20.9.11

dorian gray'in portresi

oscar wilde

şu yeryüzünde bir insan için en kötü şey, ondan hiç söz edilmemesidir.

adonis: yunan mitolojisinde pek güzel bir delikanlı kılığında yarı-tanrı

[biliyorum, şimdi sen bana güleceksin ama, gerçekten ben bu resmi sergileyemem; çünkü içine kendimden çok şey kattım, diye karşılık verdi.

aydın kişiliğin başladığı yerde güzellik, yani hakiki güzellik biter. kafa adamlığı bir abartmadır, hangi yüzün olursa olsun güzelliğini öldürür. insan düşünmeye oturdu mu, baştan başa bir burun, alın ya da herhangi çirkin bir şey olur. düşünceye dayanan mesleklerde başarı kazanmış kimselere bak. dört dörtlük bir çirkinliktir onlarınki! salt, din adamları kalır bunun dışında; çünkü din adamları düşünmezler. bir piskopos on sekiz yaşında bir çocukken kendisine söyleneni sekseninde de yineler durur. bunu doğal bir sonucu olarak da hep pek hoş bir görünüşü vardır.

kafasız, güzel bir yaratık o.

insanoğlu bedeniyle ya da kafasıyla başkalarından ayrıldı mı, uğursuzluk peşini bırakmaz.

insanın başkalarından değişik olmaması daha iyidir. çünkü dünyada en iyi durumda olanlar çirkinler ve aptallardır. onlar gönüllerince dolu dolu gülebilirler. yengiyi tanımamışlarsa da hiç olmazsa yenilginin ne olduğunu bilmezler. hepimizin yaşaması gerektiği gibi yaşarlar: rahat, ilgisiz, tasasız. ne kimseye zararları dokunur, ne de kimsenin onlara.

[birini çok sevdiğim zaman, adını kimseye söylemem. sanki bir parçasını başkasına veriyormuşum gibi bir duyguya kapılırım. gizliliği sever oldum. bugünkü yaşayışımızı bize gizemli, büyülü gösterebilecek bir şey varsa o da budur gibi geliyor bana.] en bayağı bir nesne bile gizlenince güzelleşir. ben şehirden ayrılırken nereye gittiğimi bizimkilere hiç söylemem. [söylersem işin bütün zevki kaçar.] biliyorum saçma bir alışkanlık ama, nedense insanın yaşayışına hayli şiir katıyor gibi geliyor.

evliliğin hoş yanlarından biri de, kadın için de, erkek için de, aldatmayı gerekli hale getirmesidir.

asıl gösterişçilik, olduğun gibi görünmektir.

duyarak yapılan her portre, resmini yaptıranın değil, ressamın portresidir.

ucuz gazetelerde o resimden çok söz edilmişti, on dokuzuncu yüzyılın ölümsüzlük ölçüsü de bu işte.

sen herkesi seversin, bu da herkese karşı ilgisizsin demektir.

elimde değil, yakınlarımı düşman gibi görüyorum. belki hiçbirimizin kendi kusurlarımızı başkasında görmeye dayanamayışımızdan ileri geliyor.

düş günlerinde bir biçim düşü..

düşünce bakımından yalnızca yollarını yitirmiş olanlar tartışırlar.

sevdiklerine bağlı kalanlar sevginin ancak iğreti yanını bilirler. acı yanını tanıyanlar sevgiye bağlı kalmayanlardır.

iyi etki yoktur bay gray. bütün etkiler ahlakdışıdır. bilimsel açıdan ahlakdışı.

çünkü birini etkilemek, ona kendi ruhunu aşılamaktır. [o artık kendi beyniyle düşünemez ya da kendi tutkularıyla yanmaz olur. erdemleri kendine özgü değildir. günahları –günah diye bir şey varsa- ödünç alınmadır. başkasının türküsünün yankısı onun için yazılmamış bir oyunun oyuncusu olur.] yaşamının amacı, kendiliğinden gelişmedir. herkesin kendi yaratılışını gerçekleştirmektir.

yabanilerin, suçlunun ötesini berisini kesmeleri geleneği bugün de insanın kendini yadsıması biçiminde sürüp gidiyor. bu da yaşantımızı biçimsizleştiriyor.

bir arzudan kurtulmanın tek yolu onu tatmin etmektir. engelleyince, ruh kendine yasak ettiği şeylere özlem duya duya, acımasız yasaklarının canavarlaştırdığı, yasadışı kıldığı şeye özlem duyarak hastalanır.

güzellik, dehanın bir başka biçimidir. dehadan daha da yücedir; çünkü açıklamayı gerektirmez.

boyun eğmeye zorlayınca, sıradan nesnelere acayip bir ilgi göstermeye başlarız ya, dorian da arıya öyle bakıyordu.

hep! korkunç bir sözcüktür bu. duydukça ürperirim. kadınlar bu sözcüğü kullanmayı pek severler. hep sürmesini isteyerek her sevgiyi bozarlar. anlamsız bir sözcüktür bu. hevesle ömür boyu tutku arasında bir tek fark vardır: heves daha uzun sürer. 

