6.7.11

ölü canlar

gogol

dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

dünyada en değerli şey paradır. arkadaşın ya da dostun bir felaket anında seni yalnız bırakır; ama para seni hiçbir zaman bırakmaz. paranın açamayacağı kapı yoktur bu dünyada.

şu ölümlüleri anlamak kadar güç şey yoktur dünyada! yeni bir şey duymasınlar, isterse yalan olsun, hemen bir ötekine anlatmaya koşar. hem de anlatmaktaki tek amacı da: "bakın ne yalanlar uyduruyorlar!" demektir. karşısındaki de tabi hemen kulağını zevkle açar ve kendi kendine: "amma da yalan, doğrusu üzerinde durmaya bile değmez!" der. demesine der ama; aynı anda da üçüncü bir ölümlü aramaya koşar; hem de ona bunu anlatmak ve onunla birlikte: "amma da alçakça uydurulmuş bir yalan!" diye namusluca bir öfkeyle haykırmak için. böylece bu yalan bütün kente, bütün kentliye yayılır, ağızdan ağıza dolaşır. sonunda herkes bununla iyice doyar ve gerçekten üzerinde durmaya değmeyeceği benimsenerek unutulur gider.

milyoner sözcüğünün çağrışım yaptığı para yığını yalnız bayağı insanlar değil -zengin olsun yoksul olsun, aşağı tabakadan olsun yüksek tabakadan olsun- bütün insanlar arasında bir büyü yaratır. milyonerin kişisel çıkara dayanmayan ve herhangi bir hesapla da ilgisi olmayan tüm alçaklığı tanıyabilme yetkisi, olanağı vardır. herkes ondan en ufak bir zırnık bile koparamayacağını bildiği halde gene de önüne koşarlar, yüzüne gülerler, şapkalarını çıkarırlar, onun davet edildiği bir ziyafete kendilerini de çağırtmaktan geri kalmazlar.

"dünya kadar paran olacağına konuşup anlaşabileceğin bir tek dostun olması daha iyidir."

gelin de anlayın şu insanları! gerçekten güzel, sanat dolu, şiir dolu, buna kimsenin itiraz edemeyeceği gün gibi açık bir eseri bir yana atar; doğanın yarattığı eseri kabaca bozmuş, biçimsizleştirmiş tuhaf, bayağı bir esere dört elle sarılır ve haykırır: "işte insan kalbinin en gizli sırlarını açığa vurabilen gerçek bir eser!"

"öküzle ne kadar uğraşırsan uğraş, tek damla süt sağamazsın."

tatlı gençlik yıllarından sert, katı olgunluk çağına geçerken insancıl duygularınızı da birlikte götürün, yolda bırakmayın. sonra o duyguları bir daha bulamazsınız. önünüzdeki yaşlılık daha korkunçtur. bir daha geri çevirmez insanı. mezar bile ondan iyi yüreklidir. mezarın üstünde "burada bir insan gömülüdür" diye yazar hiç olmazsa. oysa insanlıkla ilişkisi kalmamış olan yaşlılığın soğuk, duygusuz çizgilerinde böyle bir yazı bile okunmaz.

"ölülerden çit bile yapılmaz."

insan "aptal" sözcüğünü bol bol kullanır ve günde en az 20 kez bunu yakınlarına yakıştırıverir. onda bir oranında kusur yapın, hemen öteki bütün iyi davranışlarınız yok olur, unutulur ve aptal oluverirsiniz. sakin bir köşeden ya da tepeden bakan okuyucular için, yalnız yakında olup bitenlerin gözüktüğü, aşağıdaki olayları çok daha genel görmek, bir yargıda bulunmak çok kolaydır. dünya tarihinde öyle yüzyıllar vardır ki, insanlar onları tarihlerinden silmek, kazımak ister. öyle yanılmalar olmuştur ki, bugün böyle bir şeyi çocuk bile yapmaz.

herkesin ayrı bir tutkusu vardır: kimi tazı köpeklerine düşkündür. kimi müziği sever ve bu konuda her şeyi bildiğini sanır. kimi yemek işinde ustadır. bir dördüncü kendine verilenden biraz daha yüksek bir rolde oynamak ister. istekleri yönünden biraz daha alçakgönüllü olan beşinci, yanında yaveriyle aylak aylak dolaşıp eşe dosta; hatta tanımadıklarına bile caka satmayı düşünür içinden. altıncısı kupa asına ya da ikilinin köşesine tırnağıyla işaret koymak gibi önü alınmaz bir tutkuya kaptırmıştır kendini. bu sırada yedincinin eli ise her girdiği yeri düzene sokmak, posta müdürü ya da arabacıların akıllarını başlarına getirmek çabasındadır. sözün kısası herkesin kendine göre bir tutkusu vardır.

tatlı bir konuşma her yemekten iyidir.

kimi insanlar iki kişi konuşurken birden başka yana, örneğin o arada rasgele içeri girmiş hiç tanımadığı bir üçüncü kişiye dönerek karşısındakine söylemek istediğini ona söylerler. hem de ondan hiçbir cevap, hiçbir fikir, hiçbir onay beklemediği halde. ama bunu bilmesine rağmen sanki aracılığa çağırmış gibi gözlerini diker ona. bu yeni gelen de hiçbir şey anlamadığı için apışıp kalır. işin ne olduğunu bilmediği için de cevap vermesi mi, yoksa görgü kurallarına uyup bir süre durduktan sonra çekilip gitmesi mi gerektiğini kestiremez bir türlü.

