3 12 2011

asfalt yol

sabahattin ali

istasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. iki adım bile atacak halim yoktu. çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.

içi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. birdenbire duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına atmıştı. şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye çalışıyordum.

gideceğim köyü bir şoför göstermişti. burası oturduğum yerden yarım saat kadar uzakta, kül rengi bir kerpiç yığını idi. bir kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada, ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.

belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve sallanarak doğruldum. küçük çantamı yerden alıp yürümeye başladım. kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu. ilk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.

akşam olmaya başlamıştı. köye yaklaşınca ortalığı büsbütün bir kızıllık kapladı. kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.

köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma yanmakta olan tezek kokusu geldi. gözümün önünde, saç üzerinde yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar canlandı.

sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu.

gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamda birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.

kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. içlerinden biri muhtarmış. benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi:

"daha harmanların hepsi kaldırılmadı. çocuklar okula falan gelmezler. beş on gün oturup dinlenirsin!" dedi.

çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı. köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar. şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. yalnız bir yol meselesi var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum. ilk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer bütün vilayetin en büyük derdiymiş. herkes mahsulünü, yolcusunu bunun üzerinden geçirmeye mecbur. başka yol yok ve buna da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. işin garibi, vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan yol da bu. herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını bu kadar geri bırakmış. ben, hem bizim köyden, hem de başka köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. uzun istidaları hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim. böylece hepsi okunmuş olacak. yolun yapılmasında köylünün nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikir ileri sürdüm.

geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz tuhaf muamele etti. kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay etmeyi tercih ediyor gibiydi. neden diye merak ettim. sonra laf arasında:

"siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz galiba, talebeniz pek mi az?" dedi.

"az değil ama, o da vazifem değil mi?" diye cevap verdim. alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. bir şey söylemedi. sonra dışarıda, kahvede arkadaşlardan duydum. maarif müdürü bana kızgınmış. ben köylülere teşkilatı esasiye kanunu'nu (anayasa) okumuş, anlatmıştım. kadastro'da işi olan bir köylü bir istida vermiş, bir müddet sonra da cevap istemiş. "ne cevabı" denince: "basbayağı cevap vereceksiniz! mecbursunuz! kanun var!" diye dayatmış. sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.

hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok. bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. benim öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir rüstem ağa var. şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor. bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler söylediğini duydum. pek şaşmadım. bütün teşebbüslerden henüz bir şey çıkmadı. ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum. (çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (bayındırlık vekaleti) memurlar benimle açıktan açığa alay ediyorlar. fakat akşamları köyde, istasyondan dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini görünce içim acıyor. kendi kendime: "başladığın işi yarıda bırakma iki gözüm, sana yakışmaz!" diyorum.

ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. vilayet konağında bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. köylüler bile benim bu gayretime şaşıyorlar. onlarda da bu işin sonu çıkacağına dair bir ümit yok.

hala bir şey çıkmadı. galiba bu yolu yapmayacaklar. köylü de bana yardım etmiyor. pek ölü mahluklar. belki de pek akıllı mahluklar da, boş yere uğraşmak istemiyorlar. içimde hiç şevk kalmadı. insana birkaç kelime ile cevap verseler yine neyse; fakat ne evet, ne hayır! sanki bu istidaları ses vermez bir derin kuyuya atmışız.

akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. bazen tozdan bembeyaz olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor, bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor. bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. bazen koşup yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on metrelik bir yeri bir "yol" haline koyarak kendi hisseme düşen vazifeyi yapmış olmak istiyorum.

bizim iş birdenbire canlandı. geçenlerde şehre büyüklerimizden biri gelmiş. otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan bahsetmiş, vali de hemen atılarak, "ilk düşündüğümüz şeylerden biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri hazırlanıyor. hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyoruz. acaba bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?" demiş.

o büyük zat da:

"gelirim tabi.." diye cevap vermiş.

bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. ben meğer uykudaymışım, vali projelerden bahsediyor. demek zannettiğim kadar bu işe lakayt değillermiş; yalnız gürültüsüz, şatafatsız bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.

fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya verildi. vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. köyde de itibarım artar gibi oldu. bizim köylülerin insana muamele edişleri zaten barometre gibi.

bence bu dört yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu. üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz bir şose yeterdi. fakat belki başka bir düşündükleri var. belki her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. bu kadar büyük işlere aklım ermez. bir yol olsun da, paramız varsa isterse halı da döşetilsin.

vali ankara'ya gitmiş. tetkikat yapan mühendisler yolun yarım milyona çıkacağını söylemişler; halbuki vilayet bütçesi 350 bin lira. bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş, onlar da maliye vekaleti'nin kefaleti olmadan para vermemişler, maliye vekaleti de meclis'ten izin almadan kefil olamazmış; hulasa karışık işler vesselam. vali bütün bunları yoluna koymak için gitmiş. adamcağız bu yol meselesini kendine iş edindi. meclisi umumi'den tahsisat almak için bir nutuk vermiş, vilayet gazetesinde okudum. bir belagat numunesi. kendisini bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. hakikaten büyüklerimiz her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar. yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan hiç bahsetmiyor, yolun köylülere ne kadar faydası olacağını da söylemiyor. belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun için. her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa, ne mutlu bana..

yolun yapılmasına başlandı bile. bankalardan borç alınmış, bilmem kaç senede ödenecekmiş. borç taksitlerine karşılık olmak üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. işin buraya varacağını hiç düşünmemiştim. fakat daha ortada bir şey yok. vakitsiz telaş etmeyelim. para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek çok şeyler var. mesela vali çok alakadar olduğu bu yol meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir.

yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar var. silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. bu çalışma akşam geç vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar. amelenin çoğu açıkta yatıyor. müteahhit çadır yetiştirememiş. şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. bizim köyden de amele yazılanlar var. beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler. bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir halde. müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için bile on dakika zor izin veriyormuş.

bizim köylü önceleri pek lakayttı; fakat taş döşenip asfalt işi başlayınca hepsini bir merak sardı. kocaman kazanlarda kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini, hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul edemiyorlar. tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.

yol bitti. birkaç gün sonra açılış töreni olacak. köyün yanındaki tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor. iki tarafına ağaç da dikeceklermiş. enfes bir şey doğrusu. bütün vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde bir şey hopluyor. yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var. müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. fakat herhalde dedikodudan ibaret. bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.

bugün ömrümün en mesut günü idi. şehrin kenarında taklar kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler. hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne silindir şapkayı oturtmuş, "1.55" boyu ile ön tarafta yer almış. ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. maarif müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden ayrılmakla kıyamet kopmaz ya.. bu yol bir parça benim eserim demektir. halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım geliyor. yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına gelmeleri için işaret ettim. bu yol herkesten evvel onların demektir. birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı, ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.

vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi işitemedim; yalnız kulağıma: "cumhuriyet, bayındırlık.. rehberlerimiz.. her şey halk için.." sözleri geldi. birkaç kişi daha, kısa sözler söylediler. kurdele kesildi, önce valininki olmak üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. arkasından memurlar beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır gibiydi. köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak parlayan asfalta bakıyorlardı.

her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.

yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete bir rapor vermişler. kağnıların ve öküz arabalarının; hatta diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler. bunda yolun pek sağlam olmamasının da tesiri olacağını hiç ağızlarına almamışlar; halbuki yalnız kağnıların değil, biraz yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve yer yer bozukluklar görülüyordu.

vilayetçe telaşa düşmüşler. daha parası ödenmeyen yolun, o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini men etmeye karar vermişler.

köyde bu havadise kimse inanmak istemedi; fakat birkaç köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince, herkes işin ciddi olduğunu anladı.

bu yasak pek ağırdı. yol iki dağ arasındaki bir boğazdan geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. bir yere toplanıp bir çare düşündüler; fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.

altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı.

hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman gözlerle bakıyordu. bir gün akşamüstü muhtar geldi:

"oğlum" dedi, "biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol meselesi işi değiştirdi. köylü başımıza gelen bu derdi senden biliyor ve söz dinlemiyor. birkaç keredir seni dövmeye; hatta daha ileri gitmeye kalktılar, ben zor önüne geçtim. başka köylerde de senin düşmanların çoğalıyor. bir gün başına bir iş gelir. iyisi mi, güzellikle buradan git. darılma, gücenme, hakkını helal et!"

ben de bunu düşünmüyor değildim. köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm.

