8.7.11

kahramanlar ve mezarlar

ernesto sabato

onu yeniden görme umudu.. insanoğlunun tüm umutları böyle gülünç değil mi? dünyadaki genel eğilime bakarsak umutlanmamıza neden olan olaylar bize yalnızca düş kırıklığı ve acı getirirler; bu nedenle karamsarlar eskiden umut etmiş olanların arasından çıkar, dünya hakkında karanlık bir görüşe sahip olmamız için bir zamanlar dünyaya ve sunduğu olanaklarına inanmış olmamız gerekir. esas ilginç ve karmaşık olan şu: karamsarlar bir kez düş kırıklığına uğradıkları zaman, sabit ve sistemli bir biçimde umutsuzluklarını sürdüreceklerine, geçen her dakikayla beraber sanki umutları çoğalır; ama bu yeni umut da evrensel acıların karanlık örtüsü altında gizlenir. bunun nedeni metafizik bir utanma duygusudur, sanki karamsarlığın güçlü ve geçerli kalabilmesi için arada bir yeni ve sert bir düş kırıklığı darbesine ihtiyacı vardır.

bir insanın esrarengiz ve hüzünlü bir öyküsü yoksa, varlığının ne anlamı vardır?

gece, çocukluk, karanlıklar, karanlıklar. korku, kan, kan, et ve kan, düşler, uçurumlar, dipsiz uçurumlar, yalnızlık yalnızlık yalnızlık, dokunuyoruz ama birbirimizden çok uzağız, dokunuyoruz ama yalnızız. dev gibi bir kubbenin altındaki çocuktu, kubbenin ortasında, korkunç bir sessizliğin ortasında, bu dev, sonsuz evrende yapayalnız.

kader gizli kapaklı davranmaz, kimi zaman bir kölenin bıçağının ucundadır; kimi zaman yalnız bir kadının gülümsemesinde gizlenir. kader aracını seçer ve onun kılığına bürünür. ara sıra ufak tefek farklılıklar olur; çünkü kader her zaman kendine tam da istediği gibi hizmet edecek araçları bulamaz. eğer bir yere yetişmek ölüm kalım sorunu halindeyse, arabanın yeşil rengine ya da atın kuyruğunun hoşuna gidip gitmediğine dikkat etmezsin.

burası buenos aires
insanlara aşk ve altın getiren zaman
bana bu solmuş gülü bıraktı yalnızca
ve bir tutam saç

sana tam da seni sevdiğim için zarar vereceğim. anlamıyor musun? insan kayıtsız olduğu kişilere kötülük yapmaz.

insanlar fikir alışverişinde bulunduklarında, genellikle bir süre sonra hiç kimse baştaki sertlik ve kararlılığı gösteremez.

her geceyi büyülü bir sarayda geçiren; ama her sabah kendi domuz ağılında uyanan bir hizmetçi gibiydi.

kimse kimseyi yoksul üniformalı şeytanın öteki yoksul şeytanları hor gördüğü gibi hor göremez.

yaşamın sert ve acımasız olduğu yıllarda insanlara bu ideallere inanmak uygun düşüyordu. bu idealler ne kadar soylu olursa olsun, ki gerçekten çok soylular, insanlar için yapılmamışlar. hayalperestler tarafından yapılmış hayali idealler bunlar, neredeyse şairler tarafından diyeceğim geliyor. çok iyiler, kitaplar yazmaya, konuşmalar yapmaya çok uygunlar ama pratikte uygulanmaları olanaksız. öte yandan düşünürsek genç bir erkeğin ya da kızın bu ayrımcı, sosyal adalet ve kuramsal toplum ideallerine inanmaları da çok olumlu. ama daha sonra evleniyorsunuz, toplumdaki yerinizi sağlamlaştırmak istiyorsunuz, evinizi yapmak istiyorsunuz, ki tüm insanların en doğal arzusudur bu; hayallerinizden vazgeçiyorsunuz. gençken ve insana annesi babası bakarken anarşist söylemlere inanmak ne kadar kolay değil mi? ama yaşamla karşı karşıya kalmak çok farklı bir şey. kurduğun evi çekip çevirmek zorunda kalıyorsun, özellikle de insanın çocukları olup bir ailenin sorumluluğu sırtına binince kaygıları değişiyor: yeni kaygıları giysiler, okul, ders kitapları, hastalıklar oluyor. sosyalist kuramlar pek şeker ama kabaca dendiği gibi iş karnını doyurmaya gelince, küçük dostum, insanın beli bükülüyor ve dünyanın malatesta ya da kropotkin gibi hayalperestlere uygun bir yer olmadığını anlıyor.

