25.10.11

hoca efendi

cevdet kudret

sınıfta çocuklar 2 bölüme ayrılmıştı. bir bölümü kapı yanındaki sıralarda oturuyordu. bunlar yoksul çocuklarıydı. üstleri başları o kadar iyi değildi. hatta kimisinin ayağında ayakkabı bile yoktu, okula takunya ile gelip gidiyorlardı. bunlar, başlarını kitaptan kaldırmamak, durmadan çalışmak, yazmaya çalışmak ve hiçbir zaman gülmemek cezası altında bulunan çocuklardı.

öbür bölümü, zengin çocuklarıydı. onlar pencere yanındaki sıralarda otururlardı. içlerinde, babası "paşa" olan bile vardı. hepsinin de ailesi çok meraklıydı. çocuğu okula daha ilk teslim ettikleri gün, "kuzum hoca efendi, oğlumuzu temiz-pak çocukların yanına oturtun" diye tembih ederlerdi. bunlar okula arabayla ya da bir uşakla gidip gelirlerdi. üstleri başları çok temizdi.

hoca efendinin kapı tarafındaki elinde bir değnek vardı. pencere yanındakiler bir yaramazlık yapacak olursa, "kulağınızı çekerim haaa!" derdi; kapı yanındakiler bir şey yaparsa böyle bir ihtarda bulunmadan sopayı indirirdi.

pencere tarafındakiler hiç dayak yemezdi. niçin dayak yemediklerini anlayacak yaşta olmadıkları için de, yaramazların hep kapı tarafına toplandığını sanırlardı.

şevket, kapı yanındakilerin olduğu kadar bütün sınıfın da en yaramaz öğrencisiydi. hoca arkasını döner dönmez yapmadığı maskaralık kalmazdı. sonra, işlediği kabahati başkalarının üstüne atmayı da bilirdi. yakalandığı zamanlarda da pek hırpalanmazdı. her hafta hoca efendiye en güzel değnekleri o getiriyordu. şevket'in cezasını hep başkaları çekiyor ve hoca efendiye göre, şevket de onları seyrederek ibret alıyordu. hoca birisini dövmeye başladığı zaman, o da -çocuğu sanki kendisi dövüyormuş gibi- hocayla birlikte kolunu kaldırıp indirirdi. bir gün yine böyle kolunu kaldırıp indirirken eli mürekkep şişesine çarptı, şişe hocaya doğru fırladı, hoca efendinin cübbesi masmavi oldu. şevket bir anda bütün ayrıcalıklarını kaybetti. getirdiği değneklerin iki tanesi sırtında kırıldı, üçüncüsü çok sağlam olduğu için kıvrıldı; ama kırılmadı. şevket, bahçesindeki ağaçların sağlamlığı ile övünebilirdi doğrusu.

şevket ertesi gün okula gelmedi. daha ertesi gün bonjorlu,* bastonlu, fesi kalıplı bir adamla birlikte geldi. çocuk sınıfa, adam müdürün odasına girdi. biraz sonra da hoca efendiyi müdür odasına çağırdılar. adam kim olduğunu söylemek gereğini bile duymuyordu; işin tuhafı, bunu sormak müdürün de aklına gelmiyordu. bir insanın böyle selam vermeden içeri girmesi, kalıplı fesini biraz yana eğmesi, konuşurken böyle ağır ağır ve hecelerin üstüne basa basa söz söylemesi için o kimsenin mutlaka büyük bir adam olması gerekti. hoca içeriye girdiği zaman adam onu sanki hiç görmedi. iki eliyle arkasında tuttuğu bastona kıçını dayadı, gözlerini biraz tavana doğru kaldırdı ve hocaya ancak müdür aracılığıyla seslendi, verilen cevapları da gene o yolla dinledi:

adam: "hoca efendiye şunu sormanızı istiyorum: şevket benim sütannemin torunudur. bunun böyle olduğunu hoca efendi bilmiyor muydu acaba?"

müdür: "şevket, beyefendi hazretlerinin sütannesinin torunudur. bunun böyle olduğunu bilmiyor muydunuz acaba?"

hoca: "bilmiyordum efendim."

müdür: "bilmiyormuş efendim."

adam: "niçin öğrenmemiş?"

müdür: "niçin öğrenmemişsiniz?

hoca: "kusur ettim efendim."

müdür: "kusur etmiş efendim."

adam: "hoca efendi, kendisine teslim edilen çocukları acaba hangi sıfat ve yetkiyle dövüyor?"

müdür: "size teslim edilen çocukları hangi sıfat ve yetkiyle dövüyorsunuz, hoca efendi?"

hoca: "hoca olmak sıfatıyla."

müdür: "hoca olmak sıfatıyla dövüyormuş efendim."

adam: "hoca efendinin yüksek kişilerden birisiyle yakınlığı var mıdır acaba?"

müdür: "yüksek kişilerden birisiyle yakınlığınız var mıdır acaba?"

hoca: "yoktur efendim."

müdür: "yokmuş efendim."

adam: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmış?"

müdür: "öyleyse kime güvenerek bu işi yapmışsınız?"

hoca: "allah'a güvenerek yaptım."

müdür: "allah'a güvenerek yapmış efendim."

adam: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor muymuş?"

müdür: "hayatta allah'tan başkaca kimseye güvenmiyor musunuz?"

hoca: "evet efendim."

müdür: "evet efendim."

adam: "hoca efendinin hemen işten çıkarılmasını dilerim. son sözüm işte budur!"

adam başka bir şey söyleme gereğini duymadan kapıyı vurdu, gitti. çıkarken fesi biraz daha yana eğilmiş, bastonu sanki biraz daha kalınlaşmıştı. daha doğrusu, müdürün gözüne öyle görünmüştü.

hoca sınıfa girdiği zaman, çocuklar yaşlarının üstünde bir zeka ile onun yüzüne bakıyorlardı. o ise, renginin sararmış olmasına karşın, yüzünün her iki yanı ile gülmeye çalışıyor ve gözleriyle, sınıfın ta köşesine saklanmış olan şevket'i arıyordu. gördü. ona, yeni bir değnek getirdiği zamanki tatlı sesiyle:

"şevket, buraya gel." dedi.

bütün sınıf, "ne olacak?" diye merakla bekliyordu. hoca efendi, yanına çekinerek gelen çocuğu elinden tuttu, götürdü, pencere yanındaki boş sıralardan birine oturttu:

"ben" dedi, "büyük bir yanlışlık yapmışım; senin asıl yerin burasıymış çocuğum."

sonra hepsinin yüzüne alabildiğine tatlı bir gülüşle baktı. hayatında ilk defa yüzünün her iki yanı da birbirine benzemişti. sonra çıktı, gitti.

hoca efendi, o günden sonra okula bir daha gelmedi.