27 11 2011

şok doktrini

zülal kalkandelen

"donald ewen cameron kimdir" diye sorulsa kaç kişi doğru yanıt verir bilinmez. oysa insanlık tarihinde utançla anılacak bir psikiyatristin adıdır bu.

cameron, 1950'li ve 60'lı yıllarda, insan hafızasının kontrolü üzerine yürütülen cia projesi mkultra kapsamındaki deneyleri yapmış. depresyon, anksiyete gibi şikayetleri olan hastalarına kendilerinden habersiz ilaç vererek elektrik şok tedavisi uygulamış. amaç, hafızadakileri silip yeni bir insan yaratmak.

naomi klein, "şok doktrini: felaket kapitalizminin yükselişi" adlı kitabında kapitalizmin de aynı şok yöntemiyle yayıldığını söylüyor.

klein, cameron'un "şok terapisi"nden yola çıkarak, savaşlar, terör saldırıları, darbeler ve doğal afetler yoluyla toplumlarda şok yaratıldığını söylüyor. sonra da, bu ilk şokun yarattığı korku ve düzensizlik ortamını kullanan politikacılar ve şirketler aracılığıyla, ekonomik olarak ikinci şok gerçekleştiriliyor. bunlara direnenlere, gerekirse, polis ve hapishane sorgularında üçüncü şok uygulanıyor. amaç, toplumu kapitalizmin vahşi uygulamalarına hazır hale getirmek.

bu model, thomas friedman'ın geliştirdiği modern kapitalizmin taktiksel stratejisiyle de uyuşuyor:

"büyük bir kriz beklenir ya da yaratılır, vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken devlete ait hizmetler özel kişilere devredilir ve sonra da bu sözde reformlar kalıcı bir hale getirilir."

ne diyordu kapitalizmin gurusu: "ister gerçek olsun, isterse gerçek gibi algılansın; sadece bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur." yani yarat krizi, yap yağmayı! ırak'ta bilim insanlarının katledilişi, kültür birikiminin yok edilişi, amerikan özel güvenlik şirketi blackwater'ın karıştığı skandal, hepsi aynı oyunun bir parçası. beş yıllık işgalin sonunda gelinen nokta içler acısı.

ırak'ta profesyonel olarak iş sahibi olanların %40'ı, doktorların %35'i, 2003'ten bu yana ülkeyi terk etti. toplam nüfusun sadece %32'si içme suyuna ulaşabiliyor ve kanalizasyonları çalışan yerlerde yaşayanların oranı sadece %19.

eh, bu durumda işgalci güçlere iş düşüyor değil mi? önce yıktılar, şimdi yeniden inşa edecekler; ki sonra yeniden yıksınlar.

neoliberal ekonominin şoklara bağımlılığı, bugüne kadar latin amerika'dan rusya'ya, lübnan'dan ırak'a kadar dünyanın her yerinde kendini gösterdi. rusya'da bir gecede yapılan özelleştirmelerle zengin olanlar; lübnan'da dış borcu halktan alınan yüksek vergilerle kapatmaya çalışanlar, ırak'ta hakim olan korku ve düzensizliği en büyük umutları olarak gören batılı güvenlik firmaları.. ve sonunda felaket kapitalizmine karşı gelmeyi öğrenen halklar!

via emre kongar

25 11 2011

ingeborg bachmann

ahmet cemal

malina'da toplumu 'en kanlı arena' diye nitelendirmiş olduğu anımsatıldığında, bachmann'ın yanıtı şöyledir: "evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? insanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği; ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içerisinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla."

"insan ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. evet, belki de gelmeyecek; çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. gelmeyecek; ama ben yine de inanıyorum geleceğine. çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam."