yaşam, ruhunu olgunlaştırırken, bedenini bozacaktı. korkunç, çirkin, iğrenç bir şey olacaktı.

küçük zevklere bayılırım ben. karmaşanın son sığınağıdır bunlar.

kimdi o, “insan, mantıklı hayvandır.” diyen? şimdiye dek yapılmış en ham insan tanımı bu. insan şudur budur ama, hiç de mantıklı değildir. iyi ki de değil.

aşkta bile, tenle ilgili olanı söz konusudur. kendi isteğimizle hiç ilgisi yoktur. gençler bağlı kalmak isterler, kalamazlar. yaşlılar bağlı kalmamak isterler, yapamazlar.

borç küçük aklın sermayesidir, bununla pek de güzel geçinilir.

yeni arkadaşlarımla ilgili her şeyi öğrenmek isterim, eski arkadaşlarımla ilgili hiçbir şeyi.

insanlara yardımı sevenler insanları düşünemez oluyorlar. başlıca özellikleri bu.

insanın birini etkilemesinde korkunç coşku verici bir şey vardı.

gerçekten iyi yürekli kimselerin düştükleri, hiçbirinin de bir türlü kurtulamadıkları bir yanlışlıktı bu.

yalın güce katlanabilirim de yalın mantığa hiç gelemem. ondan yararlanmak dürüstlüğe aykırı olur.

her şeyi sevebilirim; ama acıyı asla. bunu sevemem. kötü, korkuınç, iğrenç bir şey. çağımızın acıyı sevmesi korkunç bir hastalık. insan rengi sever, güzelliği sever, yaşama sevincini sever. yaşamdaki acılardan ne kadar az söz edersek o kadar iyi ederiz.

duyguların üstün yanı, bizi oradan oraya sürüklemesidir; bilimin de üstün yanı, hiç duygusal olmamasındadır.

insan gençliğini yeniden elde etmek için yine gençliğindeki çılgınlıkları yapmalı.

yaşamın en büyük gizlerinden biri budur. bugün çok kişi, insanı için için kemiren bir mantık yüzünden ölüyor. insan, pişmanlık duymadığı tek şeyin yaptığı yanlışlıklar olduğunu en sonunda anlıyor ama, iş işten geçmiş oluyor.

kendisini dinleyenler arasında büyülemek istediği birinin bulunduğunu bilmesi de zekasına keskinlik veriyor, imgeleme gücüne renk katıyordu sanki. parlak, süslü, sorumsuz konuşuyordu.

kitap okumayı, yazmaya kalkışmayacak kadar severim.

sofrada bize söylediklerinizin hepsi gerçek düşünceleriniz mi?
unuttum bile. çok mu kötü şeylerdi?

henry’nin görüşlerini hep arkadaşlarının ağzından duyarım. ancak bu yoldan öğrenebilirim onları.

yabancılaşma, sanatın yararınadır. sanatı ulusal olmaktan kurtarır.

bütün gece yağmurda kalmış bir cennetkuşu gibi, odadan dışarı kaçtı.

sakın saçları saman rengi bir kadınla evlenme, dorian!
neden?
çok duygusal oldukları için.

erkek yorulduğu için, kadın da merak ettiği için evlenir. sonunda ikisi de düş kırıklığına uğrar.

evlenemeyecek kadar seviyorum.

sevgili oğlum, hiçbir kadın yetenek değildir. kadınlar bir süs yaratığıdırlar. sözleri beş para etmez ama, çok tatlı konuşurlar. erkeklerin, ruhun ahlakı alt etmesini simgelemesi gibi, kadınlar da, maddenin ruha üstün gelmesinin simgesidir.

en sonunda, salt iki çeşit kadın olduğunu anladım: boyasızlar, boyalılar. boyasız kadınlar çok işe yarar. saygın biri olarak tanınmak istersen, onlardan birini al, yemeğe götür. öbürleri çok tatlı kadınlardır ama, bir yanlışlık yaparlar. yaşlarını gizlemek için boyanırlar.

havada pek hoş bir zehir vardı.

yaşamın gerçek gizi, güzelliği aramaktır.

en büyük aşkım değil, ilk aşkım demelisin.

büyük aşk, yapacak işleri olmayanlara özgüdür. bir ülkede aylak sınıfların tek işi budur.

asıl yalın olanlar, yaşamı boyunca bir kez sevenlerdir. onların dürüstlük, bağlılık diye tanımladıklarına ben ya alışkanlık uyuşukluğu ya da düş eksikliği derim. kafa yaşamı için bir şeye saplanıp kalmak neyse, duygu yaşamı için de bağlılık aynısıdır. kısacası, başarısızlığı açıkça söylemek. bağlılık!

birçok şeyler vardır ki başkalarının kapmasından korkmasak fırlatır atarız.

bir kez, hiçbir duygunun içini titretmeyeceğini söylemiştin.

