10.11.11

arefe

ivan turgenyev

gerçek dünyaya, eski ustalara ve klasiklere baktım; sonra, kendi zırvamı kırıp attım.

hoşuna gitmek istediğimiz bir kimseyle konuşurken, böylelikle kendimizi övdüğümüzden hemen hemen hiç kuşkulanmadan, dostlarımızı överiz çoğu kez.

şu karıncaların, böceklerin ve öteki bay böcekgillerin ciddiyeti yok mu, beni dünyada en çok şaşırtan budur. öyle tumturaklı bir tavırla koşturup duruyorlar ki, sanki bir önemi var yaşamlarının! düşünün bir; varlıkların en yücesi, kralı olan insanoğlu onlara bakmaya zaman buluyor ama, bu onların umurunda bile değil. sonra, herhangi bir sivrisinek, bu en yüce varlığın burnuna konuyor ve onu yiyecek olarak kullanıyor. bu, onur kırıcı bir şey. bu açıdan bakarsak, böceklerin yaşamı bizimkinden niye daha kötü olsun? biz kendimizde, kurum satmaya hak görürken, onlar niye bu hakkı görmesinler kendilerinde?

her güzellik elle tutulmaz, yakalanmaz. eski ustalar, güzelliğin peşinden koşmadılar. bu, onların yapıtlarında, kendiliğinden vardı. onlar tüm dünyayla ilgiliydiler.

doğa her zaman bizde aşk gereksinimi uyandırmaz. onun bize kızdığı da olur. korkunç.. evet, ulaşılmaz sırlar anıştırır. bizi kendine çekip yutacak olan o değil midir? hiç durmadan yutmuyor mu bizi? onda yaşam kadar ölüm de vardır ve ölüm de yaşam kadar gür bir sesle konuşur.

ölüm, ağıyla balığı yakalayan ve onu bir an için suya bırakan balıkçıya benzer. balık yüzmektedir ama, ağa düşmüştür bir kere; balıkçı dilediği zaman çeker onu.