19 11 2011

ekonomi tetikçileri

emre kongar

john perkins, yıllarca istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir stratejik-ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak çalışmış. bir süre sonra çokuluslu şirketlerin ve istihbarat örgütlerinin dünya ülkelerini nasıl sömürdüğünü gördüğü için, vicdanı isyan etmiş ve oturmuş bir kitap yazmış. yazdığı kitap, şok doktrini yönteminin ekonomik alanda nasıl işlediğini gösteriyor. perkins, yazdığı kitapta özet olarak şunları söylüyor:

"ekonomi tetikçisi olarak amacımız küresel bir imparatorluk kurmaktır. bizler, diğer ülkeleri, şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.

mafya gibi, ekonomi tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar:

elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç sağlarlar. bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. aslında paranın çoğu amerika'yı hiç terk etmez. sadece washington'daki bankalardan new york, houston veya san francisco'daki mühendislik firmalarına aktarılır. verilen kredi hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere -kreditörlere- döndüğü halde, borçlu ülkenin anaparayı ve faizin tamamını ödemesini isteriz. eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı çok büyük olur ve borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemeleri aksatmaya başlar. işte o zaman biz de mafya gibi bu borcun diyetini isteriz. birleşmiş milletler'de amerika'nın isteği doğrultusunda oy vermek ya da askeri üs kurmak veya petrol gibi değerli kaynaklara el koymak şeklinde olabilir bu diyet. buna rağmen borçlunun borcu devam eder. böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur."

"2004 itibariyle üçüncü dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar dolara yükselmiştir. bu tutar, tüm üçüncü dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır. aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. yine bu ülkelerde nüfusun en üst %1'i, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90'ına sahiptir.

bu çağdaş şirketokrasi imparatorluğunun gücü, etkisi ve sinsiliği, roma ordularını, orta ve güney amerika'yı fetheden ispanyol konkistadorlarını, 18-19'uncu yüzyılın avrupalı sömürgecilerini çok geride bırakır.

biz ekonomi tetikçileri kurnazızdır. bizler tarihten ders aldık. kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.

ekvador, nijerya, endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz. washington ve paris'te bürokratlara ve bankerlere benzeriz, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz. yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır."

17 11 2011

dizeler

sadi şirazi

iki şey deliliğe işaret eder
biri söyleyeceği yerde susmak
diğeri susacağı yerde konuşmak

bu dünyada çok görülmüştür
nice akılsızların izzetli
nice akıllılarınsa değersiz bilindiği
simyacı kaygı ve keder içinde ölmüş
ahmak, harabede define bulmuş

başkalarının ayıbını sana döken
ayıbını başkalarına da aktaracaktır

halk, tavus kuşunu süs ve tüyüyle sever
ama o, çirkin ayağından çekinir

eğer o saygın dost, beni inleterek cellada teslim etse
üzülürüm elbet ama can telaşına düşerim sanmayın
asla beni öldürtmek istediğinden dolayı değil kederim
acaba ben ne günah işledim de dostum incindi derim

biri bütün gece hastanın başucunda ağlamış
gündüz ağlayan ölmüş, hasta ayağa kalkmış
nice hızlı at yolda kaldı, menzile eşek vardı
sağlam insan toprağa girdi, yaralı yaşadı

benim soframda varsın köfte olmasın
zahmetime katıksız ekmek de köftedir

zengin adam dağda, çölde garip değildir
nereye gitse çadır kurar
dünya muradına ermeyen kişiyse
anayurdunda bile yabancılık duyar

bir düşman görmemek için
bin dosttan ayrılmak gerekir

15 11 2011

eat pray love

ryan murphy

sevdiğim insanlara görünmez olurum.

kalmaktan daha önemli olan tek şey gitmekmiş. kimseyi incitmek istemedim. sessizce kapıdan çıkıp grönland'a ulaşana kadar durmadan koşmak istedim.

