15.01.2012

ay ışığı

jose mauro de vasconcelos

ay ışığı, terbiye edilmiş bir attır.

ilki başarılı olmazsa bir daha yapamaz insan ya da yapmak istemez.

ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.

el ele, acele etmeden sokakta yürüyorduk. totoca bana hayatı öğretiyordu. ben de, ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. nesneleri bana evin dışında öğretiyordu. çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken, yalnız olduğum için, yanılıyordum. yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. önceleri kimse beni dövmezdi. ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular. buna aldırdığım yoktu. sokakta olmasam şarkı bile söylemeye başlardım. şarkı söylemek güzel şey. totoca, şarkıdan başka bir şey daha biliyordu: ıslık çalmayı! ama ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, ağzımdan ses çıkmıyordu. totoca ıslığın tıpkı böyle çalındığını; ama şimdilik bir ıslıkçı ağzına sahip olmadığımı söyleyerek beni yüreklendirdi. yüksek sesle şarkı söyleyemediğim için, şarkıları içimden söylüyordum. garipti ama, çok da hoş olabiliyordu.

13.01.2012

özgürlük

pierre-joseph proudhon

eski medeniyetin sonu geldi; yeni bir güneş doğacak ve yeryüzü yeniden şekillenecek. bırakalım bir kuşak zayi olsun, eski yalancılar ölüp gitsin çölde. kutsal yeryüzü onların kemiklerini kabul etmeyecek.

çağın yozlaşmasıyla öfkelenmiş, adalet özlemiyle içi içini yiyen delikanlı; ülken senin için mukaddes ise, insanlığın menfaatiyle ilgiliysen, özgürlük davasına bağlanmaktan çekinme. eski bencilliğinden sıyrıl, doğmakta olan eşitliğin halkı saran dalgasına karış. orada yenilenen ruhun yeni bir hayata ve güce kavuşacak, sönen dehan başa çıkılmaz bir güce kavuşacak, belki çoktan pörsümüş olan kalbin gençleşecek. aydınlanmış gözlerinin önünde her şey bambaşka görünecek: yeni duygular içinde yeni fikirler doğuracak; din, ahlak, şiir, sanat, dil, hepsi de önünde çok daha güzel, çok daha soylu biçimlere bürünecekler ve böylece kendi inancından emin ve düşünceli bir heyecanla dünyanın yeniden doğuşunun şafağını selamlayacaksın.

siz iğrenç yasaların mahzun kurbanları, alaycı bir dünyanın yağmalayıp taciz ettiği, çalışıp didinmesinde fayda, istirahatinde ümit olmayan insanlar, metin olun, bitimsiz değil gözyaşlarınız. babalar ıstırap içinde diktiğini, çocuklar keyif içinde biçecekler.

ey özgürlük tanrısı! eşitlik tanrısı! daha aklım ermeden kalbime adalet duygusunu koyan, işit coşkun duamı! bütün bu yazdıklarımı bana sen bildirdin. düşünceme şekil verdin, çalışmamı yönlendirdin, efendinin ve kölenin önünde senin gerçeğini yayayım diye zihnimi garabetten, kalbimi esaretten korudun. bana bahşettiğin güç ve yetenekle konuştum, eserimi tamamlamak da sana kalıyor. kendi çıkarımın mı peşindeyim, yoksa senin şanının mı, en iyi yine sen bilirsin ey özgürlük tanrısı!

ah adım anılmasın da insanlık özgür olsun! kendim zulmet içinde kalayım da tek halkın aydınlandığını göreyim; soylu ruhlar aydınlatsın halkı, çıkar gütmeyen yürekler rehberleri olsun. mümkünse bir an önce sonuçlansın davamız; kibri ve cimriliği eşitlik içinde boğ tanrım; bizi köle eden bu zafer aşkını sustur; zavallı evlatlarına özgürlüğün bağrında kahramanların veya büyük adamların yeri olmadığını öğret. güçlüye, zengine, huzurunda ismini ağzıma almadığım insanlara, suçlarının dehşetini ilham et ki en başta onlar topluma borçlarını ödemeye gönüllü olsunlar; pişmanlıklarının çabukluğuyla bağışlansınlar. böylece büyüğü küçüğü, alimi cahili, zengini fakiri tasviri imkansız bir kardeşlikte birleşsinler ve hepsi de yeni bir marş söyleyerek, senin sunağını baştan inşa etsinler ey özgürlük ve eşitlik tanrısı!

