11.6.11

zaman kırıntıları

ahmet hamdi tanpınar


biz, zaman kırıntıları
zaman sinekleri
tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
ve lüzumsuz görenler artık
bu aydınlıkta kendi gölgelerini

sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz
sanki hiç görmedik birbirimizi
sanki hiç tanışmadık

dünya bize öyle kapattı kendisini

neye yarar hatırlamak
neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
hatırlamak geçmiş şeyleri
bu beyhude akşam bahçesinde
kapanırken üstümüze böyle
zaman çemberi
hatırlıyor yetmez mi
güneşe uzanan ellerimiz

aynalar sonsuz boşluğa
çoktan salıverdi çehremizi
yüzüyoruz
ipi kopmuş uçurtmalar gibi
biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun
birdenbire bulanlar içlerinde
gülüncün sırrını
ne kadar benziyoruz şimdi
aynı tezgahtan çıkmış testilere
bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları

baksak aynalara
tanır mıyız kendimizi
tanır mıyız bu kaskatı
bu zalim inkarın arasından
sevdiklerimizi.

ben zamanı gördüm
içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu
bir mezar böyle kazılırdı ancak
yıldırımsız ve baltasız
bir orman böyle devrilirdi
ben zamanı gördüm
kaç bakışta bozdu hayalimi
ve kaç düşüncede
ben zamanı gördüm
şimşek gibi bir anın uçurumunda

kim tanır bizi şimdiden sonra
aydınlığı kıt gecemize
misafir olanlardan başka
kuru tahta üstünde bizimle
paylaşanlar günlerimizi
ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
ancak tanır bizi
mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından
akşamın tek bir ağaç gibi
dal budak saldığı sular
çocukluk rüyalarının bahçesi
sakın kimse el sürmesin dallara
yapraklar, meyveler olduğu gibi kalsın
benim uykum boyunca

ben zamanı gördüm
devrilmiş sütunların arasından
çok eski bir sarayın
alnında mor salkımlar vardı
ve ilahlar kadar güzeldi
uçmak için kanatlanmayı bekleyen
yavru kuş gibi doğduğu kayada
ben zamanı gördüm
çırpınırken avuçlarımda

bak martılar kanat çırpıyor sana
bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
yelkovan kuşları yalıyor suyu
sen ki bakışında yumuşak bir yaz
gülümser en yeşil gecesinden
ve sesin durmadan, durmadan örer
yıldız yosunu bir uykuyu
bak, martılar kanat çırpıyor sana

süzülen yelkenler var enginde
dalgalar var, güneş var
güneş ayna ayna, güneş pul pul
güneş saçlarınla oynar
omzundan tutar giydirir seni
sırtında tül olur belinde kemer
boynunda inci
ve dişlerinin zalim çocuk sevinci
birden tanrılaşırsın genç adımlarında
mevsimler önünde çözer yükünü
bahçeler yığılır eteklerine
rüya ile
hayal arasında
hayal ile
hakikat arasında
yalnız sen varsın
gece ile
gündüz arasında
güneşle
göz arasında
yalnız sen varsın

niçin sen yaratmadın bu dünyayı
ellerinin mesut işaretlerinden
daha güzel doğardı eşya
daha zengin olurdu aydınlık
kendi karanlığından çağırsaydı sesin
sular başka türlü akardı
sert kayalardan göklere doğru
büyük, mavi, aydınlık sular

eğilme sakın üstüne
kendi yeşilinde boğulmuş havuzların
ve bırakma saçlarını tarasın rüzgar
durmadan çukurlaşan bu aynada
bilinmez hangi uzaklara götürür seni
dudak dudağa öpüştüğün hayal
sokma güneşle arana
imkansızın pırıltısını
ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları
değişmenin ebedi olduğu yerde
güzeldir hayat

ne kadar uzak, uzak
yollardan gelir bize
ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz
keder durmadan çiçek açar içimizde
ne çıkar unuttuk hepsini

biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık
yıldızların amansız çarkına
ve boş yere sızlamış kemiklerimiz
bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
bahçelerde hala güller açar mı
bilmiyoruz, kadınlar, kızlar
şarkılar masallar var mı
gece ile gündüz
acıdan kaskatı kesilmiş yüz
uykusuzluktan harap göz
öpüşen dudaklar
çözülmeye razı olmayan eller var mı
ayrılık var mı gurbet var mı
biz beyhude yere gecikenler
çoktan bitmiş bir yolun ucunda
bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
ne yapar ne eder
gidip de gelmeyenler
beyhude bekleyenler
biz ayın çıplak arsasında
savrulan zaman kırıntıları
nerden bilelim bunları