tüm bunlar, etkilenmenizin karşısında elinize geçen, hiçbir zaman istediğinizi itiraf etmeye bile cüret edemeyeceğiniz halüsinatik dozun itirazıyla başlar. gürleyen aşkın ve heyecanın duygusal bir uyuşturucusu. yakın zaman sonra bu etkilenmeyi bir uyuşturucuya bağımlıymışsınız gibi aç bir takıntıyla arzularsınız. bu sizden esirgendiğinde, hastalanır, delirir, darılırsınız size ilk başta bu bağımlılığı sağlayan; ama şimdi iyi mal almak için para vermeyi reddeden dağıtıcıya. lanet olsun ona, önceden bedavaya verirdi. bir sonraki aşamada, kendinizi zayıflamış, bir köşede sallanırken, sadece tek bir şeye tek bir kez daha sahip olabilmek için ruhunuzu bile satabileceğinize emin bir halde bulursunuz. bu arada bir zamanlar taptığınız etki, artık kendinizce reddedilir. size daha önce hiç karşılaşmadığı birine bakıyor gibi bakar. ama burda ironik olan, onu suçlamakta zorlanmanızdır. yani, bir halinize bakın. berbat durumdasınız. kendi gözlerinizce bile tanınamayacağınız haldesiniz. artık karasevdanın son limanına varmışsınızdır. benliğin tamamen ve acımasız çöküşü.

şunu bil ki, bu insanların başına gelir. yirmilerinde aşık olurlar, evlenirler, granit mutfak tezgahı yaptırırlar, otuzlarında beyaz tahta çitler yaptırır ve bir yerde farkına varırlar ki, "bu bana göre değil." sonra kaybederler, tepetaklak olurlar, delicesine incinirler, doğrulurlar ve uygun adım, marş, kıçlarını deli doktorunun ofisine getirirler. öylece ayrılamazlar.

harika bir eski italyan fıkrası vardır. fakir bir adam her gün kiliseye gider ve büyük bir azizin heykelinin önünde dua edip, yalvarır: sevgili azizim, lütfen, lütfen, lütfen, lotoyu kazanayım." sonunda deliye dönen heykel canlanır aşağıda yalvaran adama bakar ve der ki "oğlum, lütfen, lütfen, lütfen bir bilet al."

bir adamın karşısında soyunduğun bu kadar senelerden sonra hiçbiri senden gitmeni istedi mi? hiç giden oldu mu? ayrılan? hayır. çünkü önemsemiyor. odada çıplak bir kızla birlikte. lotoyu kazandı.

hayır demekten ve sabah kalkıp bir gün önce yediğim her parçayı aramaktan yoruldum.

üzgün yaşamaya razıyız, çünkü değişmekten, bazı şeylerin kalıntıya dönmesinden korkuyoruz. sonra bu yere baktım, katlandığı kaosa, uyarlamalara, yakılmalara, yağmalanmalara. sonra kendini tekrar inşa ettirecek bir yol bulmasına ve kendime güvenim tazelendi. belki benim hayatım o kadar karman çorman değildir. sadece dünya böyledir ve tek tuzak ona bağlanmaktır. yıkım bir ödüldür. yıkım değişime giden yoldur.  zor olmuş. çok sevmişsin. o yaranı daha tedavi edememişsin. şu an kalbini açmaktan korkuyorsun. tekrar incineceğinden korkuyorsun. iyileştirmenin tek yolu güvenmektir. bu sorun değil. kırık bir kalbinin olması, bir şeyleri denediğini gösterir.  herkesin sevgiye ihtiyacı vardır, tatlım. insanlara komik şeyler yaptırır. herkes ilişkinin başlangıcını sever. çok fazla mutluluk ister, çok fazla zevk ister, ta ki kendini hasta edene kadar.

dünyaya kendine yardım etmesini gösterirsen bir gün o yardım "herkes"e ulaşır.

kendimi sevdiğimi kanıtlamam için seni sevmeye ihtiyacım yok benim!

bazen aşk için dengeni kaybetmek dengeli hayatın bir parçasıdır.

sonunda "arayışın fiziği" olarak adlandırdığım bir şeye inanmaya başladım. doğa kanunlarına göre yönetilen bir güç, en az yerçekimi kanunu kadar gerçektir. arayış fiziğinin kuralı böyle bir şey: tanıdık ve konforlu olan her şeyi arkanızda bırakabilecek kadar cesursanız, ki bunlar evinizden, eskiden içinizde kalan gücenmeye kadar her şey olabilir; gerçeği aramak için bir yolculuğa çıkarsanız, ki bu yolculuk içinizde ya da dışarıda olabilir, bu yolculuk boyunca başınıza gelecek her türlü olaya ipucu olarak bakmaya niyetliyseniz ve yol boyunca tanıştığınız herkesi bir öğretmen olarak kabul edebilecekseniz, hazırsanız, en önemlisi de kendiniz hakkındaki en zor gerçeklerle yüzleşip, affedebilecekseniz işte o zaman gerçek sizden saklanmaz.