sıradan kadınlar insanın güş gücünü hiç etkilemez. yaşadıkları zaman sınırları içinde kalırlar. hiçbir ışık başka biçime sokmaz onları. şapkaları gibi kafalarının içini de görürsün. nerede istersen bulursun onları. gizemden, anlaşılmazlıktan yoksundurlar. sabahleyin parkta atla gezerler, öğleden sonra da çay toplantılarında çene çalarlar. gülümseyişleri modaya göre, davranışları modaya göredir. tabak gibi ortadadırlar.

boyalı saçları, allıklı yüzleri öyle pek kötüleme. bazen bunlarda da sıradışı bir güzellik vardır.

yaşamın inatçı gün ışınları..

dokunmaya değer şeyler de ancak kutsal olanlardır. neden kızıyorsun? nasıl olsa birgün senin olacak. insan sevince önce kendini aldatır, sonunda ise başkalarını. dünyanın aşk serüveni dediği işte budur.

çoğu insan yaşamın yazgısına çok büyük yatırım yaptığı için iflas eder. onun için, insanın kendini şiir yüzünden mahvetmesi onur verici bir şeydir.

yüze gülmesini pek iyi biliyormuş.

başkalarının başından geçen facialar insana pek tatsız gelir.

çağımıza güç veren, ilkeler değil, deliliklerdir.

insanlar kendilerine en çok gerekeni başkalarına vermeye düşkündürler. işte bence bu, cömertliğin daniskasıdır.

insan yaşamı.. bir bu araştırılmaya değer kanısındaydı. bunun yanında başka hiçbir şeyin değeri yoktu. evet, çok doğruydu: insan, acı-sevinç denen cadı kazanı içinde seyrederken kendinin yüzüne buzdan maske takamaz, beynini kükürt dumanlarından koruyamazdı. böylece de korkunç imgelerle, biçimsiz düşlerle bulanırdı. öyle ince zehirler vardı ki, özelliklerini insanın bilmesi için bunlarla zehirlenmesi, öyle tuhaf hastalıklar vardı ki insan öğrenmek isterse o hastalıkları geçirmesi gerekirdi.

neye mal olduğunun ne önemi vardı ki? insan bir duygu uğruna ne verse azdı.

sıradan insanlar, yaşam gizlerinin açıklanmasını beklerlerdi. sayıları az olan, seçme kişilereyse perde açılmadan bu gizler belli olurdu.

yaraları da kan kırmızı güller gibidir.

gerçekten kanıtlanabilen tek şey şuydu: geleceğimiz de geçmişimiz gibi olacaktı; bir kez tiksine tiksine işlediğimiz günahı ondan sonra defalarca seve seve yapacaktık.

lord henry deneme yolunun, tutkuların bilimsel çözümlenmesine ulaşmak için tutulabilecek tek yol olduğunu açıkça görüyordu.

merakın bunda büyük payı olduğu açıkça görülüyordu; bir yandan merak, bir yandan da yeni yeni şeyler deneme isteği.

bizi en zorlu biçimde tutsak eden tutkular, kökeninde, kendimizi aldattığımız tutkulardı. bizim en zayıf dürtülerimiz, niteliklerini bildiklerimizdi. sık sık öyle olurdu ya: başkaları üzerinde deney yaptığımızı sanırken gerçekten kendimiz üzerinde deney yapardık.

bir an, gizlerini saklamak ister gibi, kapandı. açıldıklarında, üzerlerinden bir düşün sisi geçmişti.

tutku hapishanesinde özgürdü.

öpüşü dudaklarını yakıyordu. göz kapakları onun soluğuyla sıcacıktı.

kadınlar birdenbire garip teslim olmalarla saldırdıkları gibi, savunmalarını da saldırılarla yaparlar.

asıl adını daha söylemedi. romantik bir şey bu bence.

çok yetenekli kişilere ileri yaşlarda gelen, sıradan kimselerde ise hiç eksik olmayan bir “bakılmaktan hoşlanmamak” huyu vardır.

onu daha çok düşünebilmek için de ona hiç değinmiyor.

insanın aşık olması kendini aşması demektir.

yoksulluk kapıdan içeri girince aşk pencereden dışarı kaçarmış.

mavi göklerde çiçek bayramı..

kendinden bu kadar aşağı biriyle evlenmesi gülünç!

onu bu kızla evlendirmek istiyorsan bu dediğini kendisine söyle basil. kesinlikle evlenir. insan adamakıllı saçma bir şey yaparsa bunu en yüce duygularla yapar.

bir şeyi beğenip beğenmemek, yaşama karşı saçma bir tutumdur. biz bu dünyaya ahlak üzerindeki önyargılarımızı sergilemeye gelmedik.

messalina: hovardalıklarıyla ünlü roma imparatoriçesi

evlenmenin en büyük kusuru, insanı bencil olmaktan vazgeçirmesidir. bencil olmayan kimseler renksizdirler, kişilikleri yoktur. buna karşın yine de evlenmenin, kişiliklerini daha da karmaşıklaştırdığı kişiler vardır. bencilliklerini bırakmazlar, buna daha birçok benlikler eklerler. birkaç benliği birden yaşamak zorunda kalırlar. daha geniş çapta örgütlenirler. daha geniş çapta örgütlenmenin de, insan varlığının amacı olduğunu söyleyebilirim. kaldı ki, insanın başından her geçen olay –evliliğe karşı ne söylenirse söylensin- ne de olsa bir denemedir.