11.01.2012

ihtiras oyunu

jerzy kosinski

fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. kıvrak, sırım gibi bir ispanyol'du. kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "interstate wildlife cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

"hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "çiftlik işçisine gereksinimin var mı? uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

"gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi fabian. "aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

elini uzattı adam. "benim adım rubens batista. bir zamanlar kübalı, santiago'luydum, şimdi özgürlükçü amerikalıyım. birlikte çalıştığım kişiler beni latin hustle diye çağırır."

fabian uzatılan eli tuttu. parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

"nerede kalıyor bu insanlar? satış işi nerede yapılıyor?"

"birkaç mil ötede. her gemi gelişinde başka yerde. florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

"gidelim" dedi fabian.

latin hustle'ı izleyen fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

latin hustle, fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam fabian'ı selamladı. latin hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

"ismim coolidge" diye lafa başladı, fabian'ı ve karavanı süzerek. "hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

sürüyü yararak fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

"yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu fabian.

"ne dediniz?" diyerek baktı coolidge.

"insan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi fabian.

"kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı coolidge, bilgiçlik taslayarak. "olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

"biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti coolidge. "önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

fabian adamın gözlerinin içine baktı. "bu yardımın fiyatı ne kadar?"

"eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

"hiç genç kadın yok" dedi fabian gelişigüzel.

"genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu latin hustle kayıtsızca.

"hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi fabian.

"ne kadar genç olmalı?"

caddeye çıktılar. peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. latin hustle, fabian'ın kıza baktığını fark etti. "tatlı bir kız çocuğu" dedi.

"çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı fabian.

"ne demek istediğini anlıyorum." düşünceli bir havaya girdi latin hustle. "böyle birine babalık etmek ister miydin?"

fabian güldü. "babalık etmek mi? biraz geç değil mi? kızın zaten bir babası var."

"ya yoksa? onun babalığı olmak ister miydin?"

"diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi fabian ihtiyatla, "ne olacak?"

"evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

"ne derece yasal bu?" diye sordu fabian.

"soluk alıp vermek kadar yasal." dedi latin hustle. "bu çocuklar yetim. terk edilmiş. kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

"senin bu işle ilgin ne?"

"her zamanki gibi ufak bir komisyon. hepsi bu."

"gidelim" dedi fabian birdenbire.

"buyurun" diye karşılık verdi latin hustle.

kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu latin hustle. yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti fabian'a. görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. en üst kata çıktılar. geniş bir bekleme odasında buldu kendini fabian. içerde dört adam daha vardı. latin hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. latin hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için fabian'a işaret etti.

bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. ayağa kalktı ve fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. latince ve ispanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

fabian adamın karşısına oturdu, latin hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

avukat, fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

"rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

"öyle" dedi fabian.

"ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

"doğru."

avukat masanın üzerinden eğildi. gülümsemesi arttı. "öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

fabian başını salladı.

"mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "olanaklara sahip bir insan olarak, rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

"kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı latin hustle.

avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. fabian'a döndü.

"ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" kalemini havada salladı. "evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

fabian duraksadı.

"okul çağında. genç bir hanım" dedi latin hustle.

avukat not aldı. "çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

"evde yetiştirmeyi." latin hustle sırıttı.

"okula göndermeyi yeğlerim" dedi fabian.

avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

"sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

"anlayamadım" dedi fabian.

"özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

"tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı latin hustle.

avukat ona aldırmadı. "öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." kalemini masaya vurdu. "evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "o zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

"sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi fabian.

"tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. yeniden resmi tutumunu takındı. "ilk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

"henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı latin hustle.

"ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

"ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu fabian.

"çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

"vesaireler fiyata eklenir" dedi latin hustle.

"ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "hepsi burada" dedi. "ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

"neyse ki kızların değil." latin hustle gözünü kırptı.

"evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu fabian.

avukat elini salladı. "gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

"kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu fabian.

"kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

"gerçek bir profesyonel baba." latin hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "lütfen bu konuda rahatça düşünün." ağır albümü müşterisine teslim etti. latin hustle, fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. odada üç adam kalmıştı. fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

9.01.2012

dizeler

umay umay


yüreklerinin en düşsüz yerinde
öyle apansız kalakaldım
ben kötüyüm, erdem kimin adı
bir bıçakla rüzgar sokarım içime
sonra iyileşeceğimi söylerim
cam kırıklarının üzerinde sevişmekten bıktım derim
az acıyı arıyordum kendi kanımı içiyordum derim

dilsizim
babam da yok benim

nerem varsa insan kalan
işte orası acıtıyor

bir mum söndüğünde bir denizci ölürmüş; ya da mavi yüzlü bir kadın.

insan hayatta bir kez ölür arkadaşım

kentleri yakmayacağım. kentleri sularla kaplayacağım. ıslak pardösülü adamlara aşık olacağım. hala sıcak bir koltuk altı dilenen fahişelere, düşlerinden vurgun homoseksüellere. yeterince masumuz artık diyeceğim, kalmadı gözyaşımız.

aşksızlık dansa yenik düşmektir

yalan, ağdalı bir salyadır televizyon
hepimiz kahramanıyız birbirimizin, hepimiz birbirimizin soytarısı

hep birlikte ağladılar; kalbinizi çalan biz değildik ki.

benim aşkım fırfırlı bir çocuk külodudur sadece

ölümün üzerinde bir leş kargasıdır zaman. gece kuşlarının son nakaratı koğuşlara dalar. gıcırdayan ranzalar göz oyuklarının şarkısına katılır. oysa orada yuva yapıyor sessizlik sinsice.

artık özgürüm. öyle yalnızım ki

her aşk bir orospu yaratıyor
bense beyaz duvaklar, dokunduğumda irkilen sırtlar çiziyorum
ben de oluyorum, o senin kendin için korktuğun yerde

dur gitme, sana bir şey verecektim

ağlama kalbim, ağlama. ben hep sokak orospularına, ibnelere, travestilere aşık olacağım. hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. senin için akvaryumlar çalacağım. sen büyük evler gibi yıkıldığında sanma ki acımı öptüğünü unutacağım. çünkü, ne mucize, hep güzel bir kadın olacağım. hayatım boyunca yağmura rastladım, hep yağmura. sana. pis yağmur, pis yağmur.

hayat! benden gizlediğin ellerini hangi cebinde saklıyorsun?

7.01.2012

good will hunting

gus van sant

"önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.

boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.

sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz. 

sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun."

5.01.2012

walter benjamin

jay parini

1940 mayısında, batı cephesindeki 'oturma savaşı' sona ermişti; hitler'in birlikleri hollanda'ya, belçika'ya ve fransa'ya girmişti. haziranın ortasında, ilk alman birliklerinin paris'i işgal etmelerinden hemen önce, benjamin kız kardeşiyle birlikte güneye kaçtı. gaz maskesi ve özel eşyaları dışında başka hiçbir şeyi yanına alma fırsatı bulamamıştı. elyazmaları ve diğer ufak tefek eşyaları paris'te kalmıştı. "pasajlar" adlı çalışmasına ilişkin malzemelerini ve ön çalışmalarını georges bataille'a vermişti; bataille da bu malzemeyi bibliotheque nationale'de koruyarak kurtarmıştı. benjamin, haziran ortasından ağustos sonuna dek lourdes'ta kaldı ve horkheimer ile adorno'nun, kendisine abd için bir giriş vizesi sağlamayı başarabilip başaramayacaklarının belirsizliğinden büyük sıkıntı duydu. sonunda vizeyi ağustosun son günlerinde, marsilya'daki amerikan konsolosluğundan alabildikten sonra, bir grup mülteciyle birlikte pireneler'den gizlice ispanya'ya geçmek üzere yola koyuldu. fransa'dan çıkış vizeleri olmadığı için ispanyol sınırından geri çevrildiler. bunun üzerine benjamin, 1940 yılının 26 eylülünü 27'sine bağlayan gece, sınır köyü port-bou'da aşırı dozda morfin hapı içerek yaşamına son verdi. bu küçük yerleşimin mezarlığında, benjamin'in mezarının hangisi olduğu artık belli değildir.

