5.12.2011

bakış

mihail lermontov

bütün dünyayı sevmeye hazırdım, değerlendiren çıkmadı; böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm, orada silinip gittiler. hep doğru söyledim, inanılmadım. o zaman kandırmaya başladım. kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca, hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan mutluluğa nasıl ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. o zaman içimi bir karamsarlık kapladı; tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: soğuk, çaresiz, sevimliliğin, iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. ruh yönünden sakat olmuştum. ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. ben de o yarıyı kestim attım.

azgın bir at üstünde uzun çimenler arasında, bozkırın rüzgarına karşı dörtnala gitmeyi severim; güzel kokan havayı iştahla içime çeker, gözlerimi mavi engine diker, nesnelerin her an biraz daha kesinleşen belirsizliğini saptamaya çalışırım. yüreğim her ne kadar keder dolu olursa olsun, zihnimi hangi düşünce ezerse ezsin, hepsi bir anda dağılıverir. içim hafifler, vücut yorgunluğu aklın kaygılarını bastırır. bana sık yeşillerle donanmış güney güneşiyle aydınlanmış dağları, mavi gökyüzünü ya da kayadan kayaya akan suyun şırıltısını unutturacak bir kadın bakışı yoktur.

3.12.2011

dizeler

arthur rimbaud


ve sonra gece gelir, sessiz, sahile çıkan
gece, kara korsanı yaldızlı ufukların

esiyor balosuna iskeletlerin poyraz
darağacı inliyor demirden bir org gibi
koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz
gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi

bu güzelim akşamı artık kutlamak gerek
girersin bir kahveye, gelsin bira, içkiler
on yedi yaşlarında gelgeç oluyor yürek
yeşil ıhlamurların altı dünyaya değer

-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin

istediği tatlı bir öpücüktü sanırım
belçikalı kızları bakışından tanırım
dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana
bastırıp parmağını şeftali yanağına
"buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın" dedi

oysa taşlar, burcu burcu, anaç toprak kokar
toprak kokar, görkemle titreyen yeşil kırda
kızıl dağ yollarının kıyısında başaklar
çakaleriklerinin göverdiği dallarda
kara dutta ve de dağ güllerinde yaşam var
yaşam var, al toprağa bürünmüş çakıllarda

her yüzyıl saygınlaşır bu hangar kiliseler
mavi kireç şerbeti ve saygınlaşmış sütle
papazın vızıltısı sofuluk ise eğer
sinekler de kutsal mı? güneşli tabanından
hanları, ahırları soluyan bu sinekler

bilinç nice iğrenç dehşetlerin tutsağıdır
erkekler! bilmezsiniz ki en sevdalı kadın
en orospu ve en hüzünlü olan kadındır
acısını çekiyor sizlere sığınmanın

bilirim nasıl döver kıyıları dalgalar
şafağın güvercinler gibi coştuğu anı
akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar
ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı

kaynayıp fokurdayan dev bataklıklar gördüm
çürümüştü içinde sazlarla Leviathan
nice çökmüş limanlar, nice yıkıklar gördüm
nice obur burgaçlar çağlayanları yutan

oda, koyu ve donuk mavi göğe bakıyor
içinde tıklım tıklım, sandıklar, çekmeceler
cinlerin çenesini attıran mor çiçekler
dışardaki duvardan salkım saçak akıyor

ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim

29.11.2011

uzun lafın kısası

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

john steinbeck: bu dünyada emin olduğum bir şey varsa, o da kimsenin başkasının yaşamına karışmaya hakkı olmadığıdır.

jose ortega y gasset: yaşadığımız çağın özelliği sıradan ruhun, kendi sıradanlığını bile bile, sıradanlık hakkını ileri sürmesi ve onu her yerde dayatmasıdır.

milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

orhan pamuk: biraz ilgi gören ve bundan başı dönen her hırslı vaiz, dinin elden gittiğini söylemeye başlar. en sağlam ekmek kapısı budur.

paul klee: umarım amacıma çok çabuk ulaşmam; çünkü amaca ulaşmak kadar eleştirel bir şey yoktur.

platon: devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir.

alexandre dumas: bazı insanlarda aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.

bertrand russell: eski yunan uygarlığının bizim uygarlığımızdan üstün olan yanı, eski yunan polisinin yetersizliğidir; zira namuslu insanların önemli bir yüzdesi polisin bu yetersizliği sayesinde kaçıp kurtulabiliyordu.