kendimizden korktuğumuz için başkalarını iyi insan olarak düşünmeye çalışırız. iyimserliğin temelinde yalnızca korku yatar.

iyimserliği hiç sevmem.

gelişmesi önlenmedikçe hiç kimse mahvolmaz. bir insanı bozmak istiyorsan, ona yeni bir biçim vermeye kalk, yeter. evlenmeye gelince, saçma bir şey elbette. erkekle kadın arasında daha başka, daha ilginç bağlar da vardır.

bütün yaşantım sanki daralmış, daralmış, gül rengi bir noktada toplanmıştı.

bir insanın bir şey sorması için en iyi neden, sormasını hoş gördüren tek neden meraktır. ben de merak ettiğim için sordum. benim görüşüm şudur: evlenmeyi hep kadınlar önerir; biz değil. yalnız, orta tabakada kesinlikle öyle değil. çünkü orta tabaka geri kafalıdır da ondan.

üzerinde bir görüşümüz olmasına değer tek nesne zevktir.

kadınlar erkeklere yaşantılarının altınını veriyorlar.

olabilir! yalnız, hep de bozuk para olarak geri isterler. işte sorunbu. akıllı bir fransız’ın dediği gibi bize şaheserler yaratmak isteğini aşılarlar, sonra da bunları engellerler.

sigara, dört dörtlük zevkin dört dörtlük örneğidir. nefis bir şeydir, insanı yine doyurmadan bırakır. insan daha ne ister?

işlemeye korktuğun günahların simgesiyim ben.

korkarım ki, en azından benim için, yeni diye bir şey yok.

oyunu severim. yaşamdan son derece daha gerçektir.

caliban: shakespeare’in “tempest” (fırtına) adlı oyununda miranda güzel bir kız, caliban ise sakat, çirkin bir adamdır.

yıldızçiçeği

insanın yaşadığı çağı yüceltmesi.. değerli bir şeydir doğrusu. bu kız şimdiye dek ruhsuz yaşamış olanlara ruh verebiliyorsa, yaşamları tatsız tuzsuz, çirkin geçmiş olanlarda güzellik duygusu yaratabiliyorsa, onları bencilliklerinden sıyırıp da başkalarının derdi için gözyaşı dökmelerini sağlayabiliyorsa, senin bütün hayranlığına, dünyanın bütün hayranlığına değer.

sevdiğin hakkında böyle konuşma dorian. sevgi, sanattan daha üstün bir şeydir.

ikisi de taklidin başka başka biçimleridir, o kadar.

çok güzel kız; yaşamdan da oyundan az anladığı gibi az anlıyorsa, ne mutlu sana! bizi iki çeşit insan çeker: her şeyi bilenlerle hiçbir şeyi bilmeyenler.

seni tanımadan önce, yaşamımın tek gerçeği tiyatroydu. ancah sahnede yaşıyordum. hepsi bana gerçekmiş gibi geliyordu. her şeye inanıyordum. benimle birlikte oynayan sıradan insanlar birer tanrı gibi geliyordu bana. boyalı sahneler benim dünyamdı. gölgelerden başkasını bilmiyordum, onları gerçek sanıyordum. sen geldin, ah, benim güzel sevgilim! ruhumu hapisten kurtardın. gerçek neymiş, sen öğrettin bana.

içimde duymadığım bir duygunun taklidini yapabilirim ama, beni bir ateş gibi yakan şeyin taklidini yapamam.

kız onu düş kırıklığına uğratmıştı. sıradan, değersiz biri olduğunu göstermişti.

kaldı ki kadınlar acıya erkeklerden daha iyi katlanırlardı. duygularıyla yaşarlardı onlar. yalnızca duygularını düşünürlerdi. bir erkeği yalnızca kavga etmek için kendilerine dost tutarlardı.

gereksiz şeylerin bizim için tek gerekli nesneler haline geldiği bir çağda yaşadığımızı anlayamıyorlardı.

pişmanlığın da uyuşturucu ilaçları vardı, ahlak duygusunu uyutacak ilaçlar.

kendini azarlamakta da bir zevk vardır. kendimize kabahat bulurken, başka kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir. bizi rahatsız eden, günah çıkardığımız papaz değil, ona içimizi dökmemizdir.

içinde hoşuma gitmeyecek bir şey olabilir diye korktum. sen mektuplarınla yaşamı paramparça edersin.

burada insan yaşamına rezaletle başlamamalı.

kendini öldürmeye hakkı yoktu! bencillik etti!

bir kadının bir erkeğe yeni bir biçim vermesinin tek yolu vardır: onu öylesine sıkar ki, adam artık yaşamaktan bezer.

sen bu kızı alsaydın mahvolurdun.

