek için.

dünyadaki büyük adamlar, yapacak işleri olduğu ve bu işleri yaptıkları için, durmadan ve kudretle çalıştıkları için büyüktür; işleri içinde kendilerini kaybetmişler ve bir gün kendilerine şeref payeleri verilip isimleri herkesin ağzında dolaşmaya başladığı zaman şaşırmışlardır.

yaşam üzerinde savaştan daha yıkıcı olan şey, sanayidir. uygar toplumlarda insanlar, hastalıkların azgın, çürümenin yaygın, kıtlığın süreğen olduğu teneke mahallelerde ve işçi banliyölerinde toplanmıştır; buralarda, modern savaşlardaki askerlere kıyasla daha tez ve daha çok sayıda ölüm gerçekleşir.

mezara varan yolda sendeleyerek ilerleyen insanın ömrü, zorluklar ve iniş çıkışlarla doludur; öyle olması da iyidir. acı olmadan tatlı bilinemez.

insanların, midelerinden daha değerli ve yüce bir şeye ulaşacakları, onları eyleme geçirmek için midelerinden daha iyi bir güdüleyicinin bulunacağı zamanı iple çekiyorum. insanın asillik ve üstünlüğüne olan inancımı koruyorum. ruhsal güzellik ve özverinin, günümüzdeki berbat oburluğu yeneceğine inanıyorum. ve son olarak, işçi sınıfına güveniyorum. bir fransız'ın söylediği gibi: "zamanın merdiveninde her zaman, yukarı çıkan tahta ayakkabıların ve aşağı inen cilalı çizmelerin sesi yankılanır."

23 12 2011

fragmanlar

antoine de saint-exupery

büyüklerin her zaman açıklamalara ihtiyacı var. büyükler, bir şeyi, hiçbir zaman kendi başlarına anlayamazlar. çocukların da her zaman açıklama yapmaları yorucu oluyor.

kendini yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.

kendini beğenmişlere sorarsanız, herkes onlara hayrandır. kendini beğenmişler övgülerden başka şey duymazlar.

insan işini aksatmadan da pekala tembellik edebilir.

insanların nerede olduklarını kimse bilemez. rüzgar, bir yerden bir yere sürükler onları. köksüzdürler, bunun da çok acısını çekerler.

büyük bir sır karşısında boyun eğmemek olmaz.

insan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanır. insanların bir şeyi öğrenmeye ayıracak vakitleri yok artık. her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. arkadaş satan satıcı olmadığından, insanların arkadaşları da olmuyor.

ona ayırdığın zamandır, senin gülünü değerli yapan.

sadece çocuklar ne aradıklarını bilirler. bezden bir bebeğe zamanlarını verirler; bebek, onlar için çok önemlidir: biri onu ellerinden alsa ağlarlar.

insan birazdan ölecek bile olsa, bir arkadaş edinmiş olması gene de güzeldir.

çölü her zaman sevdim ben. bir kum yığınına oturursunuz. bir şey görülmez. bir şey duyulmaz. yine de, suskunluk içinde bir şeyler ışır.

şiddetli hareket az iz bırakır.

insanlar, trenlere tıkış tıkış doluşuyorlar ama ne aradıklarını artık bilmiyorlar. o zaman da koşuşturuyor, dönüp duruyorlar. bir hiç için..

geceleri gökyüzüne bakmak ne güzeldir! bütün yıldızlar çiçek açar o zaman.

her kalabalıkta, göze çarpmayan; ama gerçekte olağanüstü haberci olan insanlar vardır. bunu kendileri de bilmezler. 

hiçbir şey düşünmez o. işte bu, kendisini yanlış düşünmekten alıkoyar.

emriniz altında bulunanları sevin. ancak, onlara bunu söylemeyin.

hayatta çözüm yolu diye bir şey yoktur. yalnızca, hareket halinde kuvvetler vardır. bunları yaratmak gerekir. çözüm yolları sonra kendiliğinden gelir.

rahattan mutluluk uman insan kendi kendini aldatır. insan, mutluluğu ancak yaratıcı eylemde bulabilir; çünkü bu, onun kendi zayıf yönünü yok etmesini sağlar.

acıdır bir arkadaşı unutmak. herkesin arkadaşı olmaz.

insan, kendisinden daha sürekli, daha dayanıklı eserler yaratarak ölümü; içinde hayatın anlam kazandığı bir düzen ve töreler kurarak da dünyanın ilk kargaşalığını yok eder.

anlaşmazlıkların kaynağı dildir.

tanık durumu beni hep tiksindirmiştir. olaya katılmazsam ben neyim ki? var olmak için katılmaya ihtiyacım var. bilmek, ne kanıtlamak, ne de açıklamak demektir. bilmek, her şeyi görme haline varmaktır. ama görmek için de önce katılmak gerekir. bu ise, çetin bir çıraklık devresi geçirmek demektir.