25.11.2011

dizeler

azer yaran


hayatı bir gürültünün içinden yeniden yaratmaktır şiir
değil söz demlemek mutluluğun kanatlarında

dertlenme geçmişin kiri ve acısıyla
gelecek gün biriken güçle yaşanacaktır

şiirim çocukların perçemlerini tarıyor
kadınlar sevdim ırmaklarca
sonsuz bir sürgünde savruluyorum
kopan uçurtmayım rüzgarda

büyük ırmaklara yöneliyor su
üç denizin tuzlu mavisinde
kaynak yalımıyla dile geliyor ülke
-eğer olmasaydı-
hiçbir atmosfer ve
coğrafya hünerinin dolduramayacağı
özgü kara, özgü gök
dalgadaki ayar öfkedeki sükun
bu yarar aydınlıktaki

diyorlar ki, basmaya toprak yok
bilmeye bilgi, izlemeye dava, çiçeklenmeye uzam
diyorlar ki, yazmaya dil, sevmeye insan, yanmaya aşk yok
belemeye umut, istinada tarih
ve yoldaşlığa tanrı

kalbim zamanın kanlı bohçasında
kalbim kraterlerin arz merkezindedir

binebildiğimiz soylu at -bizimdir
sevebildiğimiz güzel kadın -bizim
diyebildiğimiz yüksek şiir -bizimdir

çağdaş ozanlar gönül indirmezler
kuşlardan düşleri ötedir
çağın en erimiyle bilgilenmişlerdir
bilgiyi bilirler bizi bilmezler

23.11.2011

şok doktrini

zülal kalkandelen

"donald ewen cameron kimdir" diye sorulsa kaç kişi doğru yanıt verir bilinmez. oysa insanlık tarihinde utançla anılacak bir psikiyatristin adıdır bu.

cameron, 1950'li ve 60'lı yıllarda, insan hafızasının kontrolü üzerine yürütülen cia projesi mkultra kapsamındaki deneyleri yapmış. depresyon, anksiyete gibi şikayetleri olan hastalarına kendilerinden habersiz ilaç vererek elektrik şok tedavisi uygulamış. amaç, hafızadakileri silip yeni bir insan yaratmak.

naomi klein, "şok doktrini: felaket kapitalizminin yükselişi" adlı kitabında kapitalizmin de aynı şok yöntemiyle yayıldığını söylüyor.

klein, cameron'un "şok terapisi"nden yola çıkarak, savaşlar, terör saldırıları, darbeler ve doğal afetler yoluyla toplumlarda şok yaratıldığını söylüyor. sonra da, bu ilk şokun yarattığı korku ve düzensizlik ortamını kullanan politikacılar ve şirketler aracılığıyla, ekonomik olarak ikinci şok gerçekleştiriliyor. bunlara direnenlere, gerekirse, polis ve hapishane sorgularında üçüncü şok uygulanıyor. amaç, toplumu kapitalizmin vahşi uygulamalarına hazır hale getirmek.

bu model, thomas friedman'ın geliştirdiği modern kapitalizmin taktiksel stratejisiyle de uyuşuyor:

"büyük bir kriz beklenir ya da yaratılır, vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken devlete ait hizmetler özel kişilere devredilir ve sonra da bu sözde reformlar kalıcı bir hale getirilir."

ne diyordu kapitalizmin gurusu: "ister gerçek olsun, isterse gerçek gibi algılansın; sadece bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur." yani yarat krizi, yap yağmayı! ırak'ta bilim insanlarının katledilişi, kültür birikiminin yok edilişi, amerikan özel güvenlik şirketi blackwater'ın karıştığı skandal, hepsi aynı oyunun bir parçası. beş yıllık işgalin sonunda gelinen nokta içler acısı.