insan zerre kadar değer vermediği kimselere karşı bile çok iyi davranabilir. bir kadın da kocasının kendisine karşı ilgisiz olduğunu anladı mı, ya korkunç rüküşleşir, ya da öyle şık şapkalar giyer ki başka kadınların kocalarını paradan çıkarır.

iyi niyetli kararlarda bir uğursuzluk vardır, hep iş işten geçtikten sonra verilir.

iyi niyetli kararlar, bilim yasalarına boşu boşuna karışmak demektir. kökü doğrudan doğruya kendini beğenmişliğe dayanır. sonucu da tam bir sıfırdır. bunlar bize, ara sıra, güçsüz kimseler için oldukça çekici olan birtakım kısır coşkular verir, o kadar.

ne korkunç şey şu kadın belleği! ne ürkütücü! ne yaman bir kafa durgunluğunu gösteriyor! yaşamanın rengini emmeli, ayrıntılarını hiç hatırlamamalı. ayrıntılar hep entipüften şeylerdir.

yaşamın ellerinde her zaman gelincik vardır. evet, ara sıra işlerin geciktiği de olur. bütün bir mevsim menekşe taktığım olmuştur. ölmek bilmeyen bir aşktan dolayı yas tutmanın şairane bir belirtisi olarak. yine de, en sonunda, ölmüştür. nedenini unuttum. sanırım kızın benim uğruma bütün dünyadan vazgeçmeye kalkmasından. korkunç bir andır o. insanın içini bir sonsuzluk ürküntüsü kaplar.

geçmişin güzelliği geçmiş olmasındadır. gelgelelim, perdenin ne zaman kapandığını kadınlar hiç bilmezler. ille bir altıncı perde isterler. oyunun tadı tuzu kalmayınca sürdürmeye çalışırlar. onlara kalsa, her güldürü acıklı bir oyunla biter, her acıklı oyun da güldürü olur çıkardı. pek hoş yapmacık yaratıklardır ama, sanat anlayışı yoktur onlarda.

sıradan kadınlar avunmasını bilirler. kimisi bunu baygın renkler giyinerek yapar. yaşına bakmadan morlar giyinen bir kadına sakın güvenme. otuz beşini geçmişken pembe kurdeleye düşkün bir kadına da. bunlar o kadının başından bir şeyler geçmiş olduğunu gösterir.

insanı en çok kendini beğenmiş yapan da kendisine günah işlediğinin söylenmesidir. vicdan hepimizi bencil kılar. evet, kadınların çağımızda tuttukları türlü türlü avunma yolu var, saymakla bitmez.

en açıktan açığa yapılanı. kendi hayranını kaybedince başkasının hayranını elinden almak.

korkarım ki kadınlar her şeyden çok katı yürekliliğe değer verirler. açıktan açığa gösterilen katı yürekliliğe. pek yaman bir ilkel içgüdüleri vardır onların. biz onlara eşit haklar verdik ama, onlar yine de efendi arayan birer köle olarak kaldılar. erkeğin buyruğu altına girmekten hoşlanırlar.

o kız hiçbir zaman gerçekten yaşamadı; bunun için de, gerçekten ölmüş değil.

gerçekten yaşamaya başlar başlamaz, onu yok etti, o da onu yok etti.

o bunlardan daha az gerçekti.

diyelim çirkinleştim, yaşlandım, kırış kırış oldum, n’olacak o zaman?

ah! o zaman istediklerini elde etmek için savaşmak zorunda kalacaksın doriancığım. şimdiki halde, istediklerin ayağına geliyor. hayır, yakışıklılığını yitirmemelisin. öyle bir çağdayız ki insanlar çok okudukları için pek bir şey bilmiyorlar, çok düşündükleri için de güzel olamıyorlar.

düşünce canlı bir varlığı etkileyebildiğine göre, ölü, cansız şeyleri de etkileyemez miydi?

bir şeyi konuşmazsan, hiç olmamış demektir. bir şey ancak konuşulunca gerçek olur.

ancak sıradan kimselerin bir duygudan kurtulabilmeleri için uzun zaman ister. kendine sahip olan bir kimse, kendine bir eğlence uydurup üzüntüyü çabucak sona erdirebilir. duygularımın tutsağı olmak istemiyorum. kendim onlara buyurmak, onları kullanmak, zevkini çıkarmak istiyorum.

son gece –senin onu gördüğün gece- kötü oynadı; çünkü aşkın gerçekliğini tanımıştı. bu gerçekliğin hayal olduğunu anlayınca, öldü, juliet gibi.

bir duyguyu bir daha yaşayamam ben. kimse de yaşayamaz, yufka yüreklilerin dışında.

sen buraya beni avutmaya geldin. sağol. avunduğumu görünce de küplere biniyorsun. doğrusu çok iyilikseversin.

insanın kendi yaşayışının seyircisi olması, yaşamanın acılarından kaçmak demektir.

dünya gözüme çok güzel görünmeye başlamıştı. belki de aşırı güzel; çünkü böyle çılgınca tapınmalarda bir tehlike bulunur. tapındıklarımızı elde tutmak tehlikesi kadar yitirme tehlikesi..