özgürlük kutsaldır. ne pahasına olursa olsun korumamız gereken bir değerdir.

umut başarısızlığa yazgılı da olsa mücadele etmeyi bırakmaz; çünkü umut tam da insan bedbahtken, bedbahtlıktan doğar.

aşk, acı çeken bir insanla, sıkıntıdan ölen bir insan arasında yaşanandır.

geçen her anla değişiriz, bir an sonra, bir an önce olduğumuzdan farklıyızdır. demek ki her zaman aynı insan değiliz. aynı duyguları duymuyoruz. bir insanı sevebilir ama kısa süre sonra ona aldırmamaya hatta ondan nefret etmeye başlayabiliriz. eğer o insana kendisine aldırmamaya başladığımızı söylersek yanlış yapmış oluruz; çünkü bu gerçektir; ama anlık bir gerçektir, bir saat sonra, bir gün içinde ya da koşullara bağlı olarak değişecektir. ama bunu kendisine söylediğimiz insan bunun gerçek olduğunu, ezelden beri gerçek olduğunu ve her zaman gerçek olacağını düşünecek, umutsuzluğa kapılacaktır.

bir tek bellek zamana ve zamanın yıkıcı gücüne karşı koyabilir. bellek öyle bir şeydir ki sonsuzluğu bitmek bilmez geçiş anında yaşatabilir. bizler -bilincimiz, duygularımız, deneyimimiz- yıllar geçtikçe değişiriz, tenimiz, çizgilerimiz de zamanın geçişine tanıklık etmek istermiş gibi değişirler; ama taa derinimizde, çok karanlık bölgelerde, bir şey, dişiyle tırnağıyla çocukluğa, geçmişe, köklere, geleneklere, düşlere tutunur, bu trajik olaya karşı koyar: bellek, gizemli belleğimiz. belleği olmayan, onu derinliklerinde meydana gelen yıkıcı ve olağanüstü bir patlamanın sonucunda kaybetmiş olanlar inatçı, uçarı, sahtedirler; zamanın anlamsız ve şiddetli rüzgarının oradan oraya sürüklediği yapraklara benzerler.

"şimdi anımsıyorum, kuşkulu bir gürültü duymuştum." deriz ya, aslında o gürültü düş gücümüzün yarattığı, belleğimizdeki gerçek ve basit olaylara eklediği bir ayrıntıdır; şimdiki zaman geçmişi bu biçimde etkiler, farklılaştırır, zenginleştirir, önceden görüldüğü sanılan belirtiler aracılığıyla değiştirir.

insanlık sorunlarına bile değinse, soyut kavramlar hiçbir insanı avutamaz, etten kemikten somut bir varlığın, sıkıntılı gözlerle bakan bir zavallının, yalnızca umutla beslenen birinin üzüntülerini ve kaygılarını hafifletemez. neyse ki insanın mayasında yalnızca umutsuzluk değil, esin ve umut da vardır; yalnızca ölüm değil, arzu ve yaşam da vardır; yalnızca yalnızlık değil, birlik anları ve aşk da vardır. eğer yalnızca umutsuzluk olsaydı hepimiz kendimizi ölmeye bırakırdık ya da kendimizi öldürürdük; ama böyle olmuyor.

