21.7.11

fatma

amin maalouf

o yıl ilk evliliğimi yaptım. böylece dayımın son arzusuyla birlikte annemin beni hiba'dan ayırma isteği de yerine gelmiş oluyordu. üç yıl boyunca hiba'yı aşkla okşamış, sevmiştim ama ondan ne oğlum, ne de kızım olmuştu. böylece gelenekler gereği dayımın kızı fatma'yla evlendim. biz gelin odasına girer girmez kapıda bir komşu kadın beklemeye başladı. gelinin o geceye değin eldeğmemişliğinin, damadın da gücünün kanıtı olarak içeriden kendisine uzatacağımız kanlı çarşafı yüzünde güleç bir ifadeyle konukların önünde bayrak gibi sallayacak ve düğün böylece başlamış olacaktı.

düğün hiç bitmeyecekmiş gibiydi. sabahın erken saatlerinden başlayarak terziler, berberler, ağdacılar ve yeri doldurulamayacak sara, fatma'nın çevresinde dolanıp durdular, yanaklarına al sürdüler, elleriyle ayaklarını siyaha boyadılar, iki kaşının arasına küçük, güzel bir üçgen, alt dudağının altına da bir zeytin yaprağı çizdiler. herkes onu hayranlıkla izlesin diye bir kürsüye oturttular. bu arada onu giydirip hazırlayanlara yemekleri verildi. o gün öğleden sonra, arkadaşlar ve akrabalar hali'nin evinin dışında toplandılar. sonunda gelin oturduğu yerden kalktı. çok tedirgindi, hemen her adımda düşecek gibiydi. sekiz köşeli, tahtadan yapılmış, duvarları ipekler ve brokarla kaplanmış bir tür tahtırevana girdi. harun'un arkadaşı dört hamal tahtırevanı omuzlarına alıp taşıdılar. sonra ziller, flütler, hastanede çalışanlarla medreseden arkadaşlarımın taşıdığı meşaleler eşliğinde düğün alayı ilerlemeye başladı. önde arkadaşlarımla ben yürüyorduk. bizi, gelinin tahtırevanı ile fatma'nın dört ablasının eşleri izliyordu.

alay önce çarşıdan geçti. dükkanlar kapanmıştı, sokaklar boşalıyordu. büyük cami'nin önünde durduk biraz. orada bizi bekleyen birkaç arkadaş üstümüze gülsuyu serpti. düğünde dayımın yerini tutan en büyük bacanağım yanıma gelip kulağıma artık alaydan ayrılmam gerektiğini fısıldadı. babamın evine gitmeden önce onu kucakladım. gece için babamın evinde bir oda hazırlanmıştı. orada bekleyecektim.

alay bir saat sonra babamın evine geldi. fatma anneme teslim edildi, annem elinden tutup onu benim bulunduğum odanın eşiğine kadar getirdi. selma bizi yalnız bırakmadan önce bana göz kırptı, böylece bir erkek olarak üstünlüğümü kanıtlamam için hemen yapmam gereken şeyi anımsattı. böylece ayağımı bütün gücümle fatma'nın ayağına bastırdım; fakat nalınları olduğu için canı acımadı. kapımız kapandı. kimileri çok yakından duyulan bağrışmalar ve kahkahalar geliyordu dışarıdan ve düğünün ilk yemeği o gece verileceği için, tava, tencere, kapkacak gürültüleri işitiliyordu.

fatma kırmızı ve sarı giysiler içinde, yüzü boyanmış olmasına karşın bir ölü kadar solgun, kıpırdamadan, taş gibi, soluk bile almadan, gülümsemek için büyük bir çaba göstererek karşımda duruyordu. gözleri öylesine korkuluydu ki, onu kucaklamaktan çok biraz rahatlamak için kendime doğru çektim. başını göğsüme koydu ve ardından gözyaşlarına boğuldu. dışarıdakilerin bunu duymasından korktum, onu biraz sarsarak susturmaya çalıştım. kollarımın arasında, gözyaşlarını tutmaya çalışarak öylece kalalakdı. bütün vücudu titriyordu. sonra yavaş yavaş yere çöktü. kollarıma tutunmuş, kaskatı kesilmişti.

arkadaşlarım bana, düğün gecesi birçok kızın, bu alanda bilgisizliğini kanıtlamak için, çok şaşırmış ya da korkmuş görünmek çabasına giriştiklerini söylemişlerdi; fakat hiç kimse baygınlıktan söz etmemişti. hastanede, dulların ya da kocaların ilgi göstermediği kadınların sık sık bayıldığı konuşuluyordu fakat 15 yaşındaki bir kızın kocasının kollarında bayılabileceğini hiç duymamıştım. fatma'yı sarsıp ayağa kaldırmaya çalıştım; başı arkaya düştü. dudakları yarı aralık, gözleri kapalıydı. kapıyı açıp "yardım edin, gelin bayıldı!" diye bağırsam, yaşamım boyunca herkesin gözünde gülünç biri olarak kalacağımdan korktum. bu kez ben titremeye başladım.

dayımın kızını yatağa taşıyıp sırtüstü yatırmaktan, ayakkabılarını çıkarıp çenesinin altından bağlanmış duvağını açmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.