tapınmamı başkaları da anlayacak diye korkuyordum.

o, bir insana aşırı düşkünlük duyamayacak kadar akıllıydı, her şeye boş vericiydi. bir gün ona garip bir tapınma duygusu aşılayabilecek biri çıkabilecek miydi acaba?

bana gerektiğinden daha çok hayran olduğunu söyledin. buna övgü bile denmez.

insan tapınma duygularını hiçbir zaman sözle anlatmamalıdır.

henry günlerini inanılmaz şeyler söylemekle, gecelerini de beklenmedik şeyler yaparak geçiriyor.

böylesine bir sevgiyle renklenen arkadaşlık acıklı bir hale dönüşüyor gibiydi.

duygularda doğan, duygular yorulunca da ölen maddi güzellik hayranlığı değildi.

insanların akılsızca erdem adını verdikleri şu dünyadan vazgeçmeleri de, akıllı kişilerin hala günah adını verdikleri şu içten gelme isyanları da yalnız yapmacık oluşlarından dolayı pek beğenilmiyordu.

insanlar cinsel duyguları, başlıca özelliği güzellik olacak yeni bir manevi düzenin ögeleri yapmaya çalışacakları yerde, ya aç bırakıp boyun eğdirmeye, ya da acıdan öldürmeye bakmışlar, onlar da bu yüzden, yaban hayatına, hayvanlara özgü bir şey olarak kalmıştı.

onun amacı, yaşantının kendisiydi; ister tatlı, ister acı olsun, yaşantının yemişleri değil.

rahiplik cinsel duyguları öldürür, ahlaksızlık da yavanlaştırır. o ise insanlara, kendilerini yaşamanın kısacık anlarına vermelerini öğretecekti; çünkü yaşamanın kendisi de ancak kısacık bir andı.

gotik sanat, düşünülebileceği gibi, daha çok, ruhları düş kurma hastalığına uğramış olanların sanatıdır.

öyle bir dünya ki içinde geçmişe çok az yer var ya da hiç yok; değilse bile, geçmiş bilinçli bir zorunluluk ya da pişmanlık olarak sevincin, zevkin acı yanı da olduğunu anımsama olarak karşımıza çıkmaz.

bir mezhebi ya da düzeni resmen benimseyerek kafaca gelişmesini durdurmak..

doğal şeyleri bizim için garip hale getirmekte yaman bir gücü olan gizemcilik..

bütün düşünce ürünü çalışmaların eylemden, yaşantıdan ayrılınca ne kadar çıplak kalacağını iyice biliyordu.

ölmüş aşkların anılarını canlandıran menekşeler..

öyle günahlar vardı ki, işlenmesinden çok, düşünülmesi insanı büyülerdi.

kafamızdan söküp atmamız, afyonla uyutmamız, bizi boğmaması için bizim onu boğmamız gereken bir şeydi.

şu korkunç şey, bir kadının hatırlanması.

bir kadının bir daha evlenmesi, ilk kocasını hiç sevmeyişindendir. bir erkeğin bir daha evlenmesi ise, ilk karısına tapınmasındandır. kadınlar talihlerini denerler, erkekler talihlerini tehlikeye atarlar.

kadınlar bizi kusurlarımızdan dolayı severler. yeterince hatamız varsa her şeyimizi hoş görürler, kafalı oluşumuzu bile.

bugün evli erkekler bekar gibi yaşıyor, bütün bekarlar da evli erkekler gibi.

fin de siécle: fr. yüzyılın sonu
fin de globe: fr. dünyanın sonu

yaşamak büyük bir düş kırıklığıdır.

mutlu evlilik üzerine şu insanlar amma da saçma laflar edip dururlar. bir erkek herhangi bir kadınla mutlu olabilir, onu sevmedikçe.

ben geleceği olan erkeklerden, geçmişi olan kadınlardan hoşlanırım.

ölçülü davranmak çok kötü bir şeydir. yeter dediniz mi, basbayağı bir yemek gibi olur; daha dediniz mi, büyük bir eğlence.

ateşten geçmiş; ateş de, yok etmediğini sertleştirir.

duygu yoluyla ruhu iyi etmek, ruh yoluyla da duyguları.

bir tutkuya kapılan insan döner dolaşır, hep aynı şeyi düşünür.

şu çılgın yaşama isteği de –insanın bütün isteklerinin en korkuncu- titreyen her siniri, her teli canlandırıp güçlendiriyordu. eskiden, her şeyi gerçek hale getiriyor diye, çirkinlikten tiksinirdi; şimdi çirkinlik bile bundan dolayı gözüne girdi. tek gerçek çirkinlikti.