aslında bu günün dünyasında umut sahibi olmak mantıklı değil. aklımız, mantığımız bize sürekli bu dünyanın vahşi olduğunu kanıtlar, bu nedenle mantık yok edicidir; kuşkuya, kinizme, en sonunda da yok etmeye yönelir. neyse ki insanoğlu mantıklı bir yaratık değildir, umut büyük yıkımların arasında tekrar tekrar yeniden doğar. bu kadar mantıksız, dokunaklı bir biçimde mantıksız, narin, her türlü temelden yoksun bir şeyden yeniden yeniden doğmak, insanoğlunun akılcı bir varlık olmadığının kanıtıdır. böylece depremler japonya'nın ya da şili'nin geniş bir bölümünü yerle bir etmişken, çin'de, yang tse'de millerce arazi dev bir su baskını sonucu sular altında kalmışken, otuz yıl savaşları gibi zalim ve kurbanlarının çoğunluğu için anlamsız bir savaş kadınları, çocukları, köyleri kesmiş, doğramış, işkence etmiş, katletmiş, tecavüz etmiş, yakmış, yok etmişken, başkalarının ya da doğanın bu mahvına maruz kalan güçsüz ve korumasız insanlar, umutsuzluk içinde asla yaşamak istemediklerini, yaşamlarını hiçbir zaman yeniden kuramayacaklarını, isteseler bile kuramayacaklarını düşünürler. ama aynı erkekler ve kadınlar (özellikle kadınlar; çünkü kadın yaşamın kendisidir, toprak anadır, her zaman içinde minicik bir parça umut barındırır), bu zavallı, eğreti insanlar, aptal ama kahraman karıncalar gibi her şeye yeniden başlarlar, yeniden küçük, gündelik dünyalarını inşa etmeye koyulurlar; küçücük, bu yüzden çok dokunaklı dünyacıklarını. dünyayı kurtaran fikirler değildir, ne akıl ne de mantıktır; tam tersine, insanların akıl almaz umudu, yaşamda kalmak için gösterdiği inatçı gayret, henüz olanak varken solumak için gösterdiği coşku, şanssızlıkların karşısında her gün gösterdiği küçük, gülünç, dirençli kahramanlıktır.

kaygı, hiçbir şeyin deneyimi, hiçbir şeyin ontolojik bir kanıtı gibidir. umut, varlığın gizli anlamının kanıtı değil midir? ve uğrunda mücadele etmeye değmez mi? umut kaygıdan daha güçlü olduğuna göre (ve her zaman kazandığına göre), eğer tersi olsaydı hepimiz intihar ederdik), gizli anlam şu ünlü hiçbir şeyden daha gerçek değil midir?

kendisini yalnız sanan, yalnız olduğundan kesinlikle emin olan bir insanı izlemek korkunçtur; halinde trajik hatta kutsal; ama aynı zamanda korkunç ve hüzünlü bir şey vardır. her zaman maske takarak dolaşırız, taktığımız maskeler o anda oynadığımız role göre değişir: öğretmen, sevgili, entelektüel, aldatılmış koca, kahraman, kardeş. ama, yapayalnızken, kimsenin, hiç kimsenin bizi görmediğini, denetlemediğini, dinlemediğini, bizden bir şeyler istemediğini, bize yalvarmadığını, saldırmadığını, yakınlaşmadığını sanırken hangi maskeyi takarız ki? belki de yapayalnız insanın kutsallığı o anda ilahi olanın önünde ya da kendi bilincinin önünde maskesiz olmasındadır. yüzümüzün bu en uç noktadaki ve asıl çıplaklığı, çıplaklıkların en gerçeği, en korkuncudur; çünkü ruhumuz savunmasızdır.

görünüşte hiçbir anlamı olmayan sözcükler; ama fırtınanın ortasındaki adam için ne anlamlıydılar, şimşekler ve yıldırımlar ortalığı kasıp kavurduğu zaman sıcak, tanıdık, sevecen mağarasına sığınıyordu adam. yuva, ateş, aydınlık ve dost barınak. bu nedenle yalnızlık yabancı diyarlarda çok daha büyür; çünkü vatan da tıpkı yuva gibidir, ateş gibi, çocukluk gibi, ana kucağı gibidir; yabancı diyarlarda olmak sıradan bir otelde kalmak gibi hüzünlüdür, kayıtsızdır, bildik ağaçlar, çocukluk, hayaletler yoktur. vatan tıpkı çocukluk gibidir, anne gibidir, yalnızken ve üşürken sarıp sarmalar insanı, ısıtır.

kediler bağımsızdır, soyludur, nankördür, güvenilmezdir; ama bunların ehpsi göreceli değeri olan kavramlardır, yani insanlığa ait değerlendirme ve kavramlarla ortak ölçülerimiz, hiçbir ortak yanımız olmayan varlıkları anlamaya çalışıyoruz demektir. aynı biçimde insanlar insani özelliklere sahip olmayan tanrıları da anlayamazlar; hatta gülünç bir noktadan bakarsak, birbirlerini boynuzlayan yunan tanrılarını da anlayamayız biz.

bir insanın büyüyüp, düşler kurup, felaketler yaşayıp, savaşa gidip, ruhsal olarak çöküntüye uğrayıp, fikirleri değişip, duyguları farklılaşıp hala aynı adı taşıması bana oldum olası sahte gelmiştir. fernando vidal. bir anlamı var mı? ya da her şeye karşın, sonsuza kadar uzayabilen ama mucizevi bir biçimde kopmayan, tüm bu değişimler ve felaketler yaşanırken kimliğimi ve beni bir arada tutan bir bağ var mı?