1.01.2012

hitler ve stalin

richard dawkins

hitler ve stalin ateistlerdi. bu konuda ne söyleyeceksiniz?

"bu soru din konusunu tartışmaya açtığım hemen her konferans ve elbette çoğu radyo sohbetinde karşıma çıkmıştır. bu soru haşin ve kızgın bir tavırla yöneltilir ve iki genel sanı vardır:

1. stalin ve hitler ateisttir.
2. yaptıkları korkunç şeyleri ateist oldukları için yapmışlardır.

birinci sanı, stalin için gerçek ancak hitler için şüphelidir. ancak birinci sanı her koşulda yersizdir; çünkü ikinci sanı doğru değildir. yersiz bir sanıdan yola çıkıldığına göre, hiç kuşkusuz her iki iddia da mantıksızdır.

odaklanmamız gereken nokta, kötü ya da iyi insanların dindar ya da ateist olup olmadıkları değildir. önemli olan, hitler ve stalin'in ateist olup olmadıkları değil, ateizmin insanları kötülük yapmakta sistematik olarak etkileyip etkilemediğidir.

bazı ateistler kötü eylemler sergileyebilir; ancak bu kötülükleri ateizm adına yapmazlar. din savaşları ise gerçekten de din adına yapılmıştır ve bu tür savaşlar tarihte korkutucu derecede sık görülür. ateizm adına yapılmış herhangi bir savaş yoktur. savaşlar ekonomik hırslar, siyasi tutkular, etnik ya da ırksal ön yargılar, keskin dindarlık, intikam ya da bir ulusun yapısındaki bir tür vatansever inançla başlar. bir savaşın fitilini ateşleyebilecek bir diğer gerçekçi motivasyon ise, bir insanın sarsılmaz bir biçimde kendi inancını tek gerçek inanç olarak görmesidir ve bu görüş rakip dinlerin tüm takipçilerini kafir olarak gören ve ölüm cezasına mahkum eden ve aleni bir şekilde, tanrı'nın askerlerinin doğrudan cennete gideceklerini vaat eden bir kutsal kitapla desteklenir."

sam harris: dinsel inancın tehlikesi, sıradan insanların çılgınlık meyvelerini toplamalarına ve bu meyvelerin kutsal olduklarına inanmasına imkan vermesidir. her yeni neslin çocuklarına dinsel konuların diğer konular gibi haklı çıkarılmasına gerek duyulmadığı öğretildiğinden, medeniyetler hala akılsız ordularla dolup taşmaktadır. bugün bile birbirimizi eski literatüre dayanarak öldürmekteyiz. bundan daha üzücü ve saçma bir şey olabilir mi?

"bir düşünün, hangi insan inançsızlığı uğruna savaşmak ister?"

31.12.2011

uzun lafın kısası

alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

konfüçyüs: bir insan uzağı düşünmezse, yakın bir zamanda kesinlikle üzüntüyle karşılaşacaktır.

muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

rollo may: sizi kabul edecek bir baba olmadan yaşayabilirsiniz; ama sizce anlam taşıyan bir dünya olmadan yaşayamazsınız.

kierkegaard: bir kızı baştan çıkarmak ustalık değildir ama baştan çıkarmaya değer birisini bulmak büyük şans gerektirir.

virginia woolf: kişi yirmi beşine varmışsa, yaşamının en iyi günleri geride kalmıştır.

schopenhauer: kitlenin kafası, hakiki mutluluğun yer bulamayacağı denli sefil bir sahnedir.