öyle bir yer istiyordu ki, kim olduğunu kimse bilmesin. kendinden kaçmak istiyordu.

bizden nefret eden kadınlar daha çekicidir.

insan ömrü, başkasının yanlışlarının yükünü kendi omuzlarına alamayacak kadar kısaydı. herkes kendi yaşantısını yaşar, bunun bedelini de kendi öderdi. acınacak tek şey, insanın bir tek yanlışlık için sık sık bedel ödemek zorunda kalışıydı.

ruhbilimcilerin söylediklerine göre, öyle anlar vardır ki, günah işleme tutkusu –ya da dünyanın günah dediği şeyi yapma tutkusu- bir insanın bütün yaratılışını pençesine geçirir. onu öylesine sarar ki bedenin her ipliği, beyninin her hücresi, korkunç içgüdülerle dürtülür. o sıralarda, erkek de, kadın da istemlerinin özgürlüğünü yitirirler. kurgulu bebekler gibi, korkunç sonlarına doğru tıpış tıpış giderler. seçme yetenekleri ellerinden alınmıştır; vicdanları ya öldürülmüştür ya da –canlı kalmışsa bile- ancak başkaldırmaya bir çekicilik, söz dinlememeye bir sevimlilik vermek için yaşar.

bir şeyin adı demek, her şey demektir. eylemlere bir diyeceğim yok. benim kavgam sözcüklerle. bunun için, edebiyatta bayağı gerçekçiliği hiç sevmem. kazmaya kazma diyeni kazma kullanmaya zorlamalı. ona layıktır ancak.

insana bir kez damga vuruldu mu, bir daha bundan kurtulamaz.

kuşkuculuk inancın başlangıcıdır.

tanımlamak, sınırlamaktır.

bir etki yarattınız mı düşman kaandığız demektir. sevilmek için sıradan biri olmak gerek.

aşk serüveni tekrarlamayla yaşar, tekrarlama da isteği sanata çevirir. kaldı ki, her sevdiğimizde ilk kez seviyoruz demektir. sevilen şeyin değişmesi tutkunun birliğini bozmaz; ancak yoğunlaştırır. tam olarak ancak bir tek büyük yaşantı geçer başımızdan. işte yaşamanın gizi, sırrı, bu yaşantıları elden geldiğince yeniden yaratmaktır.

ateşten yanan çocuğun ateşi sevdiğini..

romantik sanat en yüksek noktasıyla başlar.

geri çekilmeye fırsat bırakmalıyım.
kadınlara oldukça az fırsat verirler.

gerçek yaşam bir kargaşaydı; düşlerde ise korkunç mantıklı bir şey vardı. düşlerdi günahın ayaklarına pişmanlığı bir köpek gibi saldırtan. her cinayetin kökünden biçimsiz bir sürgün çıkarıveren de düşlerdi. gerçeğin değersiz dünyasında kötüler ceza, iyiler de ödül görmezdi. başarı güçlüye sunulur, başarısızlık güçsüzün üstüne atılıverirdi.

huzurunun kusursuzluğunu bozmaya kalkan o aşırı kaygıya karşı ruhu ayaklanmıştı.

özene bezene işlenmiş, ince yaratılışlarda bu hep böyledir. güçlü tutkular her şeyi ezip geçecektir. ya boyun eğecek, ya adamı öldürürler ya da kendileri ölürler. sağlam olmayan üzüntüler, sağlam olmayan sevgiler nice ölümlerden arta kalırlar. büyük üzüntüler, büyük sevgiler, kendi enginlikleri yüzünden yok olurlar.

geçirdiği korkulara artık bir acıma duygusuyla, hayli de küçümser gibi bakıyordu.

mutluluğun ilgisizliği, sevincin aldırmazlığı çökmüştü üzerine.

dünyada tek korkunç şey ancak can sıkıntısıdır dorian. bağışlanmayacak tek günah budur.

uğursuzluğa gelince, uğursuzluk falan diye bir şey yoktur. kader bize haberci göndermez. bunu yapmayacak kadar kurnaz ya da katı yüreklidir.

şu kadınlar da tehlikeli şeyleri ne çok severler! en çok hayran olduğum özelliklerinden biri de budur. başkalarına bakıyorsa, bir kadın yeryüzünde herkesle oynaşlık eder.

her dedikodu kötü bir kesin bilgiye dayanır.

dünya kurban edileceği yere kendi isteğiyle gider.

geoffrey bu işi bile bile yapsaydı, ne ilgi çekici olurdu! gerçek bir cinayet işlemiş birini tanımayı öyle isterdim ki!

insan yolunu şaşırır.
bütün yollar bir noktada sona erer gladysçiğim.

köyde kim olsa iyi davranabilir, sevgili oğlum. adamı şeytan dürtmez orda. kent dışında yaşayanların iyice uygarlık dışı kalmaları bundandır. uygarlık hiç de kolay erişilebilecek bir şey değildir. insan ona ancak iki yoldan erişebilir: birincisi, bilgili olmakla, ikincisi, ahlakça bozulmuş olmakla. köylerde yaşayanlar bunun ikisine de olanak bulamazlar. onun için de durgun bir su gibi kalırlar.