ırak'ta profesyonel olarak iş sahibi olanların %40'ı, doktorların %35'i, 2003'ten bu yana ülkeyi terk etti. toplam nüfusun sadece %32'si içme suyuna ulaşabiliyor ve kanalizasyonları çalışan yerlerde yaşayanların oranı sadece %19.

eh, bu durumda işgalci güçlere iş düşüyor değil mi? önce yıktılar, şimdi yeniden inşa edecekler; ki sonra yeniden yıksınlar.

neoliberal ekonominin şoklara bağımlılığı, bugüne kadar latin amerika'dan rusya'ya, lübnan'dan ırak'a kadar dünyanın her yerinde kendini gösterdi. rusya'da bir gecede yapılan özelleştirmelerle zengin olanlar; lübnan'da dış borcu halktan alınan yüksek vergilerle kapatmaya çalışanlar, ırak'ta hakim olan korku ve düzensizliği en büyük umutları olarak gören batılı güvenlik firmaları.. ve sonunda felaket kapitalizmine karşı gelmeyi öğrenen halklar!

via emre kongar

21.11.2011

ingeborg bachmann

ahmet cemal

malina'da toplumu 'en kanlı arena' diye nitelendirmiş olduğu anımsatıldığında, bachmann'ın yanıtı şöyledir: "evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? insanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği; ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içerisinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla."

"insan ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. evet, belki de gelmeyecek; çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. gelmeyecek; ama ben yine de inanıyorum geleceğine. çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam."

19.11.2011

parasız yatılı

füruzan

"sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, mısır çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. n'olacak kırk yılda bir ziyafet. onun için cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? istersek tatlı bile yeriz. köprü'den de güle eğlene döneriz."

anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. annesi durmadan konuşuyordu. böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. önlüğü ağarık bir kara olmuştu. kış basmıştı. bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. mangal yakmayı öğrenmişti. kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, kızılay kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. mangalın o harlı halini çok seviyordu. annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. işte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

"alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. bir bir sordu. 'daha önce çalıştın mı? kocan ne zaman öldü? bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. çocuğun var mı? bırakacak kimsen yok ha? kendini yönetir, uslu diyorsun. ama küçükmüş. hiç sınıfta kalmadı mı? aferin ona. genç güzel kadınsın. burada oluru olmazı bulunur. ciddi ol. bir şey denirse senden bilirim. malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. boya filan da istemez. kendinden mi yanağının, dudağının rengi? işte bilmem artık. doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. uykun hafif mi?'"

"düşün bir iş bulduk artık. ilk parayla bir çeki kömür alacağım. sana da lastik çizme. belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. hiç belli olmaz. işimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir?  çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. dedim ya biz çalıştıktan sonra.. uykum da hafif. bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. ilk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? o da ölecek gibi görünmüyordu. öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "yaşlı da değildi" demişti annesi. hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

"ev sahibiyle konuştum. hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. o, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'çocuktur' dedim. 'çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' her sabah helvayla ekmek yersin. çay zaten sevmiyorsun. elim yanıyor, diyorsun. okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. gece kapağı ört ateşe. ha benim kızım, sakın unutma. benim aklımı evde bırakma. sen akıllı kızsın. geceleri hiç korkma. dedim ya ev yalnız değil. sen korkak değilsindir. bak sana neler alacağım. ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. ziyafet çekeriz kendimize."

"ben o yemekleri istemem anne. yalnız hani, 'ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

annesi susmuştu. tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

"şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. beyaz fanila bluz gerek. iki tane olursa daha iyi. terleyince değişmek için. yürüyüşte 23 nisan, 29 ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. ben, yapamadık anlamam. istedikten sonra, istemek yeter. yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. önlükle katılacaklar. önlükler gıcır gıcır ütülü. kızlarda tafta kurdele. temiz, tertemiz olmalı herkes. her türk çocuğunun görevidir temiz olmak. ne diyorum size? dişler her gün ovulmalı. kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. hepsi su içerlerdi. susayan da susamayan da. itişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

annesinin sırtına sarılmıştı. "her dediğini yaparım anne, sen üzülme. zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. aklın bende kalmasın." annesi hiç kıpırdamamamıştı. uyumadığı belliydi. bedeni rahat, gevşemiş değildi. annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. geceyi dinlemişti uzun süre. uyumak istemiyordu. ilk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

sabah kalktığında kapı vuruluyordu. annesi yoktu. okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "halida'nım teyze" diye seslenmişti. ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. giyinip masanın başına oturmuştu. kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