çehov: dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.

dostoyevski: insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

27.12.2011

uygarlık

jack london

uygarlık tarihi, elde kılıç dolaşarak yiyecek aramanın tarihidir. sisli genç dünyada, doğan, öldüren, yiyecek arayan, ilkel uygarlıklar kuran, çöken, daha güçlülerin kılıcı altında düşen, tamamen yok olan hayalet ırkların izlerini görürüz. insan, herhangi bir hayvan gibi, yutabileceği şeylerin peşinde koştu; romantizm ve serüven için değil, karnını doyurmak için çıktı maceralarına. virginia'yı sömürgeleştirmek için yelken açan müflis bir zengin de, hawaii'nin şeker tarlalarında çalışan kavruk bir çinli de, kıyasıya aynı şey için uğraşıyordu; evinde bulamadığı yiyecek için.

dünyadaki büyük adamlar, yapacak işleri olduğu ve bu işleri yaptıkları için, durmadan ve kudretle çalıştıkları için büyüktür; işleri içinde kendilerini kaybetmişler ve bir gün kendilerine şeref payeleri verilip isimleri herkesin ağzında dolaşmaya başladığı zaman şaşırmışlardır.

yaşam üzerinde savaştan daha yıkıcı olan şey, sanayidir. uygar toplumlarda insanlar, hastalıkların azgın, çürümenin yaygın, kıtlığın süreğen olduğu teneke mahallelerde ve işçi banliyölerinde toplanmıştır; buralarda, modern savaşlardaki askerlere kıyasla daha tez ve daha çok sayıda ölüm gerçekleşir.

mezara varan yolda sendeleyerek ilerleyen insanın ömrü, zorluklar ve iniş çıkışlarla doludur; öyle olması da iyidir. acı olmadan tatlı bilinemez.

insanların, midelerinden daha değerli ve yüce bir şeye ulaşacakları, onları eyleme geçirmek için midelerinden daha iyi bir güdüleyicinin bulunacağı zamanı iple çekiyorum. insanın asillik ve üstünlüğüne olan inancımı koruyorum. ruhsal güzellik ve özverinin, günümüzdeki berbat oburluğu yeneceğine inanıyorum. ve son olarak, işçi sınıfına güveniyorum. bir fransız'ın söylediği gibi: "zamanın merdiveninde her zaman, yukarı çıkan tahta ayakkabıların ve aşağı inen cilalı çizmelerin sesi yankılanır."

25.12.2011

monsieur verdoux

charles chaplin

hayat, kolaylıkla kötü ve acımasız bir hale dönüşebiliyor. onu güzel ve saygın tutmak için çaba göstermeliyiz.

bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil, sorunlarımız bile.

kadınlar gerçekçidirler; onları fiziksel özellikler yönlendirir. bir kadın bir erkeğe ihanet ettiğinde onu küçük görür. ne kadar iyi biri olursa olsun, bir erkekten kolaylıkla vazgeçebilir ve söz gelimi, daha çekici bir erkeğe kapılabilirler.

aşk gerçek ve çok derin bir kavramdır.

yıpratıcı ve hüzünlü bir dünyada yaşıyoruz; ama güzellikler onu anlamlı kılıyor.

insanın içinden cenazelerde gülmek, düğünlerde ise ağlamak gelir.

herkesin aşka ihtiyacı vardır.

daima mücadele edilecek bir şey vardır. umutsuzluk uyuşturucu gibidir. hayat, mantığın ötesindedir. bu yüzden devam etmelisiniz. kaderinize boyun eğseniz bile.

aklımı tam 35 yıl dürüstçe kullandım. sonra kimse aklıma ihtiyaç duymadı. kendi işimi kurmaya zorlandım. dünya da beni bir seri katil olma yolunda cesaretlendirdi. bu dünya toplu katliamlar için silah imal etmiyor mu? onlar da masum kadınları ve küçük çocukları öldürmüyorlar mı? üstelik çok bilimsel çalışıyorlar. bir seri katil olarak ben, onların yanında acemi kalırım.

bir konuda başarılı olmak için iyi planlama gerekir.

iyi ve kötü zıt güçlerdir. ikisinin de fazlası hepimizi ortadan kaldırır.

savaşlar, çatışmalar, hepsi iş gereği. rakamlar görecelidir. bir cinayet seni katil yapar, milyonlarcası ise bir kahraman.

