22.12.11

hayvan çiftliği

george orwell

özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır. özgürlük, değerli olduğu ölçüde kırılgandır da.

tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğum da.

evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? açıkça söylemekten korkmayalım: şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. dünyaya geldikten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki? işte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur.

insan, üretmeden tüketen tek yaratıktır.

kuzgun moses, gammazın, dedikoducunun tekiydi; ama ağzı iyi laf yapardı. gene bir masal uydurmuştu: sözümona, balbadem diyarı denen gizemli bir ülke vardı, bütün hayvanlar öldükleri zaman oraya gidiyorlardı. moses'a bakılırsa, bu ülke gökyüzünde bir yerde, bulutların az ötesindeydi. balbadem diyarı'nda her gün pazardı; dört mevsim yonca biter, ağaçlar ve çalılar, kesmeşeker ve keten tohumu küspesinden geçilmezdi. gerçi hayvanlar, gününü masal anlatmakla geçirdiği ve hiç çalışmadığı için moses'tan nefret ediyorlardı; ama gene de, balbadem diyarı masalına inananlar çıkmadı değil. domuzlar, onları böyle bir yer olmadığına inandırabilmek için az dil dökmediler.

yoldaşlar! balbadem diyarı, biz zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke orada, şu gördüğünüz kara bulut var ya, onun hemen ardında' dahası, bir gün çok yükseklerden uçarken oradan geçtiğini, alabildiğine uzanıp giden yonca tarlalarını, keten tohumu küspesi ve kesmeşekerlerle kaplı çalılıkları gözleriyle gördüğünü ileri sürüyordu. hayvanları birçoğu ona inanıyordu.  bu dünyada açlık ve yoksulluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi? asıl anlaşılması zor olan, domuzların moses'a karşı tutumuydu. hem onu aşağılayarak balbadem diyarı'yla ilgili masallarının palavra olduğunu söylüyorlar, hem de hiç çalışmadan çiftlikte kalmasına ses çıkarmıyorlar; dahası her gün bira içmesine izin veriyorlardı.

iki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.

doğrusu, kedi de bir tuhaftı. bir süre sonra, yapılacak bir iş çıktığında hiçbir zaman ortalıkta görünmediği anlaşılmıştı. saatlerce ortadan kayboluyor; ama yemek vakti geldiğinde ya da akşamüstü işler sona erdiğinde hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıyordu. ama her seferinde öyle güzel bahaneler uyduruyor, öylesine sevecen mırlıyordu ki, herkesi iyi niyetine inandırmayı başarıyordu. bir gün bir de bakmışlardı, damda oturmuş, erişemeyeceği uzaklıktaki serçelerle konuşuyor; onlara, artık bütün hayvanların yoldaş olduğunu, dilerlerse hiç çekinmeden gelip pençesine konabileceklerini anlatıyordu. ama serçeler, kedinin yanına bile yaklaşmamışlardı.

yoldaşlar! umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığımızı sanmıyorsunuzdur. aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. ben de hoşlanmam. bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. biz domuzlar düşün emekçileriyiz. bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? jones geri gelir! evet, jones geri gelir! bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar.

squealer, bazılarının kafalarındaki kuşkuların gene de dağılmadığını fark ederek, kurnazca sordu: "bu, sakın düşünüzde gördüğünüz bir şey olmasın, yoldaşlar? böyle bir kararın belgesi var mı? bir yerde yazılı mı?" gerçekten de, ortalıkta böyle bir yazılı belge bulunmadığından, hayvanlar yanıldıklarını kabullenmek zorunda kaldılar.

squealer, pazar sabahları, ayağıyla tuttuğu uzun bir kağıt parçasından birtakım rakamlar okuyarak, çeşitli gıda maddelerinin üretiminin yüzde iki yüz, yüzde üç yüz, yüzde beş yüz arttığını açıklıyordu. hayvanlar, ayaklanmadan önceki koşulları artık doğru dürüst anımsamadıklarından, ona inanmamak için bir neden göremiyorlardı. ama gene de, öyle günler oluyordu ki, daha az rakam dinleyip daha çok yemek yiyeceğimiz günleri ne zaman göreceğiz, diye düşünmeden edemiyorlardı.

clover, yaşlanıp şişmanlamıştı. eklemleri sertleşmiş, gözleri sulanmaya başlamıştı. emekliliği geleli 2 yıl olmuştu; ama o güne değin hiçbir hayvanın emekliye ayrıldığı görülmemişti.

en iyi insan, ölü insandır.

ayaklanmanın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarmaya çalışıyorlar; ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı elleirnde; önlerinde yalnızca squealer'ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini gösteren rakamlarla dolu listeleri vardı. bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak kötü! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak daha iyi! dört ayak iyi, iki ayak..

bütün hayvanlar eşittir; ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.

işçi sorunu her yerde aynı değil miydi?

sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız, bizler de bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız!

içeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.