"sen pekiyiyle bitirdin okulu. ilkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. öyle dediler bana. muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. mal kim, biz kim? malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? bizim için olmaz öyle şey. o kadın doğru bilmiyor. hal kağıdını aldığım gibi çıktım. kimselere de danışmadım hiç. zabit okulları pahalıdır. yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? hem canım sormadım. gerekmez de. sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. gene de sen kazanacaksın, gör bak. benim akıllı uslu kızımsın. isterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? benim kızım kalmaz sınıfta. devlet masrafına ziyan vermez. bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. hemen anlar. hem canım o da bizim gibi bir insan. 'benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'hiç şımardığı olmamıştır kimseye. bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. yumuşak bir haziran yağmuruydu. kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. yağmurun yağışı hızlanmıştı. ikisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

"korkuyor musun? hiç konuştuğun yok sabahtan beri. hadi hadi salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. sonra bizi tayin edecekler. sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. beraber çıkar gideriz. koltuklar alırız. onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. bir de kabul günümüz olur. konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. masraf kapısı olmaz. belki bir de küçük halı alırız. hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. bir de hep ölümü düşünmek. şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. herkes istanbul'da kalalım dermiş. hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. hükümet tabii seni alır. biz istanbul'u ne yapacağız? bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. bir de mutfağımız olur değil mi? eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. sormadım ordan burdan o işi. sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

"bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? onu da öğrendin mi?"

"öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

"öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. sınavı pekiyiyle bitiririm. artık burada arkadaşlarım olur. haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. ara sokaktan yürüdüler. yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. içerden uğultular geliyordu. yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

"bizden de erken gelenler olmuş. geç meç kalmış olmayalım?"

hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

anne, saygılı, sordu:

"geciktik mi acaba? çocukların çoğu gelmiş."

hademe kadın, ilgisiz:

"parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. hiç gecikmezler."

çocuk annesinden ayrıldı. kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

çocuk, dönemeçte arkasına baktı. dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

13.11.2011

konferans

jorge amado

on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

dünyayı yaratan bile bütün insanları bir anda öldüremez. o bile ancak teker teker öldürebilir ve ne kadar öldürürse, o kadar da doğum olur, insanlar çoğalırlar. doğacaklar, çoğalacaklar ve birbirlerine karışacaklar, bunu engelleyecek orospu çocuğu, anasından doğmamıştır.

bir filozof için hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

her güzelin bir zamanı vardır. o güzelliğin daima sürmesi isteniyorsa, gerektiği zamanda bitirilmesi gerekir. güneşi, müziğini ve kanını yanımda götürüyorum, benim olduğum her yerde ve her zaman sen de olacaksın. teşekkür ederim oju.

insanın işinin olmaması kadar yorucu bir olay yokmuş.

bazı acılar için kendini öldürmekten ya da sone yazmaktan başka yol yoktur. bu, klasik yöntemdir.

her sorunun bir doğru, bir alay da yanlış yanıtı vardı.

edebiyatta, sanatta, bilimde başarı ve zafer sağlamak için yetenekle bilginin yetmediği çok iyi bilinir. genç bir adamın saygınlık kazanma uğruna savaşı zor, yolu sarptır.

yıldızlara ulaşmak için yapılan yarışların ve kent gerillalarının bu endüstriyel ve elektronik çağda, insan inandırıcı ve etik kurallara aldırmayan biri olmazsa, başını öne eğip saldırmazsa ve yırtık olmazsa, hiçbir yere varamaz. kesinlikle hiçbir yere varamaz ve bunun bir çözümü de yoktur.

hastaneye düşmüş bir yoksul, kısa sürede bir cesede dönüşür.

toplumda hiçbir değişiklik kan dökmeden gerçekleşmez.

geri kalmış ve cahil, içinde yaşadıkları yeni dünyaya düşman, uygarlığın ve gelişmenin anlamını kavrayamayan bu adamlar, artık bu toprakları yönetmeye uygun değillerdir.

kaybettiğim neşeyle ve ölen umutlarımla birlikte dirilen yaşamımsın sen. benim için her şeysin.