eğer bir insan enerjisini yaşadığımız dünyanın olanakları içinde bir amaca sistemli olarak toplarsa, yalnızca kişiliğini oluşturan güçleri değil, bilinçaltının daha kuvvetli güçlerini de harekete geçirir ve çevresindeki diğer insanlara da arzusunu dayatan bir telepatik güçler alanı yaratır; bunun sonucunda rastlantıymış gibi görünen; ama aslında ruhumuzun yaratmış olduğu bu görünmez potansiyelden kaynaklanan olaylar meydana gelir.

tüm tek tanrılı dinler iyiyi diretirler. daha da fazlası, bizi buna zorlarlar, yönetirler, kurallar koyarlar, zina yapmayı, öldürmeyi, çalmayı yasaklarlar. yönetirler. ve kötünün gücü öyle büyük, öyle çarpıktır ki, iyiyi diretmek için bile bu gücü kullanırlar. şunu bunu yapmazsan seni cehenneme gitmekle tehdit ederler.

sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz. eğer bir düşman makineli tüfek icat etmişse ve eğer yok edilmek istemiyorsak, er ya da geç bizim de makineli tüfeği icat etmemiz ve kullanmamız gerekir. bir savaş silahı için geçerli olan bu kaba ve fiziksel kural psikolojik ve ruhsal silahlar söz konusu olduğunda da geçerlidir, yalnızca daha derin ve kurnaz motifler kullanmamız gerekir: yüz hareketleri, gülümsemeler, hareket ve ihanet etme biçimleri, konuyu değiştirmeler, hissetme ve yaşama biçimleri; bu nedenle sonunda karı ve koca birbirlerine benzerler.

en kolay çözüm her zaman en son aklımıza gelir.

nice aptallığı çok akıllıca davrandığımıı sanarak yapmışızdır.

victor brauner adındaki ressamın körlükle ilgili bir takıntısı vardı, pek çok resminde bir gözü akmış ya da oyulmuş adamlar çizmişti. hatta kendisinin bile tek gözü yokmuş gibi görünen bir portresini yapmıştı. bilin bakalım ne oldu: savaştan kısa bir süre önce, gerçeküstücü gruba ait ressamlardan birinin atölyesinde düzenlenen bir orji sırasında sarhoş dominguez birine bir bardak fırlattı ve bu bardak victor brauner'in bir gözünü kör etti.

rastlantının insanlar arasında en ufak bir anlamı yoktur. tam tersine insanlar, uyurgezerler gibi karanlıkta sezdikleri amaçlarına doğru ilerlerler, tıpkı alevlerin çağrısına giden bir kelebeğe benzerler. saf insanları uyarıyorum: rastlantı diye bir şey yoktur.

insanların çok sevdikleri bir insandan kendilerine kalan son parçaya, sevgilinin bedeninin ve ruhunun dünyada kalan bu son izine asılma arzusu.. bu iz fotoğrafların belli belirsiz, bölük pörçük ölümsüzlüğünde, sözcüklerde, birinin anımsadığı ya da anımsadığını söylediği bir ifadede; hatta simgesel ve sonsuz bir değere kavuşan ufak tefek nesnelerde (bir kutu kibrit, bir sinema bileti); o uzak, ulaşılmaz, uçucu ve umutsuz ruh buradaymış gibi mucize bir his yaratan nesnelerde ve sözcüklerde, burna çarpan bir parfüm kokusunda ya da kulağa çalınan bir müzik parçasında varlığını sürdürür. önemi ve derinliği olmayan bir koku, kabalığıyla o büyülü zamanlarda bizi güldürmüş olan banal, sıradan bir müzik parçası olabilir bu; ama ölüm, bu sonsuz ayrılık onu soylulaştırdıktan sonra, bize dokunaklı ve derin gelir.

