4.12.11

iskender

elif şafak

doğada başka hiçbir tür, insan kadar kibirli, açgözlü ve bencil değildir. başka hiçbir cins birbirinin emeğinden kar edinmeye çalışmaz. kapitalist sistem yoksulların varsıllarca sömürülmesi üzerine kurulmuştur.

sisteme karşı koymayan, sistemin parçası olur.

hiç hazzetmem bakirelerden. talepkar, kaprisli ve şımarık olurlar. sana kıymetli bir armağan verdiklerini sanıp ömür boyu minnet duymanı beklerler.

varsıllar hak ettiklerinden daha fazlasını elde edebilsinler diye varlık sahibi olma hakları gasp edilenlere mülksüz denir.

bazen en kestirme yol bir dosta eşlik etmektir.

zamanında hayat dolu olan topraklar gün gelip terk edildiklerinde bir tür hüzün çöker coğrafyaya; havada dolanıp duran, bulduğu her çatlaktan içeri sızan bir keder bulutu asılı kalır. belki de bu yüzden metruk mahallerin sakinleri yaşadıkları yerlere benzer; ketum ve kapalı. ne var ki bu, yüzeyde görünen resimdir ve tıpkı yerküre gibi insanların da dışı nadiren içiyle aynı olur. o ihtiyatlı katmanın altında sıcak, sevecendir yöre insanı. güvendiğine açar içini.

bir oğlan çocuğundan erkek çıkaracak iki şey vardır bu dünyada. birincisi bir kadının aşkıdır. ikincisi de başka bir adamın nefreti.

dünyanın öbür ucuna kaçsan da kendi kıçından kurtulamazsın.

bir mesafe olmalı. düşmanınla senin aranda, yediğin darbeyle iç organlar arasında, bireyle toplum arasında, geçmişle bugün arasında, anılarla vicdan arasında. bu hayatta yaptığın ya da hissettiğin her şeyde bir mesafe olmalı. mesafe seni korur. sıkı bir yumruk yemenin püf noktası, mesafeyi nasıl yaratacağını bilmektir.

zenginler savaşınca olan fakirlere olur.

kalp ehli insana bakar, surete değil. özü görür, kabuğu değil. ayrım yapmaz, kem bakmaz, gıybet etmez. insan eşref-i mahlukat. farklılıklar sadece dışarıda; giysiler, pasaportlar. ama yürek hep aynı. her yerde.

insan doğası böyle işte: en çok nefret ettiklerimiz en fazla sevdiklerimiz oluyor hep.

kadın isimleri neden erkek isimlerinden bu kadar farklıydı ki? kadınlara neden sanki hayal ürünüymüşler gibi masalsı ve rüyamsı isimlerin verildiğini merak ederdi. erkek isimleri hep cesaret, iktidar ve yetki ihtiva ediyordu; mesela muzaffer, faruk ya da hüsamettin. oysa kadın isimlerinden yansıyan, kırılgan bir zarafetten ibaretti -porselen bir vazo gibi. nilüfer, gülseren ya da binnaz gibi isimlerle, kadınlar bu dünyanın süsleriydi adeta, alaca bulaca kenar oyaları.

hapishane, tımarhane fark etmez. ahenk varsa içinde en berbat yer bile sana vaha olur. ahenk yoksa, cennette bile rahat edemezsin.

kendini sokakta korumak değildi onu bu spora yönelten. ringde olmayı seviyordu; dövüşün kendisini, adrenalini. danışıklı ve sahte bulduğu birçok sporun aksine hakikiydi boks. hayatın birebir yansımasıydı. ringde yapayalnızdın. takım çalışması filan yoktu. ne de kenarda bekleyen yedekler. herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. iyi ve kötü, asil ve sefil. hepsi oradaydı. bir adamın gerçek karakterini görmek için onu boks yaparken izlemek yeterliydi.

gördüğün kötülüğü suya, iyiliği mermere yaz.

korkunç bir suç işledikten sonraki günün sabahı dipsiz bir karanlıktan uyanır insan. beyninin bir yerlerinde alarm çalar, kırmızı bir ışık yanıp söner. görmezden gelmeye çalışırsın. hani her şeyin bir rüya, bir kabus olma ihtimali vardır, ufacık da olsa. düşerken ilk gördüğü ipe tutunan bir adam gibi sarılırsın o ihtimale. bir dakika geçer. belki bir saat. zamanı ölçemez, gerçek dünyaya dönemezsin. ta ki hakikat bütün ağırlığıyla kendini gösterene kadar. ip tutamaz seni, düşüverirsin.

"senin gibi efendi bir adama yapılır mı bu?" derlerdi. teselli eder görünüp başkalarının mutsuzluğundan beslenirlerdi.

başkalarını sitemle, kinle düşündüğünde içindeki bütün enerji onlara gider. sana hiçbir şey kalmaz.

her zaman kendi içine bakmak en emin yol. başkalarıyla uğraşmayı bırak. her gazap, her kahır ağır bir çanta. niye taşıyasın? at onları. sıcak hava balonu gibi hayat. yukarı mı gitmek istersin, aşağı mı? hiddeti, intikamı, rekabeti bırak. torbalardan kurtul.

ne yazık ki sahip olduklarımızın kıymetini hep onları yitirdikten sonra anlıyoruz.