20.7.11

gizli yüz

orhan pamuk

anlamlı bir yüzün hep bir hikaye anlatacağını söylerdi babam.

herkes bu kadar hissedebilseydi, dünya bambaşka bir alem olurdu.

hiç kimsenin akıl edemediği bir parça takacağım saatinin kalbine. ne saatin, ne de sen huzursuz olacaksın artık.

hayatta ne olmasını istersin en çok?

insanlara saatleri anlatmak isterdim. mekanizmaların inceliğini, yayların korkunçluğunu, çarkların karanlığını.. şimdi kimse saat nedir farkında bile değil.. belki bunun için insanlar kederli, belki bunun için hikayelerini bile anlatmıyorlar.. akreple yelkovanın arkasında nasıl bir can vardır, hissetmiyorlar bile.. insanlara saatlerin sırrını anlatabilmek isterdim.. o zaman uykudan uyanır gibi dünyaya gözlerini açarlardı.. kederlerinden kurtulur, belki kendi hikayelerini anlatabilirlerdi..

onun kelimeleri yoktu sanki. bazı insanlar vardır, hikaye anlatırlar sana. eve döndüğünde kafan bu hikayelerle doludur; ama adamın söylediği tek kelimeyi hatırlamazsın.

bir yüzü diğerinden ayıran nedir? bir hikaye.. anlamlı yüz hep bir hikaye anlatır..

bir baba yalan söylemeye başladı mı, artık baba değildir.

rüyada bir çarşıdaymışım.. her şey var burada, ne istiyorsan, en iyi yiyecekler, elbiseler, ipek kumaşlar, neler neler.. bir bakıyorum, bir dükkanda da hayatlar satıyorlar. istediğin hayatı seçiyorsun, o ruhun yüzü senin yüzün oluyor, artık mutlu yaşıyorsun. tam istediğim yüzü seçeceğim, bir kadın çıktı karşıma. anladım ki melek.. dedi ki saatçi, iyi düşündün mü, bu yolun dönüşü yoktur.. korktum. terle uyandım. öğle vakti bu kadını tam karşımda gördüm. burada, dükkanda, sanki dilim tutuldu. dedi ki: ne tuhaf dükkan burası, ne mahzun bir hali var..

şu saati sevdi, okşadı.. çok güzel bir saat bu, dedi; ama ruhunu kaybettiği için bozulmuş. bir tek sen tamir edebilirsin onu, dedi. peki, dedim, senin için yaparım. gülümsedi, bir deste para çıkardı, çok para.. gene gülümsedi.. bunu bıraktı. emanettir, dedi, seyret, rüyalarını hatırlayacaksın.. yüzünde kaybettiğin şeyi bulacaksın.. başkaları da seyretsin, onlar da hatırlayacaklar.. genç arkadaşım, hemen seyrettim, başkalarına da seyrettirdim; ama hiçbir şey anlamadım. saati de tamir edemedim.

yıllar önce karlı bir akşam babam bir hikaye anlatmıştı. bir zamanlar, herkesin unuttuğu acıklı bir ülkede küçük bir kızla babası yapayalnız yaşarlarmış. baba, kızını öyle severmiş ki bambaşka bir hayatı olsun istermiş. büyüyüp kocaman bir kadın olduğunda kızı, kaf dağı’nın arkasındaki kuşu bulacak, bütün talihsizlerin yüzünü birbirine benzeten tılsımı çözecekmiş. küçük kız, babasını dinleye dinleye uykuya dalar, rüyalarında bu işleri bir bir yaparmış. ama sabah uyandığında hala o küçük kız kalmasına üzülürmüş. o kızın kim olduğunu çok sonra anladım. bir sabah kar yağarken, rüyalarımdan o yetişkin kadın olarak uyandığım zaman.. bir saat kulesinin altındaki şehre yerleştiğim zaman.. işte, hüzün hikayecileriyle birbirimizi aramaya böyle başladık. harita diye birbirlerimizin yüzlerine bakıyor, hikaye diye ruhlarımızı masaya koyuyoruz.

alınma, ama değil tamir etmek, sen bu saati daha da öldürmüşsün. ruhunu vermemişsin ona.

çok kişiye unuttuğu rüyasını hatırlatabilirdi bu.

sen hüzünle savaşmazsan bütün hayatın boyunca yakanı hiç bırakmaz. korkunç bir hastalık gibi.. boynunu bükersen hüzün adamı yer bitirir.. (çayından bir yudum alır) ben yıllarca uğraştım!

bugün ruhum kurtuluyor.

yüzümüzde kaybolan anlamı ancak hatırlayarak buluruz. kayıp güzel zamanları bularak.. acıyı hatırlayarak.. anlatarak.. ruhumuzdaki gizli saatin çarklarını arayarak.. saatler hatırlar.

aralıklı dizilmiş sandalyelerde oturan kederlileri, dertlileri görür. her birinin önünde, tıpkı çekim yerinde olduğu gibi, birer masa, masaların üstünde de birlikte getirdikleri birer saat vardır. hepsi tek tek kendi hikayelerini, dertlerini anlatıyor, yüreklerini açıyorlardır. belli ki, çekim öncesi kullanılan prova yeridir burası. fotoğrafçı, odada ilerlerken, hikaye anlatanları tek tek dinler.

ilk masada elli elli beş yaşlarında, gür bıyıklı bir işçi oturmaktadır. yıllarca çalışmış, yıpranmış biri. giysileri soluk, sade ve temiz..

insan benim gibi severse, aynı şekilde sevilebilmeyi hayal eder. bunu bir umut olarak yaşar.

hüzne yenilmeyeyim diye yıllarca akşamları güneş battığı saatlerde kahveye indim. sabahları keder bastırmadan önce, hemen kendimi işe verdim. yıllarca.

yüreğine yakın tut ki onu, yüzün konuşsun.

anlattıkça hatırlamakta, bir rüyadan uyanmaktadır sanki.

rüyalar tamamlanmaz ki hiç.. hikayeler tamamlanır.

geçenlerde bir adam geldi, yüzü acıyla yüklüydü. piyango satıcısıymış. bir biletin üzerinde bir kadın resmi görmüş ve bir daha unutamamış. bütün hayatı yolundan çıkmış. alay etmişler. yüzünde öyle bir bakış vardı ki.. ona aramasını söylemek isterdim. resimdeki kadını değil, aramayı seveceğini söylemek isterdim.

söylesene cancağızım, hayatta insan her istediğini elde edebilir mi hiç?

bir zamanlar uzak bir ülkede bir hırsız yaşarmış. hayal hırsızı. geceleri mışıl mışıl uyuyanların rüyalarına girer, hoşuna gidenleri torbasına doldurur çalarmış. sabah da uyananlar içlerinde bir huzursuzluk hissederlermiş, bir eziklik..

yazmak, o çok söylenen basmakalıp deyişle, bir yolculuğa çıkmaksa eğer, yazmak mutluluğu da yolculuk boyunca karşınıza çıkıveren bu yol arkadaşlarını kendi dünyanıza kazanabilmenin sevinci olmalı.