23.11.11

ezra pound

talat sait halman

3 kasım 1972 günü venedik sularından bir cenaze geçti. teknenin başında ve kıçında birer kürekçi ile birer papaz vardı. çiçeklerle kaplı gondola, suları yara yara, tabutu sen mişel mezarlığına götürdü. kısa bir törenden sonra tabutu sessiz sedasız toprağa indirdiler.

ölen, ezra pound'du. 20. yüzyılın en önemli, en başarılı, en etkili şairlerinden biri. ingiliz-amerikan şiirine 60 yıl yön veren bir edebi şahsiyet. dünya şiirini kafasına sindirmiş olan, çağdaş şiire birçok köklü yenilikler getiren bir deha. ölüm, 86 yaşında susturdu pound'u.

ecel gelmeden çok önce susmuştu. bir yıldan uzun süre, hemen hemen hiç kimseye tek kelime söylememişti. yakınlarının yorumuna bakılırsa, ruh bunalımı geçirdiği için değil, sözlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanmaya başladığı için sessizliği seçmişti. pound, bir ömür boyu edebiyatın ve ideolojinin kavgalarını yaptıktan sonra, kendi eliyle sessizliğe gömmüştü kendisini.

cenazesinde, anayurdu amerika'dan temsilci de yoktu, yıllarca hizmet ettiği ve son 12 yılını geçirdiği italya'dan da. öz oğlu ünlü çevirmen omar pound bile bulunmadı cenazede. ezra pound, ozan kişiliğiyle, direnişleri ve başkaldırışlarıyla, anlaşılması zor siyasal davranışlarıyla, bütün ömrünü her yerde sürgün yaşamıştı. yalnız öldü, sürgün gömüldü.

varlıklı ve tanınmış bir ailenin çocuğuydu. 1885'te amerika'nın idaho eyaletinde doğdu. küçük yaşta şiire merak sardı. 1901'de, 16 yaşına basmadan, pennsylvania üniversitesi'ne kabul edildi. sonradan şunları yazıyordu: "15 yaşındayken ileride ne yapacağımı kararlaştırdım. şiir yazmak eğilimi, bir tanrı vergisidir; ama işin teknik yönü insanın kişisel sorumluluğu. 30 yaşıma varmadan şiir konusunda dünyada herkesten fazla bilgi edinmeye ant içmiştim. dinamik özü kalıptan ve kabuktan ayırt etmek ve her türlü şiiri öğrenmek, baş amacımdı. bu uğurda, 9 dil öğrendim, doğu şiirini çevirenlerden okudum, gerçek şiirden başka bilgilere beni iteleyen ve diploma almak için gerekli işlemlerle canımı sıkan üniversite kurallarıyla ve profesörlerle kavgaya tutuştum."

başta latince olmak üzere 9 dili (yunanca, almanca, italyanca, provansal, ispanyolca, orta çağ ve yeni çağ fransızcası, portekizce, eski çağ, orta çağ ve yeni çağ ingilizcesi) ve sayısız şiir geleneğini sapasağlam öğrenen pound, genç yaşta, modern şiirin büyük kurucularından biri oldu. 1903 yılında, pound'un bulunduğu pennsylvania üniversitesi'nde tıp eğitimi gören ve sonradan amerika'nın en başarılı şairlerinden biri olan william carlos williams, ailesine gönderdiği bir mektupta diyordu ki: "pound ile tanışmak, milattan önce ile milattan sonra gibi."

pennsylvania üniversitesi'nden ayrılan pound, 1905 yılında hamilton koleji'nden mezun oldu. burada dante ve provansal şiiri üzerinde yoğun çalışmalar yaptı. sonra pennsylvania üniversitesi'ne dönerek yüksek öğrenimini tamamladı ve aynı üniversitede öğretim üyesi oldu. kendisini tanıyanlar, bildiği 9 dilde şiir konusunda yazılmış önemli her kitabı okumuş olduğunu söylüyorlardı. giderilmez bir iştahla okuyor, bir yandan da bol bol şiir yazıp sayısız çeviri yapıyordu. modern şiirin büyük öncüsü ve yenilikçisi, estetiğini değişik çağların ve uygarlıkların gelenekleriyle yoğurmaktaydı.