13 11 2011

parasız yatılı

füruzan

"sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, mısır çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. n'olacak kırk yılda bir ziyafet. onun için cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? istersek tatlı bile yeriz. köprü'den de güle eğlene döneriz."

anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. annesi durmadan konuşuyordu. böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. önlüğü ağarık bir kara olmuştu. kış basmıştı. bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. mangal yakmayı öğrenmişti. kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, kızılay kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. mangalın o harlı halini çok seviyordu. annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. işte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

"alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. bir bir sordu. 'daha önce çalıştın mı? kocan ne zaman öldü? bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. çocuğun var mı? bırakacak kimsen yok ha? kendini yönetir, uslu diyorsun. ama küçükmüş. hiç sınıfta kalmadı mı? aferin ona. genç güzel kadınsın. burada oluru olmazı bulunur. ciddi ol. bir şey denirse senden bilirim. malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. boya filan da istemez. kendinden mi yanağının, dudağının rengi? işte bilmem artık. doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. uykun hafif mi?'"

"düşün bir iş bulduk artık. ilk parayla bir çeki kömür alacağım. sana da lastik çizme. belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. hiç belli olmaz. işimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir?  çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. dedim ya biz çalıştıktan sonra.. uykum da hafif. bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. ilk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? o da ölecek gibi görünmüyordu. öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "yaşlı da değildi" demişti annesi. hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

"ev sahibiyle konuştum. hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. o, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'çocuktur' dedim. 'çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' her sabah helvayla ekmek yersin. çay zaten sevmiyorsun. elim yanıyor, diyorsun. okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. gece kapağı ört ateşe. ha benim kızım, sakın unutma. benim aklımı evde bırakma. sen akıllı kızsın. geceleri hiç korkma. dedim ya ev yalnız değil. sen korkak değilsindir. bak sana neler alacağım. ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. ziyafet çekeriz kendimize."

"ben o yemekleri istemem anne. yalnız hani, 'ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

annesi susmuştu. tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

"şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. beyaz fanila bluz gerek. iki tane olursa daha iyi. terleyince değişmek için. yürüyüşte 23 nisan, 29 ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. ben, yapamadık anlamam. istedikten sonra, istemek yeter. yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. önlükle katılacaklar. önlükler gıcır gıcır ütülü. kızlarda tafta kurdele. temiz, tertemiz olmalı herkes. her türk çocuğunun görevidir temiz olmak. ne diyorum size? dişler her gün ovulmalı. kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. hepsi su içerlerdi. susayan da susamayan da. itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

annesinin sırtına sarılmıştı. "her dediğini yaparım anne, sen üzülme. zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. aklın bende kalmasın." annesi hiç kıpırdamamamıştı. uyumadığı belliydi. bedeni rahat, gevşemiş değildi. annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. geceyi dinlemişti uzun süre. uyumak istemiyordu. ilk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

sabah kalktığında kapı vuruluyordu. annesi yoktu. okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "halida'nım teyze" diye seslenmişti. ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. giyinip masanın başına oturmuştu. kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

"sen pekiyiyle bitirdin okulu. ilkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. öyle dediler bana. muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. mal kim, biz kim? malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? bizim için olmaz öyle şey. o kadın doğru bilmiyor. hal kağıdını aldığım gibi çıktım. kimselere de danışmadım hiç. zabit okulları pahalıdır. yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? hem canım sormadım. gerekmez de. sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. gene de sen kazanacaksın, gör bak. benim akıllı uslu kızımsın. isterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? benim kızım kalmaz sınıfta. devlet masrafına ziyan vermez. bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. hemen anlar. hem canım o da bizim gibi bir insan. 'benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'hiç şımardığı olmamıştır kimseye. bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. yumuşak bir haziran yağmuruydu. kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. yağmurun yağışı hızlanmıştı. ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