"yakov'un saksağanı bir şey ezberler, hep onu söyler."

her ulusun yaratıcı güçleri, ruh özellikleri; hatta dini güçleri ayrıdır. her ulusun kendine özgü özelliklerini belirten, herhangi bir şeyi anlatırken kendi karakterlerini de yansıtan özel sözleri vardır. britanyalının sözü insanın kalbine, bilgisine hitap eder; fransızın sözü daha havai, daha geçici, kısa bir süre içerisinde kayboluveren sözlerdir; almanın sözü en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş, karmakarışık sözlerdir. ama hiçbir ulusun sözü tam yerinde kullanılmış, tam kalpten çıkmış, canlı bir rus sözünü tutmaz.

bizim köylülerin hepsi hırsız, hepsi dolandırıcıdır. bir gün başlarından ayrılsam dönüşte ceketimi asacak bir çivi bile bulamam.

"kimi papazı sever, kimi papazın karısını."

önünden her an gelip geçen sıkıcı, ters, gerçekçiliğiyle insanı üzüntüye boğan kişileri bir yana bırakıp yüksek değerli kişileri -ki bu kişiler her gün karşılaşılan bayağı insanlar arasından seçilmiş kişilerdi- anlatan; çaldığı lirin yüksek perdesini hiç değiştirmeyen, kendi bulunduğu yüksek ortamdan, zavallı yoksul kardeşlerinin arasına inmeyen, toprakla hiçbir ilişkisi kalmamış, ondan uzaklaşmış, hep yüksek ortamdan kişilere bağlı kalan bir yazar mutludur. bu yazar iki yönden talihlidir: birincisi, anlatmış olduğu bu kişiler arasında kendini ailesi içindeymiş gibi sanır; ikincisi de adını çok uzaklara, hem de tantanayla duyurabilir. insanların gözünü tatlı bir sisle örtmesini ve hayatın acı yönlerini gizleyip tatlı yönlerini, güzel örneklerle göstermesini ve insanları övmesini çok iyi bilir. herkes onu alkışlar, bindiği zafer arabasının ardına takılır, kartalın yükseklerde uçan bütün kuşlardan üstün olması gibi, o da dünyadaki herkesten üstün tutulur. adını duyan bütün ateşli gençlerin yürekleri coşkunlukla titrer, gözlerde yaşlarla karşılanır gittiği yerlerde.. onun gücüne hiç kimse erişemez. tanrılaşmıştır!

cimrilik kurdun açlığına benzer, yedikçe acıkır.

hani sokağa neşeyle gezmeye çıkan her şeyden hoşlanmaya hazır bir insan birdenbire bir şey unuttuğu kafasına takılınca olduğu yerde durur -ki adamın o andaki durumu gibi bir şaşkınlık düşünülemez- yüzünde aptalca bir ifade ile ne unuttuğunu düşünmeye çalışır boş yere: mendilini mi? hayır, mendili cebindedir; parasını mı? parası da cebindedir; ama gene de görünmez biri kulağına bir şey unuttuğunu fısıldar durur. artık önünden geçip giden kalabalığa, arabalara, geçit töreni yapan alayın başlıklarına, tüfeklerine, mağaza tabelalarına şaşkın, boş gözlerle bakar durur; ama hiçbir şey göremez.

bu dünyada öyle şeyler vardır ki, bir kadın bembeyaz, bir başka kadın ise kızıl, yaban mersini gibi kıpkırmızı görebilir.

ivan krilov: bence şarkı söyleyen, çalışandan iyidir.

insan öyle şeylerle karşılaşır ki daha onun ne olduğunu anlayamadan, kavrayamadan, sanki içinde birden büyüyüvermiş kurtlar tarafından özsuyu emilivermiş ve posası bırakılıvermiş bir durumda bulur kendini. yalnız büyük tutkular değil, en küçük tutkular bile büyür, insanı için için kemirir, en iyi, en kutsal işler için yaratılmış bir insana bile en büyük, en kutsal görevlerini unutturabilir. insanın tutkuları denizdeki kumlar kadar sayısız, biri ötekine benzemeyen, başlangıçta en iyisinden en aşağılığına kadar, hepsi insanın iradesi altında; ama sonra iradesi altından çıkarak, kişiyi iradesi altına alıveren, insanı zalimleştiren tutkulardır. tutkularını iradesi altında tutabilene, içlerinden en soylu ve güzelini seçebilene ne mutlu!

bizim vatanseverlerin aslında vatanseverlikle ilgileri yoktur. onlar aşağı bir hayat yaşamayı, kendileri için aşağı bir yaşam sürdürüyorlar demelerinden daha üstün bulan kişilerdir. hey gidi benim sözde vatanseverlerim; sizler her şeyi görenlerden korkar, kendiniz de fazla derinliğine inmekten çekinir, her şeye şöyle bir üstünkörü bakmanın daha iyi olduğunu savunursunuz.

ruhun gizli yanları vardır: bir insan ne kadar doğruluktan uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar geri dönülmesi imkansız suçlar işlerse işlesin, ne kadar kötü yola saparsa sapsın; eğer yaptıklarının kötülüğü, rezilliği onun başına kakılırsa elinde olmadan sarsılır ve dünyası altüst olur.

bu gürültülü dünyayı ve dünyanın baştan çıkarıcı şeylerini unutun. bırakın o da sizi unutsun. dünyada barış yoktur.

metallerin içinde en serti, ateşe en dayanıklısı olan platin bile potadaki alevin içinde erimeye başlar. körük hızlandırılıp sıcaklık dayanılmaz dereceye yükselince beyazlaşır ve sıvı duruma geçer. işte mutsuzluk potasında en dayanıklı insan bile eriyerek kendi yaradılışını yumuşatmaya başlar.