herkesten yapabileceği şeyi istemeli.

derin bilgi ve dolu yaşamanın yolu, hayata katılmak, dalgaya karışmaktır. savaşı tanımak için savaşmak gerekir. dünyayı tanımak için, bir sanatta çalışmak, yani dünya üzerinde kendine somut bir tutamak sağlamak gerekir.

insanlar içinde de yalnızdır insan.

uçakla, şehirlerden, muhasebecilerden uzaklaşır, bir köy gerçeği bulursunuz. bir insan işi yapar ve insanın kaygılarını tanırsınız. rüzgarla, yıldızlarla, geceyle, kumla, denizle temasa gelirsiniz.

bütün insanlar birer köledir.

zafermiş.. bozgunmuş.. anlamı yok bu sözlerin. hayat, bu sembollerin altındadır ve daha şimdiden yeni semboller hazırlamaktadır. bir zafer, bir halkı zayıflatır. bir bozgun, bir başka halkı uyandırır. önemli olan, yalnız hareket halindeki olaylardır.

21 12 2011

monsieur verdoux

charles chaplin

hayat, kolaylıkla kötü ve acımasız bir hale dönüşebiliyor. onu güzel ve saygın tutmak için çaba göstermeliyiz.

bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil, sorunlarımız bile.

kadınlar gerçekçidirler; onları fiziksel özellikler yönlendirir. bir kadın bir erkeğe ihanet ettiğinde onu küçük görür. ne kadar iyi biri olursa olsun, bir erkekten kolaylıkla vazgeçebilir ve söz gelimi, daha çekici bir erkeğe kapılabilirler.

aşk gerçek ve çok derin bir kavramdır.

yıpratıcı ve hüzünlü bir dünyada yaşıyoruz; ama güzellikler onu anlamlı kılıyor.

insanın içinden cenazelerde gülmek, düğünlerde ise ağlamak gelir.

herkesin aşka ihtiyacı vardır.

daima mücadele edilecek bir şey vardır. umutsuzluk uyuşturucu gibidir. hayat, mantığın ötesindedir. bu yüzden devam etmelisiniz. kaderinize boyun eğseniz bile.

aklımı tam 35 yıl dürüstçe kullandım. sonra kimse aklıma ihtiyaç duymadı. kendi işimi kurmaya zorlandım. dünya da beni bir seri katil olma yolunda cesaretlendirdi. bu dünya toplu katliamlar için silah imal etmiyor mu? onlar da masum kadınları ve küçük çocukları öldürmüyorlar mı? üstelik çok bilimsel çalışıyorlar. bir seri katil olarak ben, onların yanında acemi kalırım.

bir konuda başarılı olmak için iyi planlama gerekir.

iyi ve kötü zıt güçlerdir. ikisinin de fazlası hepimizi ortadan kaldırır.

savaşlar, çatışmalar, hepsi iş gereği. rakamlar görecelidir. bir cinayet seni katil yapar, milyonlarcası ise bir kahraman.

19 12 2011

ölüdoğa

enis batur

ağaçlar tanırdık, şiirleri yarıda kalmış
bir çocuğun uzağa bakan gözlerinden
dallanırlardı. biraz acıydı sessizlik
biraz yırtıcı. bir gölge gibi geçici
belirirdi akşam

birdenbire başlıyor: yağmur, yağmur sonrası, yağmur sonrası kokusu. gölgemizi sürdürüyoruz gece boyu; başımızı kaldırsak o unutulmaz gök, umulmaz, ölümlü toprak eğsek başımızı, kanayan göğsünden.

uzaktan yangın sandığımız bir serinlik vuruyor topal bir çocuğa olanca yanlışlığı ile bakan yüzümüze: toplanıyoruz bir anda, aynaları gizlemeye gözlerimizin kuytu irisinde, toplanıyoruz ve birdenbire başlıyor: sessizlik, ışık ve havalanıyor çözümlenmez kuşu içimizin.

duruyor okunaksız sözlüklerde arıyoruz adını, genliği artan sesini, boşluğu yırtan ve vurgulanan silik duyularımızda; bilinmedik bir harfi ya da soluk bir heceyi tanımlayarak katılan bütün sustuklarımıza.

ağaçlar tanıyoruz, sanrılar ve geceler, karanlıktan sökülüp gelen, sağanağın ürkütücü yeşili beslediği güzden güç alarak gölü kuşatan. birdenbire oluyor her şey: yürürlükten kalkmış acı silkiniyor usun zincirinden ve havalanıyor çözümlenmez içimizin kuşu, yağmura doğru, çarparak havayı yüzümüzde açılan çiçeğine yaranın.