sonsuz aşk diye bir şey yoktur. en şiddetli tutkuların bile ömrü kısadır. eceli geldi mi, yok olur ve bir başkası başlar.

bağlılık, aşkın en büyük kanıtıdır.

gizlilik tehlikeli ve güç şeydir. sabır, incelik, zeka ve uyanıklık şarttır. ancak gerektirdiği bütün önlemleri kusursuzca almak kolay değildir. zaman geçtikçe ve güvenlik izlenimi yavaş yavaş yerleştikçe, doğal gelmeye başlayan ihmallerden korunmak hemen hemen olanaksızdır. başlangıçta aşırı tedbirli davranılır; ama zamanla bunlar teker teker bırakılır.

11.11.2011

ekonomi tetikçileri

emre kongar

john perkins, yıllarca istihbarat örgütleriyle bağlantılı bir stratejik-ekonomik danışma şirketinde baş ekonomist olarak çalışmış. bir süre sonra çokuluslu şirketlerin ve istihbarat örgütlerinin dünya ülkelerini nasıl sömürdüğünü gördüğü için, vicdanı isyan etmiş ve oturmuş bir kitap yazmış. yazdığı kitap, şok doktrini yönteminin ekonomik alanda nasıl işlediğini gösteriyor. perkins, yazdığı kitapta özet olarak şunları söylüyor:

"ekonomi tetikçisi olarak amacımız küresel bir imparatorluk kurmaktır. bizler, diğer ülkeleri, şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.

mafya gibi, ekonomi tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar:

elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç sağlarlar. bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. aslında paranın çoğu amerika'yı hiç terk etmez. sadece washington'daki bankalardan new york, houston veya san francisco'daki mühendislik firmalarına aktarılır. verilen kredi hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere -kreditörlere- döndüğü halde, borçlu ülkenin anaparayı ve faizin tamamını ödemesini isteriz. eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı çok büyük olur ve borçlu ülke birkaç yıl sonra ödemeleri aksatmaya başlar. işte o zaman biz de mafya gibi bu borcun diyetini isteriz. birleşmiş milletler'de amerika'nın isteği doğrultusunda oy vermek ya da askeri üs kurmak veya petrol gibi değerli kaynaklara el koymak şeklinde olabilir bu diyet. buna rağmen borçlunun borcu devam eder. böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur."

"2004 itibariyle üçüncü dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar dolara yükselmiştir. bu tutar, tüm üçüncü dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazladır. aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. yine bu ülkelerde nüfusun en üst %1'i, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90'ına sahiptir.

bu çağdaş şirketokrasi imparatorluğunun gücü, etkisi ve sinsiliği, roma ordularını, orta ve güney amerika'yı fetheden ispanyol konkistadorlarını, 18-19'uncu yüzyılın avrupalı sömürgecilerini çok geride bırakır.

biz ekonomi tetikçileri kurnazızdır. bizler tarihten ders aldık. kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.

ekvador, nijerya, endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz. washington ve paris'te bürokratlara ve bankerlere benzeriz, proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız. yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz. yasadışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir. zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır."

9.11.2011

eat pray love

ryan murphy

sevdiğim insanlara görünmez olurum.

kalmaktan daha önemli olan tek şey gitmekmiş. kimseyi incitmek istemedim. sessizce kapıdan çıkıp grönland'a ulaşana kadar durmadan koşmak istedim.

tüm bunlar, etkilenmenizin karşısında elinize geçen, hiçbir zaman istediğinizi itiraf etmeye bile cüret edemeyeceğiniz halüsinatik dozun itirazıyla başlar. gürleyen aşkın ve heyecanın duygusal bir uyuşturucusu. yakın zaman sonra bu etkilenmeyi bir uyuşturucuya bağımlıymışsınız gibi aç bir takıntıyla arzularsınız. bu sizden esirgendiğinde, hastalanır, delirir, darılırsınız size ilk başta bu bağımlılığı sağlayan; ama şimdi iyi mal almak için para vermeyi reddeden dağıtıcıya. lanet olsun ona, önceden bedavaya verirdi. bir sonraki aşamada, kendinizi zayıflamış, bir köşede sallanırken, sadece tek bir şeye tek bir kez daha sahip olabilmek için ruhunuzu bile satabileceğinize emin bir halde bulursunuz. bu arada bir zamanlar taptığınız etki, artık kendinizce reddedilir. size daha önce hiç karşılaşmadığı birine bakıyor gibi bakar. ama burda ironik olan, onu suçlamakta zorlanmanızdır. yani, bir halinize bakın. berbat durumdasınız. kendi gözlerinizce bile tanınamayacağınız haldesiniz. artık karasevdanın son limanına varmışsınızdır. benliğin tamamen ve acımasız çöküşü.