21.12.2011

yargı

antoine de saint-exupery

büyüklerin her zaman açıklamalara ihtiyacı var. büyükler, bir şeyi, hiçbir zaman kendi başlarına anlayamazlar. çocukların da her zaman açıklama yapmaları yorucu oluyor.

kendini yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.

kendini beğenmişlere sorarsanız, herkes onlara hayrandır. kendini beğenmişler övgülerden başka şey duymazlar.

insan işini aksatmadan da pekala tembellik edebilir.

insanların nerede olduklarını kimse bilemez. rüzgar, bir yerden bir yere sürükler onları. köksüzdürler, bunun da çok acısını çekerler.

büyük bir sır karşısında boyun eğmemek olmaz.

insan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanır. insanların bir şeyi öğrenmeye ayıracak vakitleri yok artık. her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. arkadaş satan satıcı olmadığından, insanların arkadaşları da olmuyor.

ona ayırdığın zamandır, senin gülünü değerli yapan.

sadece çocuklar ne aradıklarını bilirler. bezden bir bebeğe zamanlarını verirler; bebek, onlar için çok önemlidir: biri onu ellerinden alsa ağlarlar.

insan birazdan ölecek bile olsa, bir arkadaş edinmiş olması gene de güzeldir.

çölü her zaman sevdim ben. bir kum yığınına oturursunuz. bir şey görülmez. bir şey duyulmaz. yine de, suskunluk içinde bir şeyler ışır.

şiddetli hareket az iz bırakır.

insanlar, trenlere tıkış tıkış doluşuyorlar ama ne aradıklarını artık bilmiyorlar. o zaman da koşuşturuyor, dönüp duruyorlar. bir hiç için..

geceleri gökyüzüne bakmak ne güzeldir! bütün yıldızlar çiçek açar o zaman.

her kalabalıkta, göze çarpmayan; ama gerçekte olağanüstü haberci olan insanlar vardır. bunu kendileri de bilmezler. 

hiçbir şey düşünmez o. işte bu, kendisini yanlış düşünmekten alıkoyar.

emriniz altında bulunanları sevin. ancak, onlara bunu söylemeyin.

hayatta çözüm yolu diye bir şey yoktur. yalnızca, hareket halinde kuvvetler vardır. bunları yaratmak gerekir. çözüm yolları sonra kendiliğinden gelir.

rahattan mutluluk uman insan kendi kendini aldatır. insan, mutluluğu ancak yaratıcı eylemde bulabilir; çünkü bu, onun kendi zayıf yönünü yok etmesini sağlar.

acıdır bir arkadaşı unutmak. herkesin arkadaşı olmaz.

insan, kendisinden daha sürekli, daha dayanıklı eserler yaratarak ölümü; içinde hayatın anlam kazandığı bir düzen ve töreler kurarak da dünyanın ilk kargaşalığını yok eder.

anlaşmazlıkların kaynağı dildir.

tanık durumu beni hep tiksindirmiştir. olaya katılmazsam ben neyim ki? var olmak için katılmaya ihtiyacım var. bilmek, ne kanıtlamak, ne de açıklamak demektir. bilmek, her şeyi görme haline varmaktır. ama görmek için de önce katılmak gerekir. bu ise, çetin bir çıraklık devresi geçirmek demektir.

herkesten yapabileceği şeyi istemeli.

derin bilgi ve dolu yaşamanın yolu, hayata katılmak, dalgaya karışmaktır. savaşı tanımak için savaşmak gerekir. dünyayı tanımak için, bir sanatta çalışmak, yani dünya üzerinde kendine somut bir tutamak sağlamak gerekir.

insanlar içinde de yalnızdır insan.

uçakla, şehirlerden, muhasebecilerden uzaklaşır, bir köy gerçeği bulursunuz. bir insan işi yapar ve insanın kaygılarını tanırsınız. rüzgarla, yıldızlarla, geceyle, kumla, denizle temasa gelirsiniz.

bütün insanlar birer köledir.

zafermiş.. bozgunmuş.. anlamı yok bu sözlerin. hayat, bu sembollerin altındadır ve daha şimdiden yeni semboller hazırlamaktadır. bir zafer, bir halkı zayıflatır. bir bozgun, bir başka halkı uyandırır. önemli olan, yalnız hareket halindeki olaylardır.