pound, 1908 yılında, cebinde üç beş dolarla amerika'dan ayrılıp avrupa'nın yolunu tuttu. şair, avrupa ve ingiltere'deki ilk yıllarında, açlık ve sefalet içinde, durup dinlenmek bilmeden okuyup yazıyordu. bir yandan da, çağdaş şair ve yazarlarla sağlam dostluklar kuruyordu. henry james, thomas hardy, joseph conrad, john galswhorty gibi ustalarla da tanıştı, sonradan ün salan t.e. hulme, fort madox ford, richard aldington gibi gençlerle de. ingiliz dilinin o sıradaki en önemli şairi william butler yeats ile yakın dostluk kurdu.

pound'un edebiyat çevrelerindeki yeri, üçüncü kitabı olan "personae" (1909) ile perçinlendi. 1910 yılından başlayarak, şiirde art arda yenilikler yapacaktı. pound, "yenileştirin!" ilkesiyle ortaya atılıyordu.

çin görüntü şiirlerinden ve japon haikularından esinlenen pound, kalıplaşmış, köhne, yeknesak, aşırı süslü ve yapmacıklı şiiri yok etmeye; yerine yalın, öz ve özgür şiiri getirmeye ant içmişti. "edebi dil"in, "şairane söyleyiş"in, devrik ifadelerin, vezin uğruna zorlamaların, her türlü "sıfat"ın baş düşmanıydı. pound, bizde orhan veli ve arkadaşlarının 1940'larda yöneldiği çığırı 1910'larda açmıştı denebilir.

pound, 1912 yılında, amerika'nın en etkili şiir dergisi "poetry"nin avrupa editörü oldu. özellikle bu işte pound sonradan ün kazanan birkaç şairi keşfetti. bunların ilki robert frost'tu. sonra, t.s. eliot. 1914'te eliot "bir kadının portresi" başlıklı şiirini pound'a gösterdi. pound, "bir amerikalının bana gösterdiği en başarılı şiir" diyerek eliot'un şiirini hemen yayımladı. böylece eliot ilk olarak pound tarafından gün ışığına çıkarılmış oldu. sonra da, 1922'de, eliot "the waste land" (çorak ülke) adlı eserini pound'un eleştirip düzeltmesini istedi. pound, 20. yüzyıl şiirinin en büyük birkaç eserinden biri olan "the waste land"i baştan sona eleştirdi, değiştirdi, kırptı. ve eliot birçok değişiklikleri kabul edip ezra pound'a "üstün ustaya" diye armağan ederek yayımladı. 1917'de pound'un düzeltmeleri "the waste land"in ilk müsveddesiyle birlikte yayımlandığında, eliot'un "üstün usta"ya ne kadar borçlu olduğu anlaşıldı. eliot'un "pound, yüzyılımızdaki şiir devriminde en büyük etken olmuştur." demesi boşuna değildir.

william butler yeats, james joyce, ernest hemingway, wyndham lewis ve nice başkaları, pound'un yardımlarını gördüler. pound, genç sanatçıları eleştiriyor, teşvik ediyor, para yardımı sağlıyor, eserlerinin yayımlanmasına aracılık ediyordu. hemingway, şunları yazıyor: "arkadaşlarının hem para hem sanat yönünden ilerlemesini sağlamaya çalışıyor. saldırıya uğradılar mı, savunuyor. dergilere sokuyor onları, kodesten çıkartıyor. borç veriyor. tablolarına alıcı buluyor. konserlerini düzenliyor. haklarında yazılar yayımlıyor. zengin hanımlara tanıştırıyor onları. kitapları için yayınevi buluyor. ölümün eşiğinde olduklarını sananların başucunda oturuyor bütün gece. hastane masrafları için borç veriyor, intihardan vazgeçiriyor. bütün bunlara rağmen, dostlarının ancak birkaç tanesi, ilk fırsatta pound'a bıçak saplamaktan kendilerini alıkoyuyorlar."

