6.6.11

goriot baba

balzac

iyi insanlar uzun zaman dünyada kalamazlar. gerçekten de büyük duygular bu bayağı küçük, yüzeysel toplumla nasıl bağdaşabilir?

paris gerçek bir okyanustur. ne kadar iskandil atsanız dibini bulamazsınız. bu şehri gezip dolaşın, anlatmaya çalışın. onu gezip dolaşmakta, bize anlatmakta ne kadar titiz davranırsanız davranın, bu deryayı araştıranlar ne kadar çok ve ilgili olurlarsa olsunlar, onda her zaman hiç kimsenin bilmediği bir yere, bilinmedik bir mağaraya, çiçeklere, incilere, ucubelere, edebiyat dalgıçlarının unuttukları duyulmadık şeylere rastlanacaktır.

iyi evlilikler krema gibidir; hiçbir şey yapmamak onları acılaştıracaktır.

hayatın dibini kazımış olan benim gözümde ancak bir tek gerçek duygu vardır. o da, iki insan arasındaki dostluktur.

birtakım insanların bir arada yaşadıkları kimselerden artık elde edecekleri hiçbir şey kalmaz. onlara ruhlarının boşluğunu gösterdikten sonra, kendileri hakkında layık oldukları sertlikle hüküm verildiğini gizliden gizliye duyarlar. yalnız, pohpohlanmadan yoksun oldukları için, buna karşı yenilmez bir ihtiyaç duyarak ya da kendilerinde bulunmayan özelliklere erişmek isteğiyle kıvranarak, yabancı kimselerin saygısını, gönlünü kazanmayı umarlar. gün gelip bunları yine kaybedeceklerini bildikleri halde çıkar düşkünü olarak doğmuş birtakım insanlar vardır ki dostlarına, yakınlarına hiç iyilik etmezler; çünkü kendileri onlara borçludurlar. tanımadıklarına ise herhangi bir iyilikte bulunurlarken bundan dolayı koltukları kabarır; böylece, ne de olsa gene bir kazanç sağlamış olurlar. çevreleri daraldıkça sevgileri azalır, genişledikçe daha iyiliksever olurlar. gerçekte; bayağı, gösterişçi, iğrenç huylardır bunlar.

hayatta öyle durumlar olur ki neye baksan acıdır.

modaya uyan gençler, çamaşır konusunda zengin olmadan edemezler. çoğu zaman onlar için en çok üzerinde durulan şey çamaşırdır. aşk da, kilise de mihraplarında güzel örtüler isterler.

damat öyle bir adamdır ki sen, ben kendisine türlü bağlarla bağlandığımız bir yavrucağı onun için büyütürüz, bu yavrucak 17 yıl ailenin sevinci olur; lamartine'in dediği gibi, ailenin bembeyaz ruhu olur. sonra bir gün gelir bela kesilir. damat denen adam onu elimizden alınca, bu meleği ailesine bağlayan bütün duyguları onun kalbinden canlı canlı koparıp atmak için kızın sevgisini bir balta gibi kullanmaya başlar. dün kızımız bizim her şeyimizdi, bugün biz onun her şeyiyizdir; yarın ise bize düşman kesilecektir.

ihtiraslar hiçbir zaman yanlış hesap yapmazlar.

bu dünyaya değer neyse o değeri vermeli. kadın ahlaksızlığının derinliğini ölçecekseniz, erkeklerdeki o sefil kendini beğenmişliğin enginliğini kulaçlayacaksınız. hesabınızı ne kadar soğukkanlılıkla yaparsanız o kadar ileri gidersiniz. acımadan vurun, sizden korkarlar. erkeklerle kadınları her konakta yorgunluktan çatlamış bir halde bırakılacak posta beygirleri olarak kabul edin. böylelikle, isteklerinizin en yüksek noktasına ulaşmış olursunuz.

olanaksız şeyi olacak şeyle ispatlamak, olayları önsezilerle bilmek kadınların yaradılışında olan bir şeydir.

erkeğin yüreğinden kendiliğinden doğan duygu, zayıf bir varlığa karşı her an gösterilen korumanın verdiği gurur değil midir? sevgiye, istekleri ilham edene karşı bütün temiz ruhların gösterdiği derin minnettarlığı da katın, birçok manevi garipliğin sırrını anlarsınız.

insanlar soydaşlarını yargılarken vicdan azabının değerini pek seyrek olarak biçebilirler. işte o vicdan azapları yeryüzü yargıçlarının mahkum ettiği suçluyu gökyüzü meleklerine bağışlatır.

karınla çatışmaktansa erkeklerle savaşmak daha iyidir.

burada insan kendi yolunu nasıl açar, biliyor musun? ya dehanın ışığı ile ya da ahlaksızlıktaki ustalıkla. bu insan yığını içine ya bir top güllesi gibi düşmeli ya da bir veba gibi sokulmalı; dürüstlük hiçbir işe yaramaz. dehanın gücü altında herkes iki büklüm olur. herkes ona hınç duyar, çamur atmaya çalışır. çünkü deha elde ettiğini paylaşmaz. deha ayak direyince önünde herkes eğilir. kısacası, insanlar dehayı çamura batıramayınca önünde diz çöküp ona tapınırlar.

ahlaksızlık yaygındır, yetenek ise az görülen bir şeydir.

bahtsız zavallı bir kızcağızın yüreciği sevgiye susamış bir sünger, üzerine bir damla düşer düşmez şişiveren kuru bir süngerdir.

ahlakçıların "insan kalbinin uçurumları" dedikleri şey yalnız kişinin çıkarından ileri gelen aldatıcı düşünceler, elde olmadan yapılan davranışlardır. bunca söylevlere konu olan şu heyecanlı haller, şu geri dönüşler zevklerimiz yararına yapılmış birtakım hesaplardır.

bir insan ya her şeydir, ya hiçbir şey değildir.

gençlik, yüzünü adaletsizlikten yana çevirince vicdanın aynasından kendine bakmaktan korkar, olgunluk çağı ise kendini bu aynada görmüştür; hayatın bu iki safhası arasındaki fark buradan gelir.

insan sevildiğini sezer. duygu her şeye damgasını vurur, uzaklıkları aşar. mektup bir ruhtur, konuşan sesin öylesine tıpatıp bir yankısıdır ki ince zekalar onu sevginin en zengin hazineleri arasında sayarlar.

devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.

bir genç için, ilk macerasında da belki ilk aşkındaki kadar güzellikler, çekicilikler vardır. başarıya ulaşma güveni, erkeklerin itiraf etmedikleri, bazı kadınların da bütün sevimliliğini yaratan binbir mutluluk doğurur. istek güçlükten doğduğu gibi, zaferlerin kolaylığından da doğar. erkeklerin bütün ihtiraslarını aşk imparatorluğunu ikiye bölen bu iki nedenden biri ya harekete geçirir ya da besler.

gençlerin hemen hepsi de görünüşte açıklanamayan bir kanunun hükmü altındadırlar. bu kanunun nedenini onların gençliklerinde, zevke atılıştaki bir çeşit coşkunlukta aramak gerek. zengin olsun fakir olsun, hayatın zorlukları için hiçbir zaman ceplerinde paraları olmadığı halde keyifleri, hevesleri için her zaman cömert davranırken, peşin olarak ödenende cimridirler. ellerinde, avuçlarında ne varsa çarçur ederek sanki ellerinde olmayanın öcünü almaktadırlar.