"korkuyor musun? hiç konuştuğun yok sabahtan beri. hadi hadi salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. sonra bizi tayin edecekler. sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. beraber çıkar gideriz. koltuklar alırız. onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. bir de kabul günümüz olur. konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. masraf kapısı olmaz. belki bir de küçük halı alırız. hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. bir de hep ölümü düşünmek. şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. herkes istanbul'da kalalım dermiş. hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. hükümet tabii seni alır. biz istanbul'u ne yapacağız? bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. bir de mutfağımız olur değil mi? eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. sormadım ordan burdan o işi. sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

"bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? onu da öğrendin mi?"

"öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

"öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. sınavı pekiyiyle bitiririm. artık burada arkadaşlarım olur. haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. ara sokaktan yürüdüler. yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. içerden uğultular geliyordu. yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

"bizden de erken gelenler olmuş. geç meç kalmış olmayalım?"

hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

anne, saygılı, sordu:

"geciktik mi acaba? çocukların çoğu gelmiş."

hademe kadın, ilgisiz:

"parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. hiç gecikmezler."

çocuk annesinden ayrıldı. kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

çocuk, dönemeçte arkasına baktı. dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

9 11 2011

fragmanlar

jorge amado

on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

dünyayı yaratan bile bütün insanları bir anda öldüremez. o bile ancak teker teker öldürebilir ve ne kadar öldürürse, o kadar da doğum olur, insanlar çoğalırlar. doğacaklar, çoğalacaklar ve birbirlerine karışacaklar, bunu engelleyecek orospu çocuğu, anasından doğmamıştır.

bir filozof için hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

her güzelin bir zamanı vardır. o güzelliğin daima sürmesi isteniyorsa, gerektiği zamanda bitirilmesi gerekir. güneşi, müziğini ve kanını yanımda götürüyorum, benim olduğum her yerde ve her zaman sen de olacaksın. teşekkür ederim oju.

insanın işinin olmaması kadar yorucu bir olay yokmuş.

bazı acılar için kendini öldürmekten ya da sone yazmaktan başka yol yoktur. bu, klasik yöntemdir.

her sorunun bir doğru, bir alay da yanlış yanıtı vardı.

edebiyatta, sanatta, bilimde başarı ve zafer sağlamak için yetenekle bilginin yetmediği çok iyi bilinir. genç bir adamın saygınlık kazanma uğruna savaşı zor, yolu sarptır.

yıldızlara ulaşmak için yapılan yarışların ve kent gerillalarının bu endüstriyel ve elektronik çağda, insan inandırıcı ve etik kurallara aldırmayan biri olmazsa, başını öne eğip saldırmazsa ve yırtık olmazsa, hiçbir yere varamaz. kesinlikle hiçbir yere varamaz ve bunun bir çözümü de yoktur.

hastaneye düşmüş bir yoksul, kısa sürede bir cesede dönüşür.

toplumda hiçbir değişiklik kan dökmeden gerçekleşmez.

geri kalmış ve cahil, içinde yaşadıkları yeni dünyaya düşman, uygarlığın ve gelişmenin anlamını kavrayamayan bu adamlar, artık bu toprakları yönetmeye uygun değillerdir.

kaybettiğim neşeyle ve ölen umutlarımla birlikte dirilen yaşamımsın sen. benim için her şeysin.

sonsuz aşk diye bir şey yoktur. en şiddetli tutkuların bile ömrü kısadır. eceli geldi mi, yok olur ve bir başkası başlar.

bağlılık, aşkın en büyük kanıtıdır.

gizlilik tehlikeli ve güç şeydir. sabır, incelik, zeka ve uyanıklık şarttır. ancak gerektirdiği bütün önlemleri kusursuzca almak kolay değildir. zaman geçtikçe ve güvenlik izlenimi yavaş yavaş yerleştikçe, doğal gelmeye başlayan ihmallerden korunmak hemen hemen olanaksızdır. başlangıçta aşırı tedbirli davranılır; ama zamanla bunlar teker teker bırakılır.