1921'de londra'dan ayrılıp paris'e yerleşen pound, para sıkıntısı ve hastalık yüzünden perişan yaşadı. bu çetin dönemde, faizcilere ve tefecilere kin tutmaya başladı. para hırsını ve tefeciliği gitgide uygarlığın en kötü illeti gibi görüyordu. 1925'te italya'ya giderek rapallo'ya yerleşti. italyan rivierası'nda 20 yılını geçirecekti. bu yıllarda şiirle fazla uğraşmadı. var gücüyle iktisat ve politika konularına verdi kendini. yüzyılın büyük şairlerinden biri, günden güne faşizme sürükleniyordu. pound'un akli dengesi bozuldu diyenler vardı. bazı dostları korku içindeydi. 1933'te yeats, yeni bir eseri konusunda pound'a danışmak üzere rapallo'ya gitti. pound, eseri okuyup üstüne tek bir kelime yazarak geri verdi: "kokmuş." 1934'te, pound, james joyce'u yemeğe davet ettiğinde, joyce pound'la yalnız kalmaktan korktuğundan hemingway'e de gelmesi için yalvarıyordu.

artık faşizmin sözcüsü olmuştu. her fırsatta mussolini'yi övüyor, faşizmin propagandasını yapıyordu. mussolini'ye açıkça "şefim" diyordu. dünyadaki bütün iktisadi sıkıntı ve buhranlardan, her türlü mali sömürüden yahudileri sorumlu tutuyordu. bir italyan gazetesinde "yahudi: illetin ta kendisi" başlıklı zehir zemberek bir yazı yazdı. yıllarca, italya'dan amerika'ya radyo yayınları yaparak, amerikalılara faşizmi beğendirmeye uğraştı. 1943'te washington'daki bir mahkemede jüri, pound'u "birleşik amerika'nın düşmanlarına hizmet etmek" suçundan gıyaben mahkum etti. 1945'te, pound'u italyan partizanlar yakalayarak amerikan askeri yetkililerine teslim ettiler. pisa yakınlarındaki amerikan üssünde, şairi özel olarak imal edilen bir çelik kafese koydular. o yaz, pound kafesin içinde, "pisan kantoları" adlı şaheserini yazdı.

1945 kasım'ında yaka paça amerika'ya götürdüler şairi. 19 suçtan duruşması yapılacaktı. mahkeme, pound'un akli dengesinin bozuk olduğuna, washington'daki st. elizabeth's akıl hastanesi'ne konulmasına karar verdi. pound, 12 yıl kaldı hastanede. başhekimin raporuna göre "zararsız bir deli"ydi. dostları serbest bırakılması için uğraştılar. robert frost, ernest hemingway, william carlos williams, archibald macleish, t.s. eliot ve başkalarının gayretleri sonuç vermedi.

1949'da "pisan kantoları" bollingen ödülü'nü kazandığında, yine tartışmalar oldu. pound'un yahudi düşmanlığını ve faşist propagandasını affedemeyenler, üstün bir şairi düşük bir insandan ayrı tutmanın doğru olmayacağını öne sürüp durdular. aynı tartışma, 1972'de, şairin ölümünden kısa bir süre önce, pound'un amerikan bilim ve sanat akademisi'nden ödül alması reddedilince bir kere daha patlak verdi. birçoklarına göre pound, çılgın bir çağda yolunu şaşırmış zavallı bir şairdi. başkalarına göre, duygulu bir şair, topluma ve insanlığa karşı böyle kara günahlar işlememeliydi.

1958'de akıl hastanesinden çıktıktan az sonra, pound italya'ya döndü. kendisini karşılayan fotoğrafçılara faşist selamı vererek resim çektirdi. "dünyanın en büyük şairi benim" diyordu, "amerika, baştan başa tımarhane!"

"kantolar"ı tamamlamak için canla başla çalışıyordu. merano'da oturuyor, bir yandan şiir yazıp bir yandan bahçesinde üzüm yetiştiriyordu. 1962'de kalp krizi geçirdi. sonra gitgide sessizliğe gömüldü. bir mülakat sırasında pound'a sordular: "nerede yaşıyorsunuz?" şair, "cehennemde" diye cevap verdi. "hangi cehennem?" diye üstelediler. pound, kalbini gösterdi: "işte burada."

pound'u iyi tanıyan bir şair, kişiliğini şöyle tanımlıyordu: "yalın mertlik, yalın cömertlik, yalın deha." siyasal düşüncelerinde ne kadar sapık olduysa, şiir duyarlığında o kadar aydın ve olumluydu. yalnız yaşayan, yanlış yaşayan pound, sürgününü ölümde de sürdürmek istedi. onun için "törenler yapılmasın, borular öttürülmesin" demişti, "kafamı ezmeyecek bir çelenk yeter."