şunu bil ki, bu insanların başına gelir. yirmilerinde aşık olurlar, evlenirler, granit mutfak tezgahı yaptırırlar, otuzlarında beyaz tahta çitler yaptırır ve bir yerde farkına varırlar ki, "bu bana göre değil." sonra kaybederler, tepetaklak olurlar, delicesine incinirler, doğrulurlar ve uygun adım, marş, kıçlarını deli doktorunun ofisine getirirler. öylece ayrılamazlar.

harika bir eski italyan fıkrası vardır. fakir bir adam her gün kiliseye gider ve büyük bir azizin heykelinin önünde dua edip, yalvarır: sevgili azizim, lütfen, lütfen, lütfen, lotoyu kazanayım." sonunda deliye dönen heykel canlanır aşağıda yalvaran adama bakar ve der ki "oğlum, lütfen, lütfen, lütfen bir bilet al."

bir adamın karşısında soyunduğun bu kadar senelerden sonra hiçbiri senden gitmeni istedi mi? hiç giden oldu mu? ayrılan? hayır. çünkü önemsemiyor. odada çıplak bir kızla birlikte. lotoyu kazandı.

hayır demekten ve sabah kalkıp bir gün önce yediğim her parçayı aramaktan yoruldum.

üzgün yaşamaya razıyız, çünkü değişmekten, bazı şeylerin kalıntıya dönmesinden korkuyoruz. sonra bu yere baktım, katlandığı kaosa, uyarlamalara, yakılmalara, yağmalanmalara. sonra kendini tekrar inşa ettirecek bir yol bulmasına ve kendime güvenim tazelendi. belki benim hayatım o kadar karman çorman değildir. sadece dünya böyledir ve tek tuzak ona bağlanmaktır. yıkım bir ödüldür. yıkım değişime giden yoldur.  zor olmuş. çok sevmişsin. o yaranı daha tedavi edememişsin. şu an kalbini açmaktan korkuyorsun. tekrar incineceğinden korkuyorsun. iyileştirmenin tek yolu güvenmektir. bu sorun değil. kırık bir kalbinin olması, bir şeyleri denediğini gösterir.  herkesin sevgiye ihtiyacı vardır, tatlım. insanlara komik şeyler yaptırır. herkes ilişkinin başlangıcını sever. çok fazla mutluluk ister, çok fazla zevk ister, ta ki kendini hasta edene kadar.

dünyaya kendine yardım etmesini gösterirsen bir gün o yardım "herkes"e ulaşır.

kendimi sevdiğimi kanıtlamam için seni sevmeye ihtiyacım yok benim!

bazen aşk için dengeni kaybetmek dengeli hayatın bir parçasıdır.

sonunda "arayışın fiziği" olarak adlandırdığım bir şeye inanmaya başladım. doğa kanunlarına göre yönetilen bir güç, en az yer çekimi kanunu kadar gerçektir. arayış fiziğinin kuralı böyle bir şey: tanıdık ve konforlu olan her şeyi arkanızda bırakabilecek kadar cesursanız, ki bunlar evinizden, eskiden içinizde kalan gücenmeye kadar her şey olabilir; gerçeği aramak için bir yolculuğa çıkarsanız, ki bu yolculuk içinizde ya da dışarıda olabilir, bu yolculuk boyunca başınıza gelecek her türlü olaya ipucu olarak bakmaya niyetliyseniz ve yol boyunca tanıştığınız herkesi bir öğretmen olarak kabul edebilecekseniz, hazırsanız, en önemlisi de kendiniz hakkındaki en zor gerçeklerle yüzleşip, affedebilecekseniz işte o zaman gerçek sizden saklanmaz.