deliler de dahiler gibi, ülkelerinin ve yaşadıkları çağın kısıtlamalarına isyan ederler ve bu isyanlar genellikle felaketle sonuçlanır. saçmalayarak, büyülenmişçesine, çılgın gibi ve gürültü patırtıyla o kimsenin ayak basmadığı bölgeye girerler; sıradan vatandaşlar onları korkudan nefrete, aşağılamadan gizlice ve ürkerek gıpta etmeye kadar değişen duygularla izler. bana kalırsa bu sıradışı varlıklar, bu kanunsuz ve ülkesiz yaratıklar, aslında doğdukları toprakların ve düne kadar kendilerine benzer olan insanların özelliklerini yansıtırlar. ancak bu yansıma bozuk mercekler ve canavar bir projeksiyon sisteminin kötü odakladığı büyüteçler yüzünden bozulmuştur. don kişot bir ispanyol delisi değil de nedir? yaşam karşısındaki duruşu ve başkaldırışı onu evrenselleştirmiş ve tüm dünya insanlarının gözünde anlaşılır ve beğenilir kılmış olabilir; ama bu adamda bir zamanlar vahşi bir biçimde gerçekçi ve büyülü bir biçimde çılgın bir ülke olan ispanya'nın izleri vardır.

dürüst ve içten insanlar, arkadaşlıklarına insanlar arasında var olması kaçınılmaz binlerce sorunu ve anlaşmazlığı yansıtırlar, bu nedenle siniklerin ve yalancıların yapabildiği gibi karşılarındakini tam anlamıyla büyüleyemezler; insanlar yalandan her zaman gerçekten daha fazla hoşlanırlar; çünkü en mükemmel, hoşlarına gitmekten ve onları mutlu etmekten en hoşlanacağımız insanlarla ilgili gerçeklerin bile çirkin, kusurlu yanları vardır.

banka, burjuva ruhunun tapınağıdır.

kendi varlığımızı sorgulamaya başladığımız zaman ister istemez tüm insanlığı da sorgularız. şöyle de söylenebilir: insanlığı sorgulamaya başladığımız zaman aslında kendi bilincimizin derinliklerini sorgularız.

günümüzde sanat, bu gergin ve parça parça ayrılan sanat, aykırılığımızdan, kaygımızdan, mutsuzluğumuzdan doğuyor. sanat, bu narin soyun, adı insan olan kaygılı ve doymak bilmez yaratığın evrenle barışma girişimidir belki de. hayvanların böyle bir şeye gereksinmeleri yok: onlar yaşamakla yetiniyorlar. varlıkları içgüdüsel arzularıyla uyum içinde. kuşa birkaç tohum ya da kurtçuk, yuvasını yapabileceği bir ağaç kovuğu, uçacağı geniş alanlar yetiyor. yaşamı doğumundan ölümüne dek ne çıkarsa bahtına kabilinden bir ritimle akıp gidiyor, metafizik bir umutsuzluk ya da delilik gibi nedenlerle sarsılmıyor. oysa insan iki ayağının üzerine dikildiği ve karşılaştığı ilk sivri taşı balta yaptığından beri hem büyüklüğünün temellerini hem de sıkıntılarının kaynaklarını inşa ediyor. elleriyle ve elleriyle yaptığı aletlerle adı kültür olan o çok güçlü ve çok tuhaf yapıyı inşa ederken bir yandan da kendi kendini parçalıyor; çünkü artık bir hayvan olmamasına karşın ruhunun sandığı gibi bir tanrı da değil. o, hayvanların toprağıyla kendi tanrılarının göğü arasında yaşayan iki yönlü, talihsiz bir yaratık henüz, masumluk çağlarının yeryüzü cennetini kaybedeli çok oldu; ama ruhunun kurtarılışının ilahi cennetine de erişemedi. bu acılı, hasta ruhlu varlık kendine ilk kez varlığının nedenini soracak. böylece elleriyle, baltasıyla, ateşle, sonra bilimle ve teknikle kendisini asıl ırkından, zoolojik mutluluğundan ayıran uçurumu kazacak. kent, bu çılgın kariyerinin son durağı, gururunu ifade ediş biçiminin tepe noktası, yabancılaşmasının en uç düzeyi olacak. bu tatminsiz, kör ve biraz da deli yaratıklar gizem ve kan aracılığıyla o kaybettikleri uyumu bulmaya çalışacaklar, kendilerini çevreleyenden daha farklı bir gerçeklik çizecekler ya da yazacaklar, bu çizip yazdıkları gerçeklik fantastik ve çılgın; ama ilginçtir, gündelik gerçekliklerinden daha derin ve doğru olacak. böylece, herkes adına düş gören bu narin ve savunmasız varlıklar kendi bedbahtlıklarının üzerinde yükselerek ortak kaderin yorumcuları, hatta (acı çeken) kurtarıcıları olacak.