gel gör ki seni tanımış, seni sevmiş olması yüzünden, kocasını hor görecek, mutlu olamayacak.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

basil saklanmak istiyorsa beni ilgilendirmez. öldüyse, üzerinde düşünmek istemem. beni korkutan tek şey ölümdür. nefret ederim.

bugün insan her şeyden kurtulabiliyor, bir ondan kurtulamıyor. ölüm bir, bayağılık iki, şu on dokuzuncu yüzyılda insanlar bu iki şeyin sırrını çözemediler.

evlilik ancak bir alışkanlık, kötü bir alışkanlık elbette ama, insan en kötü alışkanlıklarını bile kaybedince üzülür. belki de en çok bunlara üzülürüz. insanın öylesine vazgeçilmez bir parçasıdır bunlar.

düşmanı olacak kadar zeki bir adam değildi.

merak diye bir şey yoktu onda. başlıca kusuru da buydu.

her cinayet bayağı bir şeydir, her bayağılığın cinayet olduğu gibi.

adam öldürme ancak aşağı tabakanın işidir. onlara bundan dolayı en küçük bir kusur bulmuyorum. bizim için sanat neyse, onlar için de adam öldürmek o, diyebilirim. olağanüstü duygular edinmenin yolu ancak.

insan sık sık yaptı mıydı, her şey zevk haline gelebilir. yaşamın en önemli sırlarından biri de işte budur. ne var ki, diyebilirim ki adam öldürmek yanlış bir iştir. insan akşam yemeğinden sonra oturup da anlatamayacağı hiçbir işi yapmamalıdır.

canını sıkıyordu sanırım. böyleyse, seni dünyada bağışlamamıştır. insanın canını sıkanların huyudur bu.

bir üzüntünün resmi gibi
kalpsiz bir yüz

insan, yaşantısını sanatçı gibi sürdürürse, beyni kalbi demektir.

insanda ruh yoktur ama, sanatta vardır.

insanın kesin olarak bildiğini sandığı şeyler hiçbir zaman doğru değildir. kaderin kaçınılmazlığı da, aşk serüveninin verdiği ders de buradadır.

gençliğimi yeniden elde edebilmek için yapmayacağım şey yoktur. spor yapmanın, sabahları erken kalkmanını ya da saygıdeğer bir adam olmanın dışında. gençlik! onun gibisi yoktur. gençliğin bilgisizliğinden söz etmek gülünçtür. şimdi ancak benden genç olanların düşüncelerini saygıyla dinliyorum. benden ileride görünüyor onlar. yaşam, hayranlık uyandıracak en son yeniliğini göstermiştir onlara. yaşlılara gelince, yaşlılarla hep zıt gidiyorum. benimsediğim bir kural olarak yapıyorum bunu. dün olan bir şey üzerine ne düşündüklerini sorsanız, övüne övüne, 1820’de geçerli olan düşünceleri söylerler. o zamanki insanlar uzun çorap giyerler, her şeye inanırlar, hiçbir şey bilmezlerdi.

yaşlılığın en feci tarafı, insanın yaşlı olması değil, genç olmamasıdır.

marsyas: efsaneye göre, frigyalı kavalcı marsyas, greklerin sanat tanrısı apollon ile yarışa girmiş, apollon zorda kalınca ancak marsyas’ın diri diri derisini yüzerek üstünlüğü elde etmiş. bu öykü, anadolu müziğinin grek müziği üzerindeki üstünlüğünü belirten bir olay olarak kabul edilir.

yaşam ne istemle yönetilir, ne istekle. sinirlerle, kaslarla, bir de yavaş yavaş üst üste konulup kurulmuş gözelerle ilgili bir şeydir. bu gözelerde de, düşünce saklanır, tutkulu düşler kurulur. kendini güvenlikte sanırsın, güçlü sanırsın. bir odada gözüne çarpan bir renk, o sabahki gökyüzü, eskiden sevdiğin, şimdi de kendisiyle birlikte anıları sürükleyip getiren bir koku, unuttuğun bir şiirden karşına çıkıveren bir dize, artık çalmaz olduğun bir eserden kısa bir nağme.. şunu demek istiyorum dorian: yaşantımız bu gibi şeylere bağlıdır. browning bunu bir yerde yazar. neyse, duyularımız bunları bizim için düşlerde canlandırır.

senin hiçbir şey yapmamış olmana, hiç heykel yontmamış, resim boyamamış, kendinden başka bir şey üretmemiş olmana öyle seviniyorum ki! senin sanatın yaşamak oldu. kendinden bir nağme yaptın. günlerin birer şiir.

kitapla zehirlenmeye gelince, böyle şey yoktur. sanat, eylemi etkileemz. aksine, eylem isteğini ortadan kaldırır. oldukça güzel bir kısırlık vardır onda. insanların ahlaka aykırı dedikleri kitaplar onlara ayıplarını gösteren kitaplardır. o kadar.

kızı boş bir benlik duygusuna kapılarak kurtarmıştı. kendine karşı ikiyüzlü davranmış, iyi insan maskesini takınmıştı. bu özveriyi meraktan dolayı yapmıştı. şimdi anlıyordu bunu.