24.6.11

memleketimden insan manzaraları

nazım hikmet


denizde balık kokusu
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
haydarpaşa garında bahar

izmir ovasını geçiyor tren
kırlarda böyle baharda
böyle ikindi üzeri
gökyüzünün aydınlığı bir sevda şarkısı gibi yumuşarken
ağaçların gölgeleri
rahat ve serin
toprakta başlarken uzamaya
daha genç
daha şehvetli
daha yeşil yaşarken
kuşları, boynuzlu hayvanları ve böcekleriyle otlar
tembel ve bahtiyar
sazan balıkları gibi kımıldanırken su birikintileri
bir saadetli hayıflanıştır insan yüreğinde
bugünkü dünyada bulunmanın kederi

sene 335
kuvayi milliyede çetedir memet
gökyüzünü almış arkasına
izmit dağlarında bekliyor nöbet
ne umutlu ne umutsuz
ikisinden de ayrı bir şey
ve ela gözlerinde ölesiye bir inat

ölümün son meydan harbidir bu
zafer aşkın ve hayatındır

sen de öyle misin süleyman
bilmiyorum
mesela vapurla inerken boğaz'dan
kandilli'ye dönüverince
karşıda birdenbire görmek istanbul'u
veyahut kalamış koyunun
yıldızlar ve su sesleriyle dolu
pırıl pırıl gecesi
yahut da topkapı dışında kırların
gözalabildiğine gündüzü
hatta tramvayda rastlanan tatlı bir kadın yüzü
hatta sivas'ta hapisanede
tenekede büyüttüğüm sarı sardunya
hasılı herhangi bir güzelliği tabiatın
çıksa karşıma
ben yeni baştan bir kere daha anlarım
değişmesi lazım geldiğini
ve değişeceğini mutlak
bugünkü insan hayatının

bir hayli kitap yazdık
bin beş yüz satıldı bazıları
bunları okuyanın yarısı kadındı hiç olmazsa
bu kadınların yarısı gençtir
bu gençlerin yarısı güzel
bu güzellerin içinde elbette bir tane vardır ki
beni sevebilir

akşam oldu yüce dağlar
uzaklar seçilmiyor
gönüldür geçilmiyor
gök dağlar morardı, gel

ihtiyar bir insanın intiharı
ihtiyar bir insanın ağlamasına benzer
ikisi de kepazece yeisli bir şey

dışarda ay vardı, deniz vardı
dışarda bir rüya yelkenlisi vardı denizin üzerinde
insana yalnız büyük
şefkatli, güzel şeyler düşündüren
dışarda denizin kıyısında
kırların ve ağaçların dünyası

dışarda ayın altında
kıyısında denizin
yapraklar ve kuşlarla yüklüydü bir ağaç

saat beşe beş var
dağlar aydınlanıyor
bir yerlerde bir şeyler yanıyor
gün ağardı ağaracak
kokusu tütmeye başladı
anadolu toprağı uyanıyor
ve bu anda kalbi bir şahin gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada
ön safta en ön sırada
şahlanıp ölesi geliyordu insanın

toprağın kavgasını yüreğinden at
bul ki gökyüzünü, ordadır bahtiyarlık
kuşkusuz, sefaletsiz
geniş, yüksek, rahat
büyük sırrını orda çözer hayat

anlamak:
en büyük rahatlık
karşı konulmaz zoru sosyal zaruretlerin
ve kavga
akıl, yürek, yumruk
alabildiğine nefret, kin
alabildiğine merhamet
sevgi
insan insanı sömürmesin diye
ve daha adil bir dünya
daha güzel bir memleket için

mapusluk bir şey değil
ayrılık var bir yandan

gün ağarıyordu
muazzam
buzlu bir cam gibiydi gökyüzü
ve bozkır kupkuru ve kaskatıydı
kireç, kil ve kaya tuzu
ve geniş dalgalarla donmuş tepeler
hızla artan bir rüzgar gibi aydınlık
sürdü bozkırın üstüne bulutları
kırmızı
mavi
sarı

her şey çalışmaktır dedik
lakin insanlar insanların etini yiyor

hep aynı yalancılık
aynı canavarlık, aynı riya
sönmez bir inat, sarsılmaz bir ısrar ile sarmış beşeri
bunu anladığın gün
sen de monteskiyö gibi bir düstur kurar
"her millet layık olduğunun içinde çırpınır" dersin

gece, giriyorum yatağa
yumuyorum gözlerimi
ıslıkla bir beste tutturuyorum dişlerimin arasından
her seferinde kendi kendime uydurduğum
bana gayet hazin gelen bir şeyler
ve öleceğimi düşünüyorum
kederli bir yalnızlık doluyor içerime
ölümünü düşünen bir insanın yalnızlığı
sevgisiz ve nefretsiz
kopuyor insanlarla alakam
anlıyorum ki ölümde bir başımayım
sonra hesap ediyorum
kırk sekiz yaşındayım
en fazla yaşasam yetmiş beşine kadar
daha yirmi yedi senem var demek
ölçüyorum geçen kırk sekizle kalan yirmi yediyi
kepazelik

ne tuhaf şey, ne tuhaf şey
en fazla yirmi yedi sene
ve bir varmış bir yokmuş doktor faik bey

memleketimde ve yeryüzündeki insanların çoğu
mahrumdur bol bol düşünebilmek saadetinden
vakitleri ve imkanları yok
o kadar çok çalışıyor, öyle yorgundurlar ki
gece, altmış yaşında bile, yatağa girdikleri zaman
uyku kurşun gibi bastırıyor
belki uykuda rüya görülür; ama düşünülmez

ağaç yaşken bükülür
ve karargah değiştirmek kolay değildir öyle
içinde beşiğinden bir şeyler taşır insan

beyaz, sarı, kızıl, kara
ırkların ırklara
milletlerin milletlere kulluğunu
ve insanın insanı sömürmesini reddetmediler mi
insan emeğini kutsal bilen
en büyük hürriyeti mümkün kılan onlar değil midir
saygıları: çocuklara, yıldızlara, şarkılara
toprak, motor ve kitap sevgileri
ve evlerinin güneşte saadetle pırıldayan camları
ve yaratmak ihtiraslarıyla durup dinlenmeden
hayatın ve aşkın adamları
tepeden tırnağa kan içindeler
ve gözlerinde henüz şaşkın duran intikamları
hayatın ve aşkın adamları
çekiliyorlar içerlere doğru çarpışarak
yanıyor alabildiğine
yanıyor alabildiğine arkalarında toprak

beraber yaşanır
dövüşülür beraber
ama herkes kendi payına ölür

ne kendi milletimden aşağı
ne de üstün görürüm başka milletleri

sonra bir şey daha duydum
dehşetli sinirlendim
sözde, isviçre'ye deyip
almanya'ya buğday yolluyormuşuz
insan eti yiyenlere
memleketimin buğdayını yedirenlerin
allah belasını versin

güzelleştirmez tahtakurusunu
adını değiştirmek onun

yalan dediğin topal bir bite benzer
bir gecede yedi yatak dolaşır
hele fukara yataklarını

kitaba düştüm
sabahtan akşama kadar okuyorum
kitaplar akıllı
kitaplar aptal
kitaplar büyük
kitaplar çocuk
kitaplar en uzak, en güzel yolculuk
fakat kısır
fakat sensiz