uyuyormuş gibiydi. az önce düzensiz olan soluğu düzene girmişti. yanına oturup bu işin içinden nasıl sıyrılacağımı düşünmeye başladım. elime bir iğne batırıp çarşafa kan damtalabilir, gerdek işini de yarına bırakabilirdim; fakat beyaz çarşafa kanın nasıl damlatılacağını bilmiyordum. kapıdaki kadın yüzlerce kez kızlığın bozulma durumuna tanıklık etmişti, oyunu anlardı. umutsuzca, yalvaran gözlerle fatma'ya baktım. parlak, kızıl saçları yastığın üstüne yayılmıştı. elimi saçlarında dolaştırarak avcuma bir tutam aldım, içimi çektim, sonra da yanaklarını gitgide daha hızlı ve daha sert tokatlamaya başladım. dudaklarında bir gülümseme belirdi; fakat kendine gelemedi. omuzlarından tutup iyice sarstım. yine yararı olmadı; yüzündeki gülümseme bile yok olmadı.

yorgun düşmüş bir halde yatağa uzandım. bir elimle mumluğu ovalayıp duruyordum. çok kısa bir an, mumu söndürmeyi, uyumayı ve işi oluruna bırakmayı düşündüm. fakat bir dakika sonra kapıda sabırsız, belki rastgele bir tıkırtı duydum ya da bana öyle geldi; ancak bu ses bana yapmam gerekenleri anımsattı. dışarıdaki gürültüler daha sabırsız, daha direngen olmaya başladı. bu karabasan odasında kaç saat geçirdiğimi bilmiyordum. elimi fatma'nın göğsüne koyup yürek atışlarını duyumsadım. gözlerimi kapadım, timbuktu'daki zenci müziğini ve hafif amber kokusunu duyar gibi oldum. hiba ayışığında önümde duruyordu; dansı bitmişti, kollarını açmıştı; teni nemli ve yumuşacıktı, denizden çıkmış kara amber kokuyordu. dudaklarım hiba adını mırıldanırken "b" harfi üstünde durdu, titredi, kollarım ona bir daha sarıldı, bedenim aynı çılgınlığa kapıldı, ellerim onun bedenindeki izleri ve gizli yerleri buldu.

fatma baygınken kadın oldu. kapıyı açtım, bitişik odadaki kadın büyük değer taşıyan kumaş parçasını aldı, geleneksel zılgıt başladı, konuklar sağda solda dolandı, müzik yükseldi, yer, dans edenlerin ayakları altında titredi. az sonra birisi gelip şölene katılmamı söyledi. gitmeliydim. geleneklere göre yedi gün evden çıkmayacaktım, dolayısıyla karımı görmek için daha çok zamanım vardı.

ertesi sabah uyandığımda, fatma bahçede, sakin sakin çeşmeye yaslanmış, iki adım ötede yere çömelmiş bakır bir kabı parlatan anneme bakıyordu. o gece düğünün ikinci şöleni verilecekti. bu şölene yalnızca hanımlar çağrılır, hizmetçi kızlar şarkı söyleyip dans ederlerdi. selma kaygılı ve alçak sesle konuşmaktaydı. yaklaştığımı görünce birden sözünü kesti, kabı daha hızlı parlatmaya başladı. fatma dönünce beni gördü. sanki olağanüstü güzel bir aşk gecesi yaşamışız gibi tatlı tatlı gülümsedi. yalınayaktı, üstünde bir gün önceki giysisi vardı hala ve biraz buruşmuştu. yüzü de bir gün önceki gibi boyalıydı ama boyalar biraz silinmişti. yüzüm açıkça fark edilecek kadar asıldı. babamın oturduğu odaya geçtim, babam beni övünçle kucakladı ve yüksek sesle bir seper meyve getirmelerini söyledi. meyve sepetini annem getirdi, sepeti yerine koyarken beni azarlarcasına kulağıma,

"kızcağıza karşı biraz sabırlı ol" diye fısıldadı.

akşamleyin kadınlar için verilen şölene şöyle bir uğradım; bir ara gözüme hiba çarptı. daha bir hafta ondan ayrı kalacaktım. yemekten ayrıldım. hiç kuşkusuz annemin iteklemesiyle fatma da arkamdan geldi. elimi aldı ve birçok kez öptü.

"dün akşam seni hoşnut edemedim." dedi.

yanıt vermeden yatağın sol yanına uzanıp gözlerimi kapadım. üstüme eğilip zor duyulur bir sesle, ikircimli, kekeledi:

"küçük kız kardeşimi ziyaret etmek ister misin?"

kulaklarıma inanamadan yerimden sıçradım. bu ülkede kimi kadınların, bedenlerinin gizli yerlerini kastederek kullandıkları bu tümceyi bir kez hiba, alaylı bir sesle söylemişti. fakat bunu, daha dün gece yatak odasını görünce bayılıveren fatma'nın ağzından duyacağımı nasıl kestirebilirdim? ona doğru döndüm. yüzünü elleriyle örtmüştü.

"bunu sana kim öğretti?"

utanmış ve korkmuştu. ağlıyordu. gülerek onu yatıştırdım ve kendime doğru çektim. bağışlanmıştı.

o hafta bir şölenle sona erdi. dört bacanağım bana dört koyunla çömlekler dolusu şekerleme armağan ettiler. ertesi gün ilk kez evden çıkıp düğün töreninin son aşaması için çarşıya gittim. balık alıp eve getirdim, annem de onları sağlık ve bereket dileyerek gelinin ayaklarının dibine attı.

o yıl sonuna doğru fatma gebe kalınca, hastanedeki işten daha iyi para getiren bir iş aramam gerekti. bir kitapçının kızı olan annem kendi işimi kurmamı önerdi. bu öneri yolculuğa düşkünlüğümden ötürü beni çok sevindirdi. getirdiği öneriyle birlikte, o günlerde sık sık gülümsememe neden olan önsezisini de sözlerine ekledi:

"birçok kişi varsıl olmak için dünyayı dolaşır. oysa sen, oğlum, dünyayı dolaşırken varsıllığa rastlayacaksın."